Festivallerde Ön Jüriler Ehliyetsiz İnsanlara Teslim Ediliyor!

Manşet Röportajlar

erkam bulbul_12

Röportaj: Rukiye Saraç

Türkiye’de kısa film ve kısa filmciler maalesef hak ettiği değeri görmüyor. Birçok kısa film çekildikten sonra ya internette heba olup gidiyor, ya da şansı varsa festivallerde gösterim imkânı buluyor. Sinefesto olarak bizler kısa filmin daha iyi yerlere gelmesi için elimizden geldiği kadar bu çalışmalara destek vermeye çalışıyoruz.

Daha önce kısa film yönetmenleriyle yaptığımız röportajlara bir yenisini daha ekliyoruz. Önümüzdeki günlerde yeni yönetmenlerle bu röportajların devam edeceğini şimdiden belirtelim. Bu haftaki konuğumuz Muhammed Erkam Bülbül. Geçtiğimiz yaz aylarında belki de Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen bir proje için kısa film çalışmaları gerçekleştiren Muhammed Erkam Bülbül ile hem projeleri hem de kısa filmler ile ilgili hoş bir sohbet gerçekleştirdik.

Sinema neredeyse birçok gencin hayalini süsleyen büyülü bir dünya. Muhammed Erkam Bülbül bu büyülü rüyaya nasıl kapıldı?

Sinemaya merak bende ortaokul yıllarında başladı. Samsundaydım. H8 bir kamera bulmanın önemli olduğu zamanlardı. Yanımda Muhammed Ali Çakır ve Ebubekir diye arkadaşlarım vardı. Onlar bilgisayar programlarına meraklıydı. Ben biraz daha işi organize eden taraftayım. Teknik tarafını bilmezdim. Gecelere kadar çalışıp sinevizyonlar yaptığımız olurdu. O zamanlarda gecelere kadar çalışırsın çöker makina sonra tekrar oturursun, kurgunun bir mantığı vardır onu öğrenmeye başlarsın. İnternetin hayatımıza yeni yeni girdiği yıllar, 2000’li yıllar, ama dijital teknoloji ile başlıyorsun olaya direkt olarak. Bu bugün için belki bizi şanslı kılan şeylerden biri. Çünkü usta bir nesil birden pek çok şeyi bilmeyen nesil haline geliyor. O yıllarda dijitallerle başlandı, sinevizyonlarla, hatta kendi çapımızda programlarla yaptığımızı hatırlıyorum. Dijital birden fazla kamera bulup ekrandaki görüntüyü başka bir salona aktarırken switch ile geçişler yapıyorduk. O zaman bile bir görüntüyü birden fazla çekip bağlama ile ilgili bir mantık oluşmaya başlıyor zaten.

Daha sonra İstanbul’a geldik üniversiteyi kazandıktan sonra tiyatro eleştirmenliği ve dramaturji. İmam Hatip Lisesi mezunu olarak dışardan fazla kazanabileceğin bir alan yok. İyi ki kazanmışım diyorum çünkü işin sanatı, sanatın felsefesi açısından, sanat tarihi açısından öğrendiğimiz çok şey oldu. Üniversiteye başladığımız zaman ‘Edebiyat Bülteni’ diye bir derginin editörlüğünü yapıyordum. Aynı zamanda da Mesut Uçakan’ın yanında Sonsuz Kare’de çalışıyordum. Mesut Uçakan’ın asistanlığını da yapıyordum. Ama hocaların verdiği ödevleri götürdüğümde o kadar çok eleştirdiler ki bir kaç yıl yazmayı bıraktım, kendime dair hiç bir şey yazmadım.  Sinema sektörü ile Mesut Uçakan’ın asistanlığı sırasında tanıştım. Bir iki tane set görmüş oldum, kurgu masasında bu işlerin nasıl hallolduğunu, sinema ile ilgili bir kaç teknik bilgide öğrenmiş oldum. Bir yıla kadar asistanlığa devam ettim. Bir filmde küçük bir rol aldım ve berbat bir oyuncu olduğum orda ortaya çıkltı. Ama benim inandığım bir söz var “İyi çırak ustasının yanında pek durmaz.” diye. Ben Mesut Hoca’dan alacağımı aldıktan sonra izin isteyerek ayrıldım. Sonra o sene yine devlet memurluğuna başladım, ilk mesleğime memur olarak başladım çünkü nişanlıydım ve evlenecektim. Geri dönüp düşündüğüm zaman orada bir süre var. İlk kısa filmi çektiğim zamanlar. Silivri’de bir Kur’an kursunun kamerasını almaya gidiyorum sabah 5’te, akşam geri götürüyorduk kamerayı. Kameranın tek özelliği Mini DV kameraydı. O zamanlar için bulunamaz bir şeydi. Vardı etrafımızda kameralar belki ama biz kameraların olduğu yerlere uzaktık. İmam Hatip mezunu bir adama en yakın çevre, camia Kur’an kursuydu. O zaman işte betacamlar falan vardı. Günlük 350-400 lira kirası vardı. Benim de maaşımın 600 lira olduğu zamanlar.

O zaman iki tane kısa film çektim. Bunlardan birini hâlâ gururla söylerim, ‘Telkin’ diye bir kısa filmim var. Ardından bir tane uzun metraj belgesel çektim bu yıl içerisinde, deve güreşleri ile alakalı. O yıllarda bir araba almıştım. Öyle bir şey oldu ki piyasadan tek bir kuruş alamadım. Ortada kaldım. Arabamı satıp belgeselin borçlarını ödedim. Ama uzun metraj bir belgeselim olmuş oldu. Deneyimim olmuş oldu. Çok da güzel bir belgeseldi.

erkam bulbul

Yayınlandı mı herhangi bir yerde?

Sadece bir tane festivale katıldım. TRT’nin belgesel festivaline, finalist olduk. Belgeselim baya iyi bir belgeseldi ama anlatım üslubu olarak ben 3 parçaya böldüm. Bir belgeseli 3 parçaya bölmek, 3 parçayı bütüncül bir üslup içerisinde toplamak zor bir iştir. Yani herkesin yapabileceği bir iş değil diye düşünüyorum. Güzel başarmıştık onu. Tamamen amatör şartlarda yaptık, hiçbir imkânımız yoktu. Sadece çok iyi bir görüntü yönetmenim vardı, ismini vermeyeceğim o arkadaş sonra Altın Portakal bile aldı. Onun bana yardımı iyi olmuştu.

Tüm belgeselleri izledim. 10 belgeselden 5 tanesi ödül alacak, kesin bir ödül alırım gözüyle bakıyorum. O yıllarda açılım programlarının olduğu zamanlar. Hatta bazı belgeseller için buna ödül verilirse biz de kesin alırız falan diye zannediyoruz. İlginçtir o dediğim belgeseller sırayla açıklanmaya başladı. Tabi ben belgeseli yapmadan önceki yıllarda sinema üzerine eğitim almaya da başlamıştım. Ali Murat Hoca’yla baya bir sinema okuması yaptık. Bir yandan da tiyatro eleştirmenliği okuyorum. Bu bölümde sadece tiyatro değil aynın zaman da sinema gibi sanatın başka dalları üzerine de bir eleştiri getirebilecek bir bakışınız oluyor. Hani bomboş bir adamın, ‘bu alırsa bende alırım’ ifadesi değil bu. Orada teknik anlamda bir şeyler görebilen ve aynı zamanda üslup açısından da filmlere bakabilen bir gözün söylediği laftı bu. Biz ödül alamadık diğer belgeseller aldı. Hatta ‘bu alırsa biz yüzde yüz alırız’ dediğimiz belgesellerin ikisi de aldı. O benim sektöre küsme sürecim oldu, yani belgeselimi çektim, sonra da bıraktım. 2 yıl boyunca hayatımı satranç oynayarak geçirdim. Yaşlı adamlarla Fatih’in bir köşesinde satranç oynuyordum. Birde memurluğumu yapıyordum. Başka bir iş yapmıyordum. Çünkü çok küstüm. Bol bol kitap okuyup, satranç oynayan biriydim artık.

Telkin’i bir festivale gönderdiniz mi?

Telkin hiçbir festivale gitmedi.

O küskünlüğün bir etkisi var mıydı?

Kesinlikle. Aynı dönemde bir kısa film daha çekmiştim ‘Kahverengi’ diye. ‘Kahverengi’yi bir festivale yolladım. O festivalde ilk üçe giren filmleri izliyorsun kendi filmini görüyorsun o filmin finalist olmama ihtimaline şaşırıyorsun. Ama sonra öğreniyorsun ki bir reklam ajansına verilmiş bir iş, reklam ajansı kafasına göre seçiyor filmleri falan.  Festivallerin zaten büyük problemlerinden bir tanesi bu, ehliyetsiz insanların ön elemeleri yapması. İyi jüriler olabiliyor, jüriler finalistlerin arasından iyi kararlar verebiliyor. Ama finalist olan filmlere karar veren yapılar çok sakat. Oradaki küskünlüğüm bunla ilgiliydi. Toplamda 3-4 tane festivale katıldım zaten. Birinde finalist olamadım. Finalist olduklarımdan da ödül alamadım. Bu arada bir tanesini hiç bir yere göndermedim. Şimdi bir tane daha çektim. Onu da hemen hemen hiç bir yere göndermedim.

O yıllarda Pakistan’a gittim 45 gün kadar Pakistan’da fotoğrafçılık yaptım. Orda fotoğrafçılığımın ilerlediğini düşünüyorum çünkü 40-45 gün boyunca 6.30-7.00 de kalkan gece 23.30 a kadar elinde makinesi hiç düşmeyen bir adam ve çok seri bir makina ile çalışma şansım oldu. ‘Director of Photography’ diye bir şey var. Yani sinemanın başında fotoğrafı yöneten bir adam var. Fotoğrafı yöneten bir adamdan daha iyi bir yönetmen olamazsa yani onun yönettiği fotoğrafı daha iyi yönetemezsen yönetmen olamazsın. Fotoğraf sinemaya göre çok daha kolaymış. Sinemanın bütün sanat dallarından daha zor olduğu kesin. Geçenlerde üniversiteye yeni başlamış bir kaç arkadaşla sohbet ederken onlara şöyle bir şey demiştim: “Bütün sanat dallarını bilmek zorundasın, müziği bilmek zorundasın, edebiyatı bilmek zorundasın, fotoğrafı bilmek zorundasın ve setinde barındırdığın diğer insanlar sesten, ışıktan, müzikten, senaristinden, yaptığın işi daha iyi bilmezsen onların yönetmeni olamazsın. En fazla operatörü olabilirsin, Hollywood sisteminde operatör olarak çalışabilirsin.” Yönetmen koltuğunda oturan adam operatör olabilir o anlamda. Grafik tasarımcısıyla grafik operatörünün arasında nasıl bir fark varsa öyle bir fark olduğunu düşünüyorum.  Dizi senaristlerinin ve bazı yönetmenlerin operatör olduğunu düşünüyorum. Yani bir çeşit operatörler senaryoda ne varsa yerleştiriyorlar kameraya ve çekip bitiriyorlar. Sanatsal bakış açısı ya da estetik kaygısı işin içine yerleşmiyor.

erkam bulbul_11

Yazarlık serüveninizi devam ettirmeyi niçin tercih etmediniz?

Tercih etmedim değil. Hala yazıyorum.  Yazdığın şeyin bilinir, başka insanlara ulaşır bir tarafı olmadıktan sonra yazmanın bir anlamı var mı, aslında? Çünkü bir şair gibi değilsin, bir şiiri bir yere yazıp yarın bir yerden servis edecek bir durumda değilsin. Kendime dair günlüklerim, notlarım, gezi yazılarım duruyor hala. Ama sinemayla ilgili bir yazı yazacaksam bu kapsamlı bir çalışmayı gerektirir. Oturduğum, eleştirip yazdığım yazıların artık geçmiş olduğunu düşünüyorum. Yazarlık adına söylediğin o serüven bir şeyi fark etmenle olur.  Yazmak dediğin iş, bir şeyleri araştırmıyorsan, birkaç kitap devirmiyorsan o konu hakkında o zaman yerini bulmuş bir hedef değildir bence.  ‘Gezgin’ dergisinde editörlük yaptığım süreçte pek çok iyi yazarla çalıştım ve o süreçte şunu fark ettim;  iyi yazarlar en çok araştıranlar, en çok titizlenenler. Galiba benim yazarlık tarafım da çok fazla araştırmaya yönelik değil de biraz daha hikâyeye yönelik.  Bundan sonra da böyle olacaktır. Senaryo kısmına kaydığım bir taraf var orada.

Yaz aylarında millî ve manevî ‘değerler’imiz ile alakalı kısa film çalışmaları gerçekleştirdiniz. Bu konuda biraz bilgi verebilir misiniz?

Projede ilkokullara, ortaokullara ve liselere yönelik kısa filmler var. 6-10, 10-14, 14-18 yaş arasına hazırladık. Senaryolarını ekip olarak yazdık.  Tam bu senaryolarla uğraşırken; “Bunları sizin çekmeniz lazım.” diye bir telefon aldık.  Önce bu kadar kısa sürede bunun altından kalkamayız diye düşündük. Bir ay- yirmi gün gibi bir süre içerisinde filmler çekilecek, kurgusu, post prodüksiyonu, sesleri, müzikleri yapılacak ve bitmiş hali 15 Eylül’e teslim edilecek bir işti. İşin bir de kaliteli olma zorunluluğu var.

Üç tane ekip kurduk. Prodüksiyon mekânlarını ayarladık. Bazılarını birbirinin devamı şeklinde yaptık.  Ama çılgın ötesi bir süreç oldu. Dizi çekmek gibi değildi; sürekli oyuncular yok, sürekli ilerleyen bir konu yok. Bugün buradasınız yarın başka bir yerde çekimdesiniz. Oyuncuların gelmemesi halinde sette tatil olma durumu olmuyor. Sürekli yedek oyuncu bulundurmak zorundasınız.  Yedek senaryo bulundurmak zorundasınız, o olmazsa öbürünü çekeriz diye. Çok yorulduk ama bu arada şöyle bir şey olmuş oldu:  şu anda 24 tane daha kısa film çekmiş bir adam oldum ve bunu kısıtlı bir sürede yapmış bir adam oldum. Sinema anlamında bu süreç epey bir şeyler kattı.

Filmlerin süreleri ne kadar oldu?

3 ile 7 dakika arasında ortalama 5 dakikalık filmler bunlar. Çok hızlı çekmek zorunda olduğumuz için kısıtlı zamandan ötürü hızlı fikirler geliştirmek durumunda kaldık. Sete gittiğimizde uzun uzun düşünme vaktimiz yoktu, hemen planları çekip bağlayacağımız yerleri belirliyorduk. Ama şöyle zorluklar da oldu;  dışarda çekimlerimizi yaparken “Burası belediyenin alanı harç verdiniz mi?” vs. gibi sorularla karşılaştık. Ormandaki çekimimizde bile bekçinin “Burası orman alanı harç ödediniz mi?” diye orman yolu olduğu için çekim yapamayacağımızı söyleyip durdurmasıyla da karşılaştık. Bu genelde karşılaşılan bir şey, bazı şeyleri kaçak çekmek zorunda kalabiliyorsunuz. Bu da senaryoyu yazarken kısıtlıyor haliyle, kapalı mekân olsun diye düşünmeye başlıyorsunuz. Kapalı mekanlarda da şöyle bir sorun var; özellikle İstanbul’da insanlar bu işi iyice ticarete dönüştürmüş ve bundan rant sağlamak ister hale gelmiş durumdalar. Bunlar zordu. Yoksa bir şeyi yazmak, çekmek, kurgulamak o kadar zor değil.

Eğitim kapsamında çektiğiniz bu filmler bir yerde gösterilecek mi?

Türkiye’de birkaç proje yapılıyor şu anda, ‘Okullar Hayat Olsun’ projeleriyle falan birçok okulda gösterilme şansı bulacak, uzun yıllar boyunca epey gösterileceğini düşünüyoruz. Aralarından beğenmediklerimizi muhtemelen yenileyeceğiz önümüzdeki senelerde.  Başka projelerimiz de var;  çocukların yazdığı senaryolar üzerinden kısa filmler çekmek gibi düşüncelerimiz de var.

İstanbul’da mı çektiniz bu filmlerin hepsini, dışarda mı?

Hemen hemen hepsini İstanbul’da çektik. Başka yerlerde çekilmiş olanlar da var.

Önceki yaptığınız kısa film ve belgesellerle karşılaştırdığınızda görüntü yönetmenliğinin etkisini nasıl anlatabilirsiniz?

İç mekân çekimlerinde özellikle ışıklar kurmak gerekiyor vs. Ama inanılmaz hızlı çözmeye başladık her şeyi, çünkü bir yerden sonra, kullandığın makinanın her şeyini bilir hale geliyorsun. O çok büyük bir avantaja dönüştü. Doğru fotoğrafı bulmak için çok fazla vakit harcamıyorsun, çok fazla düşünsel anlamda bir sürece de ihtiyaç duymuyorsun. Klasikleşmiş kadrajlar artık kafanda oturduğu için sen alıyorsun senaryonu eline, sete giderken bakıyorsun, nerede hangi kadrajı koyacağını çok rahat bir şekilde buluyorsun böylece o ışıkları yapmakta da zorlanmıyorsun. Daha küçük ışık setleriyle iş çıkartabilir hale geliyorsun. Görüntü yönetmenliği bakımından bakacak olursak, işin fotoğraf kısmı en az düşündüğümüz kısım haline dönüştü, onu söyleyebilirim.

Fotoğrafla birlikte tekrar dönüp bu işi sevmeniz apayrı bir avantaj. Önemli yönetmenler arasında sayabileceğimiz isimlerin bile zaman zaman fotoğraf/kadraj konusunda sıkıntılı olduklarını görebiliyoruz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz, nedir eksik olan?

Sizin de dediğiniz gibi işin fotoğraf tarafında bir eksik var, o kesin. Ama bizim camiamızdaki yönetmenlere bakacak olursak, düşük prodüksiyonlar, zor koşullar bunların içerisinde filmi kotarmaya çalışıyorlar. Kendi estetik duygusunu, bakış açısını birkaç kareye yansıtabiliyor. Geriye kalanında, bir filmin tümünde yayamıyor aynı hissi. Ben birinci sebep olarak çok ciddi giderler olduğu için prodüksiyonu görüyorum. Bu giderleri karşılama konusundaki sıkıntılardan kaynaklandığını düşünüyorum. Birinci olarak o. İkinci tarafına döndüğümüz zaman, bu ülkede yıllardır sinema yapan Nuri Bilge de var. Filmlerinde birçok şeyi eleştirebilirsin ama çok iyi fotoğraf koyar ve koyduğu her fotoğrafın, kadrajın içine güzel bir hissiyat yerleştirmiştir. Bu biraz insanların estetik duygularıyla da alakalı. Yani şöyle söyleyebilirim; önce estetik duyguya sahip olması sonra da o estetik duyguyu görüntü üzerinde elde edebilmesi gerekir. Sadece o duyguya sahip olmak da yetmiyor, teknik bilginin de olması lazım.

Sinemaya yapılan destekler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bu zamana kadar hiç destekle film çekmedim. Bütün hepsinin gelirlerini bir şekilde kendimi ayarladım, kişisel olarak destek olan insanlar var ama herhangi bir devlet desteği, belediye desteği vs yok, hiçbirini almadım. Almadan da yapılıyor bu işler hatta almadan yaparsan daha kıymetli oluyor.  Bir de Türkiye’de şu düşüncenin artık değişmesi lazım bence; sinema için aldığı destekten kendine para arttırmaya çalışan yapımcı ve yönetmenler olmadığı zaman bu iş biraz daha iyi olacaktır. Yani oradan aldığı parayı gerçekten sinemaya aktarmayan insanlarla dolu bu piyasa. İster istemez böyle çünkü gerçekten gelirleri yok, onlara suç bulmamakla birlikte düzeltilmesi gereken bir şey olarak gördüğüm için söylüyorum.  Ama Kültür Bakanlığı destek verirken senin projenin ne kadar iyi olduğuna değil ne kadar iyi bağlantılarla gittiğine falan bakıyor.

erkam bulbul_7

 Peki, sinemada ‘insan yetiştirme’ konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Bu konu hakkında birkaç saat bile konuşabiliriz bence. Öyle bir yetiştirme yok, yeni neslin birçoğu üniversiteye başlamış daha ne Doğu klasikleri, ne Batı klasikleri, ne de Türkiye’de sosyolojik anlamda iyi kitaplar yazmış yazarlardan hiçbirini okumuş değiller. Hiçbir şey okumadan, üç beş tane popüler romanla gelip böyle bir hevese, hayale tutulmuş insanlar olarak bariz bir şekilde görüyoruz. Belki de zor bir dönemde ortaokul, lise okumanın, üniversitenin bir kısmında zorluklar yaşamanın bize kattığı en büyük artı o. Okumak zorundaydık. Şimdi kimse bir şey okumuyor gibi bir tablo var.

Okumak biraz daha derinleştiriyor insanı. Hem hayata bakışını hem olayları değerlendirmesini ya da yaptığı işleri derinleştirirken şimdiki nesil biraz daha yüzeysel, bilgiye hemen ulaşabilen ve harcayabilen ya da bilgiyi de artık böyle almak isteyen bir hale gelmiş oluyor.

Evet. Mesela gezi olaylarında en çok yazılan mentionlardan bir tanesi: ‘kesin bilgi’. Yani bir şey yazıyor ve ‘kesin bilgi’ diye onu teyit etmek zorunda kalıyor. Ne oluyor biliyor musun? Sözüne güvenilmez, asparagas o kadar çok şey dolaşıyor ki ortada. Zihinleri kirleten, insanları bilgi yanlışına götüren o kadar çok şey dolaşıyor ki arkasına ‘kesin bilgi’ diye eklemek zorunda kalıyorsun. Amin Maalouf’un Çivisi Çıkmış Dünya kitabında; oğul, gazeteci babasına şöyle bir soru soruyor: “ Doğru haberi nereden öğrenebiliriz.” Babası diyor ki: “En uçtaki iki gazeteyi okursun, bir taraftar bir muhalif olan gazeteyi okursun, ikisinden aldığın bilgiyi birleştirip ortaya çıkarttığın sonuçtur senin aldığın doğru haber.”

Benim kendi arkadaşlarıma ve benden küçük olan arkadaşlara verebileceğim en basit tavsiye budur. Önce iki taraftan bir al, ortada birleştirdiğini doğru kabul et. En kötü ihtimalle doğruya en yakın olanı bulursun. Keşke olsa bunlar ama çok hızlı tükettiğimiz için, çok hızlı harcadığımız için herşeyi…

Çektiğiniz değerler var. Batı’da artık konu bitti diyoruz, tekrar olmaya başladı. Mesela, Titanik’in 3 boyutlu tekrar çekiliyor olması vs. Bizim ülkemizde daha bakir olduğunu söylüyoruz, daha doğrusu Doğu’nun bu tarz, çok daha derinlikli konuların, hakikat arayışına dair çok daha söyleyecekleri olduğunu söylüyoruz. Bu değerler bu iş için bir başlangıç olabilir mi uzun metraj için de?

Kesinlikle. Ramazan Aksoy Hoca’nın da değer ve değer eğitimi üzerine olan kitabını ilk okuyanlardan biriydim ve okuyuca: “Bir senaristin temel eğitimi gibi bir şey bu kitap.” dedim. Bir karaktere giydirmen gereken erdemleri, erdem yoksunluklarını, zafiyetleri o kadar net görüyorsun ki, senarist için temel eğitim kitabı diyorsun. Al oradaki erdemi bir karaktere giydir sana doğru karakteri oluşturacak gibi bir durum var. Değer eğitimi o anlamda senaryoyu doğru oluşturabilme açısından çok şey kattı. Bir de, değer ve değer eğitimi çalışması şu anda tamamen bizim kendi kültürümüze dayanan bir çalışma üzerinden yapıldı.

Dünyada sinemanın kralı Hollywood, Amerika. Amerika’nın tarihi 300 yıl, çok uğraşırsan 500 yıl çıkartırsın, İnkalar’a falan gittiğin zaman bitti oradaki hikâyeler. Bu tarafta binlerce yıllara dönüyorsun, bir sürü medeniyet var, bir sürü hikâye var. Çok şanslıyız. Bakir topraklar üzerinde tohum ekeceğiz, o kadar çok hikâye var ki…

Yorumlar

 

1 Yorum

  1. evet, yanındaydık, şekerli leblebi ve çay sever gillerdendik. Sonra o sıcak çükülata söyledi ve bu duruma geldik :))

    Reply

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up