Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Festivallerde Ön Jüriler Ehliyetsiz İnsanlara Teslim Ediliyor!

Yayınlandı

tarihinde

erkam bulbul_12

Röportaj: Rukiye Saraç

Türkiye’de kısa film ve kısa filmciler maalesef hak ettiği değeri görmüyor. Birçok kısa film çekildikten sonra ya internette heba olup gidiyor, ya da şansı varsa festivallerde gösterim imkânı buluyor. Sinefesto olarak bizler kısa filmin daha iyi yerlere gelmesi için elimizden geldiği kadar bu çalışmalara destek vermeye çalışıyoruz.

Daha önce kısa film yönetmenleriyle yaptığımız röportajlara bir yenisini daha ekliyoruz. Önümüzdeki günlerde yeni yönetmenlerle bu röportajların devam edeceğini şimdiden belirtelim. Bu haftaki konuğumuz Muhammed Erkam Bülbül. Geçtiğimiz yaz aylarında belki de Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen bir proje için kısa film çalışmaları gerçekleştiren Muhammed Erkam Bülbül ile hem projeleri hem de kısa filmler ile ilgili hoş bir sohbet gerçekleştirdik.

Sinema neredeyse birçok gencin hayalini süsleyen büyülü bir dünya. Muhammed Erkam Bülbül bu büyülü rüyaya nasıl kapıldı?

Sinemaya merak bende ortaokul yıllarında başladı. Samsundaydım. H8 bir kamera bulmanın önemli olduğu zamanlardı. Yanımda Muhammed Ali Çakır ve Ebubekir diye arkadaşlarım vardı. Onlar bilgisayar programlarına meraklıydı. Ben biraz daha işi organize eden taraftayım. Teknik tarafını bilmezdim. Gecelere kadar çalışıp sinevizyonlar yaptığımız olurdu. O zamanlarda gecelere kadar çalışırsın çöker makina sonra tekrar oturursun, kurgunun bir mantığı vardır onu öğrenmeye başlarsın. İnternetin hayatımıza yeni yeni girdiği yıllar, 2000’li yıllar, ama dijital teknoloji ile başlıyorsun olaya direkt olarak. Bu bugün için belki bizi şanslı kılan şeylerden biri. Çünkü usta bir nesil birden pek çok şeyi bilmeyen nesil haline geliyor. O yıllarda dijitallerle başlandı, sinevizyonlarla, hatta kendi çapımızda programlarla yaptığımızı hatırlıyorum. Dijital birden fazla kamera bulup ekrandaki görüntüyü başka bir salona aktarırken switch ile geçişler yapıyorduk. O zaman bile bir görüntüyü birden fazla çekip bağlama ile ilgili bir mantık oluşmaya başlıyor zaten.

Daha sonra İstanbul’a geldik üniversiteyi kazandıktan sonra tiyatro eleştirmenliği ve dramaturji. İmam Hatip Lisesi mezunu olarak dışardan fazla kazanabileceğin bir alan yok. İyi ki kazanmışım diyorum çünkü işin sanatı, sanatın felsefesi açısından, sanat tarihi açısından öğrendiğimiz çok şey oldu. Üniversiteye başladığımız zaman ‘Edebiyat Bülteni’ diye bir derginin editörlüğünü yapıyordum. Aynı zamanda da Mesut Uçakan’ın yanında Sonsuz Kare’de çalışıyordum. Mesut Uçakan’ın asistanlığını da yapıyordum. Ama hocaların verdiği ödevleri götürdüğümde o kadar çok eleştirdiler ki bir kaç yıl yazmayı bıraktım, kendime dair hiç bir şey yazmadım.  Sinema sektörü ile Mesut Uçakan’ın asistanlığı sırasında tanıştım. Bir iki tane set görmüş oldum, kurgu masasında bu işlerin nasıl hallolduğunu, sinema ile ilgili bir kaç teknik bilgide öğrenmiş oldum. Bir yıla kadar asistanlığa devam ettim. Bir filmde küçük bir rol aldım ve berbat bir oyuncu olduğum orda ortaya çıkltı. Ama benim inandığım bir söz var “İyi çırak ustasının yanında pek durmaz.” diye. Ben Mesut Hoca’dan alacağımı aldıktan sonra izin isteyerek ayrıldım. Sonra o sene yine devlet memurluğuna başladım, ilk mesleğime memur olarak başladım çünkü nişanlıydım ve evlenecektim. Geri dönüp düşündüğüm zaman orada bir süre var. İlk kısa filmi çektiğim zamanlar. Silivri’de bir Kur’an kursunun kamerasını almaya gidiyorum sabah 5’te, akşam geri götürüyorduk kamerayı. Kameranın tek özelliği Mini DV kameraydı. O zamanlar için bulunamaz bir şeydi. Vardı etrafımızda kameralar belki ama biz kameraların olduğu yerlere uzaktık. İmam Hatip mezunu bir adama en yakın çevre, camia Kur’an kursuydu. O zaman işte betacamlar falan vardı. Günlük 350-400 lira kirası vardı. Benim de maaşımın 600 lira olduğu zamanlar.

O zaman iki tane kısa film çektim. Bunlardan birini hâlâ gururla söylerim, ‘Telkin’ diye bir kısa filmim var. Ardından bir tane uzun metraj belgesel çektim bu yıl içerisinde, deve güreşleri ile alakalı. O yıllarda bir araba almıştım. Öyle bir şey oldu ki piyasadan tek bir kuruş alamadım. Ortada kaldım. Arabamı satıp belgeselin borçlarını ödedim. Ama uzun metraj bir belgeselim olmuş oldu. Deneyimim olmuş oldu. Çok da güzel bir belgeseldi.

erkam bulbul

Yayınlandı mı herhangi bir yerde?

Sadece bir tane festivale katıldım. TRT’nin belgesel festivaline, finalist olduk. Belgeselim baya iyi bir belgeseldi ama anlatım üslubu olarak ben 3 parçaya böldüm. Bir belgeseli 3 parçaya bölmek, 3 parçayı bütüncül bir üslup içerisinde toplamak zor bir iştir. Yani herkesin yapabileceği bir iş değil diye düşünüyorum. Güzel başarmıştık onu. Tamamen amatör şartlarda yaptık, hiçbir imkânımız yoktu. Sadece çok iyi bir görüntü yönetmenim vardı, ismini vermeyeceğim o arkadaş sonra Altın Portakal bile aldı. Onun bana yardımı iyi olmuştu.

Tüm belgeselleri izledim. 10 belgeselden 5 tanesi ödül alacak, kesin bir ödül alırım gözüyle bakıyorum. O yıllarda açılım programlarının olduğu zamanlar. Hatta bazı belgeseller için buna ödül verilirse biz de kesin alırız falan diye zannediyoruz. İlginçtir o dediğim belgeseller sırayla açıklanmaya başladı. Tabi ben belgeseli yapmadan önceki yıllarda sinema üzerine eğitim almaya da başlamıştım. Ali Murat Hoca’yla baya bir sinema okuması yaptık. Bir yandan da tiyatro eleştirmenliği okuyorum. Bu bölümde sadece tiyatro değil aynın zaman da sinema gibi sanatın başka dalları üzerine de bir eleştiri getirebilecek bir bakışınız oluyor. Hani bomboş bir adamın, ‘bu alırsa bende alırım’ ifadesi değil bu. Orada teknik anlamda bir şeyler görebilen ve aynı zamanda üslup açısından da filmlere bakabilen bir gözün söylediği laftı bu. Biz ödül alamadık diğer belgeseller aldı. Hatta ‘bu alırsa biz yüzde yüz alırız’ dediğimiz belgesellerin ikisi de aldı. O benim sektöre küsme sürecim oldu, yani belgeselimi çektim, sonra da bıraktım. 2 yıl boyunca hayatımı satranç oynayarak geçirdim. Yaşlı adamlarla Fatih’in bir köşesinde satranç oynuyordum. Birde memurluğumu yapıyordum. Başka bir iş yapmıyordum. Çünkü çok küstüm. Bol bol kitap okuyup, satranç oynayan biriydim artık.

Telkin’i bir festivale gönderdiniz mi?

Telkin hiçbir festivale gitmedi.

O küskünlüğün bir etkisi var mıydı?

Kesinlikle. Aynı dönemde bir kısa film daha çekmiştim ‘Kahverengi’ diye. ‘Kahverengi’yi bir festivale yolladım. O festivalde ilk üçe giren filmleri izliyorsun kendi filmini görüyorsun o filmin finalist olmama ihtimaline şaşırıyorsun. Ama sonra öğreniyorsun ki bir reklam ajansına verilmiş bir iş, reklam ajansı kafasına göre seçiyor filmleri falan.  Festivallerin zaten büyük problemlerinden bir tanesi bu, ehliyetsiz insanların ön elemeleri yapması. İyi jüriler olabiliyor, jüriler finalistlerin arasından iyi kararlar verebiliyor. Ama finalist olan filmlere karar veren yapılar çok sakat. Oradaki küskünlüğüm bunla ilgiliydi. Toplamda 3-4 tane festivale katıldım zaten. Birinde finalist olamadım. Finalist olduklarımdan da ödül alamadım. Bu arada bir tanesini hiç bir yere göndermedim. Şimdi bir tane daha çektim. Onu da hemen hemen hiç bir yere göndermedim.

O yıllarda Pakistan’a gittim 45 gün kadar Pakistan’da fotoğrafçılık yaptım. Orda fotoğrafçılığımın ilerlediğini düşünüyorum çünkü 40-45 gün boyunca 6.30-7.00 de kalkan gece 23.30 a kadar elinde makinesi hiç düşmeyen bir adam ve çok seri bir makina ile çalışma şansım oldu. ‘Director of Photography’ diye bir şey var. Yani sinemanın başında fotoğrafı yöneten bir adam var. Fotoğrafı yöneten bir adamdan daha iyi bir yönetmen olamazsa yani onun yönettiği fotoğrafı daha iyi yönetemezsen yönetmen olamazsın. Fotoğraf sinemaya göre çok daha kolaymış. Sinemanın bütün sanat dallarından daha zor olduğu kesin. Geçenlerde üniversiteye yeni başlamış bir kaç arkadaşla sohbet ederken onlara şöyle bir şey demiştim: “Bütün sanat dallarını bilmek zorundasın, müziği bilmek zorundasın, edebiyatı bilmek zorundasın, fotoğrafı bilmek zorundasın ve setinde barındırdığın diğer insanlar sesten, ışıktan, müzikten, senaristinden, yaptığın işi daha iyi bilmezsen onların yönetmeni olamazsın. En fazla operatörü olabilirsin, Hollywood sisteminde operatör olarak çalışabilirsin.” Yönetmen koltuğunda oturan adam operatör olabilir o anlamda. Grafik tasarımcısıyla grafik operatörünün arasında nasıl bir fark varsa öyle bir fark olduğunu düşünüyorum.  Dizi senaristlerinin ve bazı yönetmenlerin operatör olduğunu düşünüyorum. Yani bir çeşit operatörler senaryoda ne varsa yerleştiriyorlar kameraya ve çekip bitiriyorlar. Sanatsal bakış açısı ya da estetik kaygısı işin içine yerleşmiyor.

erkam bulbul_11

Yazarlık serüveninizi devam ettirmeyi niçin tercih etmediniz?

Tercih etmedim değil. Hala yazıyorum.  Yazdığın şeyin bilinir, başka insanlara ulaşır bir tarafı olmadıktan sonra yazmanın bir anlamı var mı, aslında? Çünkü bir şair gibi değilsin, bir şiiri bir yere yazıp yarın bir yerden servis edecek bir durumda değilsin. Kendime dair günlüklerim, notlarım, gezi yazılarım duruyor hala. Ama sinemayla ilgili bir yazı yazacaksam bu kapsamlı bir çalışmayı gerektirir. Oturduğum, eleştirip yazdığım yazıların artık geçmiş olduğunu düşünüyorum. Yazarlık adına söylediğin o serüven bir şeyi fark etmenle olur.  Yazmak dediğin iş, bir şeyleri araştırmıyorsan, birkaç kitap devirmiyorsan o konu hakkında o zaman yerini bulmuş bir hedef değildir bence.  ‘Gezgin’ dergisinde editörlük yaptığım süreçte pek çok iyi yazarla çalıştım ve o süreçte şunu fark ettim;  iyi yazarlar en çok araştıranlar, en çok titizlenenler. Galiba benim yazarlık tarafım da çok fazla araştırmaya yönelik değil de biraz daha hikâyeye yönelik.  Bundan sonra da böyle olacaktır. Senaryo kısmına kaydığım bir taraf var orada.

Yaz aylarında millî ve manevî ‘değerler’imiz ile alakalı kısa film çalışmaları gerçekleştirdiniz. Bu konuda biraz bilgi verebilir misiniz?

Projede ilkokullara, ortaokullara ve liselere yönelik kısa filmler var. 6-10, 10-14, 14-18 yaş arasına hazırladık. Senaryolarını ekip olarak yazdık.  Tam bu senaryolarla uğraşırken; “Bunları sizin çekmeniz lazım.” diye bir telefon aldık.  Önce bu kadar kısa sürede bunun altından kalkamayız diye düşündük. Bir ay- yirmi gün gibi bir süre içerisinde filmler çekilecek, kurgusu, post prodüksiyonu, sesleri, müzikleri yapılacak ve bitmiş hali 15 Eylül’e teslim edilecek bir işti. İşin bir de kaliteli olma zorunluluğu var.

Üç tane ekip kurduk. Prodüksiyon mekânlarını ayarladık. Bazılarını birbirinin devamı şeklinde yaptık.  Ama çılgın ötesi bir süreç oldu. Dizi çekmek gibi değildi; sürekli oyuncular yok, sürekli ilerleyen bir konu yok. Bugün buradasınız yarın başka bir yerde çekimdesiniz. Oyuncuların gelmemesi halinde sette tatil olma durumu olmuyor. Sürekli yedek oyuncu bulundurmak zorundasınız.  Yedek senaryo bulundurmak zorundasınız, o olmazsa öbürünü çekeriz diye. Çok yorulduk ama bu arada şöyle bir şey olmuş oldu:  şu anda 24 tane daha kısa film çekmiş bir adam oldum ve bunu kısıtlı bir sürede yapmış bir adam oldum. Sinema anlamında bu süreç epey bir şeyler kattı.

Filmlerin süreleri ne kadar oldu?

3 ile 7 dakika arasında ortalama 5 dakikalık filmler bunlar. Çok hızlı çekmek zorunda olduğumuz için kısıtlı zamandan ötürü hızlı fikirler geliştirmek durumunda kaldık. Sete gittiğimizde uzun uzun düşünme vaktimiz yoktu, hemen planları çekip bağlayacağımız yerleri belirliyorduk. Ama şöyle zorluklar da oldu;  dışarda çekimlerimizi yaparken “Burası belediyenin alanı harç verdiniz mi?” vs. gibi sorularla karşılaştık. Ormandaki çekimimizde bile bekçinin “Burası orman alanı harç ödediniz mi?” diye orman yolu olduğu için çekim yapamayacağımızı söyleyip durdurmasıyla da karşılaştık. Bu genelde karşılaşılan bir şey, bazı şeyleri kaçak çekmek zorunda kalabiliyorsunuz. Bu da senaryoyu yazarken kısıtlıyor haliyle, kapalı mekân olsun diye düşünmeye başlıyorsunuz. Kapalı mekanlarda da şöyle bir sorun var; özellikle İstanbul’da insanlar bu işi iyice ticarete dönüştürmüş ve bundan rant sağlamak ister hale gelmiş durumdalar. Bunlar zordu. Yoksa bir şeyi yazmak, çekmek, kurgulamak o kadar zor değil.

Eğitim kapsamında çektiğiniz bu filmler bir yerde gösterilecek mi?

Türkiye’de birkaç proje yapılıyor şu anda, ‘Okullar Hayat Olsun’ projeleriyle falan birçok okulda gösterilme şansı bulacak, uzun yıllar boyunca epey gösterileceğini düşünüyoruz. Aralarından beğenmediklerimizi muhtemelen yenileyeceğiz önümüzdeki senelerde.  Başka projelerimiz de var;  çocukların yazdığı senaryolar üzerinden kısa filmler çekmek gibi düşüncelerimiz de var.

İstanbul’da mı çektiniz bu filmlerin hepsini, dışarda mı?

Hemen hemen hepsini İstanbul’da çektik. Başka yerlerde çekilmiş olanlar da var.

Önceki yaptığınız kısa film ve belgesellerle karşılaştırdığınızda görüntü yönetmenliğinin etkisini nasıl anlatabilirsiniz?

İç mekân çekimlerinde özellikle ışıklar kurmak gerekiyor vs. Ama inanılmaz hızlı çözmeye başladık her şeyi, çünkü bir yerden sonra, kullandığın makinanın her şeyini bilir hale geliyorsun. O çok büyük bir avantaja dönüştü. Doğru fotoğrafı bulmak için çok fazla vakit harcamıyorsun, çok fazla düşünsel anlamda bir sürece de ihtiyaç duymuyorsun. Klasikleşmiş kadrajlar artık kafanda oturduğu için sen alıyorsun senaryonu eline, sete giderken bakıyorsun, nerede hangi kadrajı koyacağını çok rahat bir şekilde buluyorsun böylece o ışıkları yapmakta da zorlanmıyorsun. Daha küçük ışık setleriyle iş çıkartabilir hale geliyorsun. Görüntü yönetmenliği bakımından bakacak olursak, işin fotoğraf kısmı en az düşündüğümüz kısım haline dönüştü, onu söyleyebilirim.

Fotoğrafla birlikte tekrar dönüp bu işi sevmeniz apayrı bir avantaj. Önemli yönetmenler arasında sayabileceğimiz isimlerin bile zaman zaman fotoğraf/kadraj konusunda sıkıntılı olduklarını görebiliyoruz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz, nedir eksik olan?

Sizin de dediğiniz gibi işin fotoğraf tarafında bir eksik var, o kesin. Ama bizim camiamızdaki yönetmenlere bakacak olursak, düşük prodüksiyonlar, zor koşullar bunların içerisinde filmi kotarmaya çalışıyorlar. Kendi estetik duygusunu, bakış açısını birkaç kareye yansıtabiliyor. Geriye kalanında, bir filmin tümünde yayamıyor aynı hissi. Ben birinci sebep olarak çok ciddi giderler olduğu için prodüksiyonu görüyorum. Bu giderleri karşılama konusundaki sıkıntılardan kaynaklandığını düşünüyorum. Birinci olarak o. İkinci tarafına döndüğümüz zaman, bu ülkede yıllardır sinema yapan Nuri Bilge de var. Filmlerinde birçok şeyi eleştirebilirsin ama çok iyi fotoğraf koyar ve koyduğu her fotoğrafın, kadrajın içine güzel bir hissiyat yerleştirmiştir. Bu biraz insanların estetik duygularıyla da alakalı. Yani şöyle söyleyebilirim; önce estetik duyguya sahip olması sonra da o estetik duyguyu görüntü üzerinde elde edebilmesi gerekir. Sadece o duyguya sahip olmak da yetmiyor, teknik bilginin de olması lazım.

Sinemaya yapılan destekler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bu zamana kadar hiç destekle film çekmedim. Bütün hepsinin gelirlerini bir şekilde kendimi ayarladım, kişisel olarak destek olan insanlar var ama herhangi bir devlet desteği, belediye desteği vs yok, hiçbirini almadım. Almadan da yapılıyor bu işler hatta almadan yaparsan daha kıymetli oluyor.  Bir de Türkiye’de şu düşüncenin artık değişmesi lazım bence; sinema için aldığı destekten kendine para arttırmaya çalışan yapımcı ve yönetmenler olmadığı zaman bu iş biraz daha iyi olacaktır. Yani oradan aldığı parayı gerçekten sinemaya aktarmayan insanlarla dolu bu piyasa. İster istemez böyle çünkü gerçekten gelirleri yok, onlara suç bulmamakla birlikte düzeltilmesi gereken bir şey olarak gördüğüm için söylüyorum.  Ama Kültür Bakanlığı destek verirken senin projenin ne kadar iyi olduğuna değil ne kadar iyi bağlantılarla gittiğine falan bakıyor.

erkam bulbul_7

 Peki, sinemada ‘insan yetiştirme’ konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Bu konu hakkında birkaç saat bile konuşabiliriz bence. Öyle bir yetiştirme yok, yeni neslin birçoğu üniversiteye başlamış daha ne Doğu klasikleri, ne Batı klasikleri, ne de Türkiye’de sosyolojik anlamda iyi kitaplar yazmış yazarlardan hiçbirini okumuş değiller. Hiçbir şey okumadan, üç beş tane popüler romanla gelip böyle bir hevese, hayale tutulmuş insanlar olarak bariz bir şekilde görüyoruz. Belki de zor bir dönemde ortaokul, lise okumanın, üniversitenin bir kısmında zorluklar yaşamanın bize kattığı en büyük artı o. Okumak zorundaydık. Şimdi kimse bir şey okumuyor gibi bir tablo var.

Okumak biraz daha derinleştiriyor insanı. Hem hayata bakışını hem olayları değerlendirmesini ya da yaptığı işleri derinleştirirken şimdiki nesil biraz daha yüzeysel, bilgiye hemen ulaşabilen ve harcayabilen ya da bilgiyi de artık böyle almak isteyen bir hale gelmiş oluyor.

Evet. Mesela gezi olaylarında en çok yazılan mentionlardan bir tanesi: ‘kesin bilgi’. Yani bir şey yazıyor ve ‘kesin bilgi’ diye onu teyit etmek zorunda kalıyor. Ne oluyor biliyor musun? Sözüne güvenilmez, asparagas o kadar çok şey dolaşıyor ki ortada. Zihinleri kirleten, insanları bilgi yanlışına götüren o kadar çok şey dolaşıyor ki arkasına ‘kesin bilgi’ diye eklemek zorunda kalıyorsun. Amin Maalouf’un Çivisi Çıkmış Dünya kitabında; oğul, gazeteci babasına şöyle bir soru soruyor: “ Doğru haberi nereden öğrenebiliriz.” Babası diyor ki: “En uçtaki iki gazeteyi okursun, bir taraftar bir muhalif olan gazeteyi okursun, ikisinden aldığın bilgiyi birleştirip ortaya çıkarttığın sonuçtur senin aldığın doğru haber.”

Benim kendi arkadaşlarıma ve benden küçük olan arkadaşlara verebileceğim en basit tavsiye budur. Önce iki taraftan bir al, ortada birleştirdiğini doğru kabul et. En kötü ihtimalle doğruya en yakın olanı bulursun. Keşke olsa bunlar ama çok hızlı tükettiğimiz için, çok hızlı harcadığımız için herşeyi…

Çektiğiniz değerler var. Batı’da artık konu bitti diyoruz, tekrar olmaya başladı. Mesela, Titanik’in 3 boyutlu tekrar çekiliyor olması vs. Bizim ülkemizde daha bakir olduğunu söylüyoruz, daha doğrusu Doğu’nun bu tarz, çok daha derinlikli konuların, hakikat arayışına dair çok daha söyleyecekleri olduğunu söylüyoruz. Bu değerler bu iş için bir başlangıç olabilir mi uzun metraj için de?

Kesinlikle. Ramazan Aksoy Hoca’nın da değer ve değer eğitimi üzerine olan kitabını ilk okuyanlardan biriydim ve okuyuca: “Bir senaristin temel eğitimi gibi bir şey bu kitap.” dedim. Bir karaktere giydirmen gereken erdemleri, erdem yoksunluklarını, zafiyetleri o kadar net görüyorsun ki, senarist için temel eğitim kitabı diyorsun. Al oradaki erdemi bir karaktere giydir sana doğru karakteri oluşturacak gibi bir durum var. Değer eğitimi o anlamda senaryoyu doğru oluşturabilme açısından çok şey kattı. Bir de, değer ve değer eğitimi çalışması şu anda tamamen bizim kendi kültürümüze dayanan bir çalışma üzerinden yapıldı.

Dünyada sinemanın kralı Hollywood, Amerika. Amerika’nın tarihi 300 yıl, çok uğraşırsan 500 yıl çıkartırsın, İnkalar’a falan gittiğin zaman bitti oradaki hikâyeler. Bu tarafta binlerce yıllara dönüyorsun, bir sürü medeniyet var, bir sürü hikâye var. Çok şanslıyız. Bakir topraklar üzerinde tohum ekeceğiz, o kadar çok hikâye var ki…

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

2000 Sonrası Uluslararası Dalda Oscar Kazanan Filmler

Oscar’ın yabancıları burada.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

1956 yılından bu yana, yabancı filmler için ayrı bir kategoride ödül veren Akademi’de yarışan filmler, dünya çapında ses getirerek isimlerini ülkelerinin dışına taşımayı başardı. Sizler için, başta “Yabancı Dilde En İyi Film” ismiyle verilen, ancak bu yıl “Uluslararası En İyi Film” olarak değiştirilen ödüle layık görülen 21 filmi derledik. İyi seyirler.

2021
Körkütük / Druk IMDb 7.8

Körkütük, belirli seviyede tüketilen alkolün hayat standartlarını yükselteceğine dair bir araştırmaya rastlamalarının üzerine, bunu kendi hayatlarında test etmeye karar veren dört lise öğretmeninin hikayesini konu ediyor. Martin, kendisini yorgun ve yaşlı hisseden bir lise öğretmenidir. Evliliğinde sorunlar yaşayan Martin’in iş hayatı da pek yolunda gitmez. Martin’in öğrencileri ve velileri, not ortalamalarının artması için onun sözleşmesini iptal etmesini ister. Belirli seviyede tüketilen alkolün, zihni dünyaya açtığını savunan bir fikir üzerine Martin ve arkadaşları bir deney yapmaya karar verirler. Üç öğretmen arkadaşı ile birlikte Martin, deney için her gün belirli miktarda alkol tüketmeye başlar. Sonuç başlarda gayet olumludur. Ancak bir süre sonra deney, bazıları için olumsuz sonuçlar vermeye başlar.

2020
Parazit / Gisaengchung IMDb 8,6

Usta sinemacı Bong Joon-ho’nun Altın Palmiye ödülüne layık görülen filmi Parasite, metropolleşen Seul’un yuttuğu bir muhitte, bodrumdan hallice bir evde yaşayan Kim ailesinin, oğul Ki-woo’nun varlıklı Park ailesinin kızları Da-hye’nin özel öğretmeni olması sonrası başlarından geçenleri konu ediniyor.

2019
Roma IMDb 7,7

Cleo, Meksiko’nun orta sınıf ailelerinin yaşadığı bir Roma mahallesinde bulunan bir evde hizmetçi olarak çalışan genç bir kadındır. Bir yandan ev işleri ile uğraşan Cleo, bir yandan da evdeki dört çocukla ilgilenir. O tüm zamanını hizmetlisi olduğu evde geçirse de kendisine ait bambaşka bir dünyası vardır. Genç kadın, gönlünü Fermin adındaki bir adama kaptırmıştır. Fakat bu ilişki pek de Cleo’nun düşlediği gibi sonuçlanmaz. Bu sırada evin dört çocuk annesi olan hanımı Sofia, kocasının yokluğu ile başa çıkmaya çalışır. Birbirinden farklı hayatlara sahip olsalar da benzer travmalar yaşayan Cleo ve Sofia, siyasi kargaşanın hüküm sürdüğü bir ortamda birbirlerinin en büyük destekçisi olur.

2018
Muhteşem Kadın / Una Mujer Fantástica IMDb 7,2  

Marina, kendinden yaşça büyük olan sevgilisiyle mutlu bir ilişkisi olan bir kadındır. Gündüzleri garsonluk yapan Marina, geceleri ise gece kulübünde şarkı söyleyerek hayatını devam ettirmektedir. Marina’nın bu düzenli hayatı, sevgilisinin ani ölümü ile birlikte tepetaklak olur. Artık Marina, hem geride ve yalnız kalmışlığın ağırlığı hem de kendisini dışlayan, hırpalayan bir toplumla mücade etmek zorunda kalır. Yoldaşının zamansız ölümünden sonra, Marina’ya dair her şey sorgulanmaya başlar. Orlando’nun ölümündeki etkisi, alışılmamış ilişkileri ve en önemlisi de kaybettiği sevgilisinin ardından yas tutma hakkı.

2017
Forushande IMDb 7,8

“Üzülmene gerek yok, hayatın sadece ilk yüzyılı zordur.”

Günümüz İran’ın da geçen Satıcı başlarına gelen korkunç bir olayla başa çıkmaya çalışan genç tiyatrocu çift Rana ve Emad’ı konu alıyor. İran sinemasının güçlü soluğu Ashgar Farhadi’nin izleyiciyi girdap gibi içine çeken senaryo dinamikleriyle ve oyuncu kadrosunun kusursuz performansları, filme Cannes’da hem En İyi Senaryo hem de En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini ve bol övgü kazandırdı. Satıcı ahlaki açılımları ve İran toplumuna getirdiği derin çözümlemelerle insan davranışlarının dehlizlerine iniyor.

2016
Saul Fia IMDb 7,5

1944 yılında Auschwitz’deki vahşet kampında geçen hikayade Macar esir Saul Auslander’in hikayesi konu ediliyor. Saul, üst yetkililer tarafından öldürülmeden önce birkaç aylığına krematoryumda çalışması için seçilen ‘komando’lardan biridir. Krematoryumun insanlık dışı gündelik işlerini yürütürken bir gün yakın zamanda yakılacak olan bir çocuğun cesediyle karşılaşır. Çocuğun peşine düşen Saul, kampa yeni gelen insanlar arasında kendi topraklarından insanların olduğundan da şüphelenir. Saul kısa bir süre içerisinde çocuğun vahşice yakılmasını önlemek ve onu geleneklere uygun bir şekilde gömebilmek için tüyler ürperten bir maceraya atılacaktır.

2015
Ida IMDb 7,4

1960’lı yılların Polonya’sında geçen hikaye, inanç ve din kavramlarını tutkuyla keşfeden ve kendini Tanrı’ya adayarak rahibe olmaya karar veren Anna’nın hikayesini ele alıyor. Genç kadın, yıllardır hazırlığını yaptığı rahibelik yemini etmeye çok az bir süre kala ailesiyle ilgili büyük bir sırra vakıf olur. Polonya’daki Nazı İstilası sırasında tüm ailesini kaybeden Anna, parçaları birleştirip yıllardır kurduğu hayalin sona erişine tanık olur. İnandığı ve savaştığı değerler bilmediği geçmişinin ortaya çıkmasıyla değişime uğradığında, Anna kendini büyük bir boşluğun tam ortasında bulur.

2014
Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza IMDb 7,8

65 yaşına yeni girmiş başarılı bir yazar olan Jep Gamberdella bir dergide röportaj yaparak hayatını sürdürmektedir. Jep, Roma’da zengin bir hayat sürmektedir. Zenginliğini ve kariyerini gençken yazmış olduğu “The Human Camera” isimli kitabına borçludur. Jep yaşlandıkça gençliğini özlemektedir. Çünkü yıllar geçtikçe etrafındaki insanların ikiyüzlülüklerine şahit olmuştur. Bu durum onu gençliğine daha çok özendirir ve yeni bir kitap yazmaya karar verir.

Filmin yönetmen koltuğunda Paolo Sorrentino oturuyor. Sorrentino Muhteşem Güzellik isimli filminde “Gecenin Sonuna Yolculuk” isimli kitaptan da bazı alıntılar yapmakta.

2013
Aşk / Amour IMDb 7,9  

“Aşkın ve acının yaşı yok.”

80’lerinde emekli ve eğitimli iki müzik öğretmeni olan Georges ve Anne, ilerlemiş yaşlarına rağmen geride kalan ömürlerini huzur ve mutluluk içerisinde geçiren bir çifttir. Ayrıca kendileri gibi müzisyen olan kızları Eva.

Avrupa’da onlarda uzakta ailesiyle yaşamaktadır.
Yaşlı çiftin sakin hayatı bir gün Anne’nin kriz geçirip, boyundan aşağısının felç olması ile altüst olur. Georges sevgili karısına elinden geldiğince iyi bakar ama onun da yapabilecekleri sınırlıdır. Üstelik Anne’nin durumu git gide kötüleşmektedir. Georges çareyi en sonunda iki ayrı hemşire tutmakta bulur. Şimdi onca yıla yayılmış olan evlilikleri, bir kez daha bağlılık sınavı verecektir.

Usta yönetmen Michael Haneke’nin yarı otobiyografik yapımın başrollerini Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva paylaşıyor. 2012 Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen film baş yapıtlar arasında gösteriliyor.

2012
Bir Ayrılık / Jodaeiye Nader Az Simin IMDb 8,3

Bir Ayrılık’ta boşanmak üzere olan Nadir ve Simin, çocuklarının velayeti konusunda ikileme düşüp kadıdan yardım istemektedir. Bir çok festivalden büyük övgüler alarak ayrılan film, özellikle başrol oyuncularının başarılı performanslarına sırtına dayıyor.

Simin, kocası Nader ve kızı Termeh’le birlikte İran’ı terk etmek istemektedir. Nader’in Alzheimer hastası babasını bırakmayı reddetmesi üzerine boşanma davası açan Simin, dava talebi reddedilince anne babasının evine gider. Termeh ise babasıyla kalmaya karar vermiştir. Nader kızına ve babasına bakması için hamile bir genç kadını tutar; ama bu durum daha fazla soruna yol açacaktır.

2011
Daha İyi Bir Dünyada / Hævnen IMDb 7,6

Anton, Danimarka’nın refah düzeyi yüksek şehirlerinden birinde oturan ve Afrikalı göçmenlere evsahipliği yaptığı işine trenle gidip gelen bir doktordur. Bu birbirinden son derece farklı iki dünya arasında sıkışan Anton ve ailesi, kendilerini intikamla bağışlama arasında seçimi zor bir ikilemde, anlaşmazlıklarla dolu zıt kavramlarlarla karşı karşıyayken bulurlar.

İki çocuk sahibi Anton ve Marianne çifti boşanma arifesinde ayrı yaşıyorlardır. En büyük oğulları olan Elias, okuduğu okulda serseriler tarafından rahatsız ediliyordur. Babasıyla birlikte Londra’dan buraya taşınan yeni çocuk Christian Elias’ı bu durumdan koruyacaktır. Annesi kanserden ölen Christian ise halen bu acının üzüntüsünü yaşamaktadır.

2010
Gözlerindeki Sır / El Secreto De Sus Ojos IMDb 8,2

Gözlerindeki Sır’da, ülkenin en önemli mahkemelerinden birinde yıllarca sorgu müfettişliği yapan Benjamin Esposito, görevini bırakarak inzivaya çekilmeye karar vermiştir. Bu süreçte, görev yaptığı süre boyunca kendisini oldukça etkileyen bir vakayı kaleme alıp romana çevirmeyi planlamaktadır. Yaklaşık otuz yıl önce işlenen bu vahşi tecavüz ve cinayet vakasıyla ilgili detayları yeniden hatırlamaya başlayan adam tekrar bu dava üzerinde çalışmaya ve bu üstü kapanmış suçu aydınlatmaya karar verir. Belge ve bulguları yeniden inceleyebilmek için ilk adım eski çalıştığı yere geri dönmektir. Esposito için bu süreç adaletin ve vicdan kavramının acı gerçeklerinin su yüzüne çıktığı bir yolculuğa dönüşür.

Arjantin sinemasının son dönemde çıkardığı en iyi iş olan yapıt, aynı yıl En İyi Yabancı Film dalında Oscar’ı kazanıp, çeşitli festivallerden de onlarca ödülle geri döndü. Arjantin sinemasından çıkan yetenekli yönetmenlerden biri olan Juan José Campanella tarafından yönetilen film, özellikle meşhur tek plan çekilen ‘stadyum sahnesi’ ile hafızalara kazınır.

2009
Son Veda / Okuribito IMDb 8,1

Son Veda, Uzakdoğu kültürüne has duygusal yoğunlukları en güçlü bir şekilde beyazperde’ye yansıtmayı başarabilen, son dönem Japon sinema sanatına katkıları yadsınamayacak sanatçı Yojiro Takita’nın duygusal bir komedi filmi. Daigo, artık orkestrası dağılan ve müzisyen arkadaşlarına veda etmek zorunda kalmış bir çellisttir. Müzik dosyası kapanınca eşiyle beraber doğduğu topraklara geri döner. Başka bir işte çalışacak deneyimi olmadığı için deneyim aramayan ‘Gidişler’ ismindeki bir işe seyahat acentası zannederek başvurur. Aslında yapacağı işin Japon kültüründe önemli bir yere sahip ‘Nokanshi’, yani ölüleri öteki dünyaya yapacakları yolculukları için hazırlama işi olduğunu farkettiğinde artık çok geçtir. Uzakdoğu geleneğinin bir parçası olan bu tuhaf işin aslı, ölüleri usulüne göre tabutlara yerleştirmektir. İlk başlarda bu durumda hoşlanmasa da zamanla işine alışılan Diago’nun kendi yaşantısı, bakış açısı ve duyguları da bu işle beraber değişecektir. Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını evine götüren Gidişler, Japonya’nın dini inançlarına ve geleneklerine yer yer komik ve duygusal bir bakış atıyor. Ölümün bir son mu yoksa yeni bir yolculuğun başlangıcı mı olduğunu sorgulatan film, izleyicisini sömürmeyen son derece naif ve aldığı ödülleri sonuna kadar hak eden bir yapım.

2008
Kalpazanlar / Die Fälscher IMDb 7,6

Usta bir kalpazan olan Salomon Sorowitsch’in gerçek hikayesini anlatan film, savaştan kısa bir süre sonra, kumarbazların cenneti, görkemli Monte-Carlo’da başlar. Yıpranmış, eski püskü bir pardesü giydiği halde elinde para dolu bir çantayla sahilde oturan adam Salomon Sorowitch’in ta kendisidir. Geçmişine ait en büyük iz de kolundaki işarettir…
1936 Berlin. Dolanbazların, jigoloların ve kolay kadınların dünyasında barınan “Kalpazanlar Kralı” Salomon Sorowitsch için hayat, para gerektiren bir oyundur. Bunun için ihtiyaç duyduğu parayı kendi basar. Pragmatizmi ve yaratıcılığı sayesinde hayatın renkli – ve güvenli – tarafında kalmayı becermektedir, belki de bunu sadece görünüşte başarıyordur…
Güzel Aglaia’nın gülümsemesine karşı koyamayan Sorowitsch’in Berlin’de bir gece daha kalması onu felakete sürükler. Müfettiş Herzog tarafından tutuklanır. Diğer birçok profesyonel suçlu gibi, Sorowitsch de toplama kampına yollanır. Mauthausen’in normal bir hapishane olmadığının kısa sürede farkına varır; burada mahkumlar sistematik olarak öldürülmektedirler. Hayatta kalma içgüdüsü ve sanatsal mahareti sayesinde diğerlerinden ayrılır ve naziler için önemli bir işte görevlendirilir.

2007
Başkalarının Hayatı / Das Leben der Anderen IMDb 8,4

İşine çok bağlı bir Stasi polisi ve uzman sorgu yargıcı olan Wiesler, ünlü oyun yazarı Georg Dreyman’la ilgili kanıt toplama görevini üstlenir. Devlet Güvenlik Kültür Departmanı başkanı Yarbay Anton Grubitz’in (Ulrich Tukur), Dreyman’ın yeni oyununun galasına Wiesler’ı davet etmesiyle birlikte bu görev başlar. Gala gecesine katılanlar arasında Bakan Bruno Hempf de (Thomas Thieme) vardır. Bakan Hempf gala sırasında Grubitz’e başarılı oyun yazarının SED’e sadakatinden kuşku duyduğunu söyler ve geniş boyutlu bir gözetleme operasyonuna onay vereceğini açıklar. Kendi politik geleceğini aydınlatmaya istekli olan Grubitz, insanların tek tek izlenmesini içeren ve “Etkin Prosedür” adıyla bilinen yakın izleme prosedürünü uygulayacağına dair söz vererek operasyonun sorumluluğunu üzerine alır. Öte yandan Wiesler da, Dreyman’ın partiye yeteri kadar sadık olamayacağı konusunda onlarla aynı fikirdedir.

2006
Tsotsi IMDb 7,2

Juilliard’daki ikinci yılında şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşer. Hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışan Ayers’in, zamanla hayatı değişmeye başlar.

2005
İçimdeki Deniz / Mar Adentro IMDb 8,0

İçeriden ağlarken gülümsemek dışarıya…

Ramon Sampedro’nun yaşamı, 30 yıldır bir yatakta geçmektedir. Gençliğinde geçirdiği bir kazadan sonra hayatla tek ilişkisi deniz manzaralı penceresidir.Hayatına iki kadın girer: avukat Julia ve köylü kızı Rosa. Bu iki kadından biri, boynundan aşağısı felçli adama hayatın anlamını tattırır ve onun kurtuluşunu sağlar.

2004
Barbarların İstilası / Les İnvasions Barbares IMDb 7,6

Kanser hastalığı nedeniyle yatağından kalkamayan ve yavaş yavaş ölümü beklemeye başlayan Rémy, son anlarında yanında olmak isteyen ailesi ve yakınlarıyla yüzleşmek durumunda kalır. Gelenler arasında yıllardır samimi bir ilişki kuramadığı oğlu Sébastien’de bulunmaktadır. Yıllar sonra hastayı ziyarete gelen akrabalar, dostlar, metresler ilişkilerin öteki yüzünü, ekonomik ve cinsel yönlerini ortaya koyarlar.

2003
Nirgendwo in Afrika IMDb 7,5

2. Dünya Savaşı’na kısa bir süre kala, Yahudi bir aile Kenya’ya göç etmek zorunda kalır. Yeni yaşamlarının kendilerine nerelere sürükleyeceğini düşünmeden, gözden ırak bir çiftliğe yerleşirler.

Walter Redlich, eşini ve 5 yaşındaki kızını yanına almış olmasına rağmen ailenin geri kalanını geride bırakmak zorunda kalmıştır. Yeni yuvalarına alışmadan, eski hayatlarına göri dönmeyi uman aile, öteki dünyadan gelen haberle sarsıldıkça, dönmelerinin imkansız olduğunu fark etmeye başlar.

Ailenin her bireyi, yeni hayatına kendince bağlanmaya çalışır. Yeni işler, dostlar ve aşklar onları Kenya’ya yavaş yavaş bağlayacaktır.

2002
Tarafsız Bölge No Man’s Land IMDb 7,9

1993 yılında, Bosno savaşının en kanlı günleri cereyan etmektedirler. Sırp askerler ile Bosnalılar arasındaki, tampon bölgede yollarını kaybeden bir grup Bosnalı asker, kendilerine doğru açılan ateşten kaçmak üzere buldukları boş bir siperi sığınak olarak kullanmaya başlarlar. Geriye sadece Chiki kalmıştır. Yaralı olan bir diğer Sırp asker de kısa bir süre sonra aynı sipere sığınmak zorunda kalacaktır. Bu bölgeden kurtulmak için bu iki düşman asker, birbirlerinden faydalanmak durumunda kalacaklardır

2001
Kaplan ve Ejderha / Wo Hu Cang Long IMDb 7,8

Efsanevi savaşçı Li Mu Bai, Yeşil Kader adını verdiği sihirli kılıcını bölge valisine vermesi için Yu Shu Lien’e teslim eder. Ancak kılıç çalındığı zaman tüm şüpheler, Li’nin ustasını öldüren kötü şöhretli bir kaçak olan Jade Fox üzerinde toplanır.

Kaynak: Taste of Cinema

Okumaya Devam Et

Liste

David Fincher’ın Tavsiye Ettiği Filmler

Usta yönetmenden film tavsiyeleri.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

28 Ağustos 1962’de dünyaya gelen David Fincher, meslek hayatına belgesel ve video kliplerle başladı. 1992’de Alien 3 ile başladığı uzun metraj macerasına Yedi, Dövüş Kulübü, Zodiac, Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi gibi her döneme damga vuran filmleri ekledi.

Kendi tarzını ustalıkla beyaz perdeye yansıtan yönetmen, senaryolarını incelikle işleyerek sinema endüstrisine sıkı sıkıya bağlı bir düzende kült filmler üretmeyi başardı.

Başarılı filmlerinin yanı sıra, yönetmenlik konusunda da sinemaya farklı bir bakış açısı kazandıran David Fincher’ın tavsiye ettiği filmleri sizler için derledik.

Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969) Sonsuz Ölüm IMDb 8.1

Sonsuz Ölüm’de Butch Cassidy, 1890’lı yıllarda faaliyet gösteren bir soygun çetesinin zeki ve karizmatik lideridir. En yakın arkadaşı, aynı zamanda iş arkadaşı da olan güçlü Sundance Kid’tir. İkili tüm şehrin korkulu rüyası olmuş başarılı soygunculardır, Butch’ın aklıyla Sundance’in güçlü yapısı birleşince ikilinin ellerinden hiç kimse kurtulamaz. Ancak değişen dünya ve yeni global sistemde artık bu tarz illegal işlere yer yoktur. Zor durumda kalan ikili için yaşadıkları yerden uzaklaşmaları şart olmuştur.

Yönetmenliğini George Roy Hill’in yaptığı filmin başrollerinde Robert Redford ve Paul Newman ikilisi bulunuyor.

Chinatown (1974) Çin Mahallesi IMDb 8.2

Chinatown, kocasının kendisini aldattığından şüphelenen bir kadının hikayesini anlatıyor. Ida Sessions isimli bir kadın, özel dedektif Jake Gittes’e başvurup, Los Angeles su teşkilatında çalışan mühendis kocası Hollis Mulwray’in kendisini aldattığından şüphelendiğini söyler. Kadının dedektiften isteği, kocasını takip etmesidir. Gittes, Mulwray’in yanında bir kadınla yakalar, fotoğraflarını çeker ve dava kapanır. Ancak bir süre sonra Mulwray’in öldürülmesi işleri gizemli hale sokar. Davanın üzerine gitmeye karar veren Gittes, zamanla kendisini kiralayan kadın başta olmak üzere birçok gizemle karşılaşır.

Ünlü yönetmen Roman Polanski’nin en önemli yapıtlarından olan Oscar’lı filmin başrollerinde Jack Nicholson, Faye Dunaway ve John Huston gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Dr. Strangelove (1964) – IMDb 8.4

Kubrick’in ne kadar stilize olsa da nispeten “natürel” bir tuvalden ufak ufak düşlerin, masalların, hatta deliliğin o tuhaf diyarına geçiş noktasını oluşturan Soğuk Savaş dönemi kara komedisi… Paranoyak bir ABD Hava Kuvvetleri generalinin Sovyetler Birliği’ne nükleer saldırı niyetiyle start alan bu amansız politik hiciv, senaryosundan oyuncu performanslarına kadar nüfuz eden absürtlük ve çılgınlık hissini, siyah-beyaz sinemasal dünyasının kalbini oluşturan aşırı gerçekçi dekorlarla dengeliyor. Peter George’un Red Alert romanının epey serbest bir uyarlaması olan bu “kâbus komedisi”nde (yönetmenin kendi tanımı) Kubrick rejisörlük ve senaristliğinin yanı sıra, sözde belgesel sahnelerde bir kez daha kamerayı eline alıyor.

Yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yaptığı filmin başrollerinde Peter Sellers, George C. Scott ve Sterling Hayden yer alıyor.

The Godfather 2 (1974) Baba 2 IMDb 9.0

1972 yapımı ilk filmin devamı niteliğinde olan The Godfather 2 ‘da Genç Corleone, Amerika’ya yeni gelmiştir. 1917 yılında, New York şehrinin yerel mafyalarından birinin liderini öldürünce saygınlık kazanır ve korkulan biri haline gelir. Bu arada, 50 yıl sonra, Michael Corleone, Washington’da senato komitesine aile işleriyle ilgili ifade vermektedir.

Oscardan 6 ödül alan filmin yönetmenliğini ilk filmden tanıdığımız Francis Ford Coppola yapıyor. Başrollerinde de Al Pacino ve Robert De Niro gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Taxi Driver (1976) Taksi Şoförü IMDb 8.3

Taksi Şoförü, Vietnam’da savaşının izlerini henüz atamayan bir askerin, geceleri taksi şoförlüğü yaparak gördüğü kirli ve adaletsiz dünyaya uyum sağlamayı reddetme hikayesini anlatıyor. Film, Robert De Niro’nun canlandırdığı Travis Bickle karakteriyle kültleşmiştir. Taksi şoförü Travis, sosyal hayatındaki başarısızlığını, saplantılı bir tutku beslediği Bickle’la tersine döndürmeye çalışsa da beklediği karşılığı bulamıyor. Bu kırılma anından sonra bir silah alıp harekete geçmeyi, sokakların pisliğini temizlemeye karar veriyor; bu esnada kendini bir fahişeyi kurtarmaya adıyor.

Yönetmenliğini Martin Scorsese’ın yaptığı filmin başrolünde Robert De Niro ‘ya Jodie Foster ve Harvey Keitel eşlik ediyor.

Being There (1979) Merhaba Dünya IMDb 8.0

Chance, kendisini bildi bileli yanında yaşadığı yaşlı adamın evinde bahçıvanlık yaparak büyümüş ve hayatında bir kez olsun sokağa çıkmamıştır. Bütün hayatı bahçede bakımını yapıp büyüttüğü çiçeklerden ve televizyondan ibaret olan Chance, yaşlı adam bir gün ölünce ortada kalır. Çünkü ev artık satılacaktır. Kendi varlığının haricinde yaşadığına dair hiçbir kanıt olmayan Chance, avukatlara yıllardır yaşlı adamın yanında kaldığını kabul ettiremez. Nüfus kağıdı bile yoktur. Kendini birden sokaklarda bulunca yıllardır görüp bilmediği hayatın rutinleri ile tanışır. İlk defa sokaklarda yürür, arabaya biner… Ve birden şansı hiç tahmin etmediği bir yerde dönüverir.

Hal Ashby tarafından yönetilen filmin başrolünde Peter Sellers yer alıyor.

All That Jazz (1979) – IMDb 7.8

Joe Gideon müzikal tiyatroların en başarılı isimlerinden biridir, hatta koreografların zirvesindedir. Fakat bu başarı ona bir türlü mutluluk getirmez, çünkü tüm zamanını ve benliğini işine verdiğinden özel hayatını ihmal etmektedir. Gitgide ilaçlara bağlı yaşamaya başlar. Eski karısı, sevgilisi ve kızıyla olan ilişkilerini yoluna koymaya çalışırken, kaybettiği sağlığını da geri kazanmaya çalışır. Bir süre sonra ciddi bir yol ayrımında ve seçim yapmak zorunda kalır; ya sanatını sürdürecektir ya da hayatını…

 Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Roy Scheider yer alıyor.

Alien (1979) Yaratık IMDb 8.5

Görevini tamamlayan kargo gemisi Dünya’ya dönmeye hazırlanır. Bu gemisinin mürettebatını oluşturan beş erkek, iki kadın ve bir kediden oluşan ekip özel kabinlerinde uykudadır. Bu grup, bilgisayarların onlara yakın bir gezegende yabancı bir yaşam türü algılaması üzerine uyandırılırlar. Kanunlar, akıllı olabilecek her canlının araştırılmasını emretmektedir. Dallas, Lambert ve Kane’den oluşan takım gezegene ulaştığında terk edilmiş bir uzay gemisiyle karşılaşırlar. Uzay gemisini araştırmaya başlarlar ve buldukları yumurta benzeri organizmaları incelerken, bir tanesi kırılır. İçerisinden yengeç benzeri bir yaratık çıkar ve Kane’in yüzüne yapışır. İşi biten Ekip gemiye döndüğünde Ripley, Kane’i içeri almak istemez.

Ridley Scot tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Ian Holm, Veronica Cartwright, John Hurt, Sigourney Weaver ve Tom Skerrit yer alıyor.

Rear Window (1954) Arka Pencere IMDb 8.5

Arka Pencere, komşusu ile ilgili korkunç bir duruma şahit olan bir adamın hikayesini konu ediyor. Fotoğrafçı L.B. Jeffries, geçirdiği kaza sonuncunda bacağını kırar. New York’taki apartman dairesinde zorunlu tatili sırasında arka penceresinden komşularını teleskopla seyrederek zaman geçirmektedir. Jeff, yine bir seyri sırasında komşusunun, karısını öldürdüğünden şüphelenir. Olayı araştırmaları için sevgilisi Lisa ve hemşiresi Stella’dan yardım ister.

Alfred Hitchcock tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde James Stewart, Grace Kelly ve Wendell Corey yer alıyor.

Zelig (1983) IMDb 7.8

Woody Allen’nın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği film, 1920’lerde sansasyonel bir karakter olan Leonard Zelig’in kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bir adam olması ve huzuru ise sadece psikoloğunun kollarında bulmasını konu ediniyor.

Cabare (1972) IMDb 7.8

1930’ların Berlin’i, politik, toplumsal ve ekonomik anlamda büyük bir kargaşanın içindedir. İnsanlar işsizlikten sokaklara dökülmüş, ekonomi tamamen hasara uğramış ve Nazi’lerin yükselişi yavaş yavaş ilk izlerini göstermeye başlamıştır. Kit-Kat adlı müzik ve dans klübünde çalışan Sally Bowles’in de hayatı, tıpkı Almanya’nın genel atmosferi gibi bir kargaşa içindedir. Özel hayatının kargaşası yanında, hızla iktidara yürüyen Nazi’lerin tacizleri de dayanılmaz boyutlardadır.

Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Liza Minnelli yer alıyor.

Paper Moon (1973) Ay Beyazdır IMDb 8.1

Buhran yıllarında bir araba dolusu incille seyahat eden altın dişinin ardındaki ikna edici gülümseyişiyle dolandırıcı Moses Pray Kansas’ta seyahat etmektedir. Yanında dokuz yaşındaki sigara tiryakisi kimsesiz Addie bulunmaktadır. Eğlenceli ve nevrotik bir tip olan Trixie Delight onlara eşlik etmeye başlar ve zamanla Addie ve Mosses’in arasına girer. Ancak Mosses’in buna izin vermeye niyeti yoktur.

Peter Bogdanovich tarafından yönetilen filmin başrollerinde Ryan O’Neal, Tatum O’Neal ve Madeline Kahn yer alıyor.

Jaws (1975) IMDb 8.0

Jaws, bir sahil kasabasına tehdit oluşturan beyaz köpekbalığını avlamaya çalışan bir ekibin hikayesini anlatıyor. Küçük bir tatil beldesi olan Amity Adası obur, beyaz bir köpekbalığı tarafından ziyaret edilmeye başlanır. Yaşanan birkaç ölüme rağmen belediye başkanının kârı ve turizmi önde tutan tavrı nedeniyle olay fazlaca su yüzüne çıkarılmaz. İlgililer, konuyu gizlemeye çalışıp konu hakkında konuşmaktan geri kalırlar. Plajın kapatılması başkan tarafından yasaklanır. Bir gün bir çocuk ölümü gerçekleştiğinde ise artık halk bu köpekbalığını aramak ve bulmak için hazır bir durumda olacaktır.

Steven Spielberg tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Lawrence of Arabia (1962) Arabistanlı Lawrence IMDb 8.3

Arabistanlı Lawrence, Arap İsyanı’nın başlamasında önemli bir rol oynayan İngiliz bilim adamı ve ordu casusu Thomas Edward Lawrence’ın Arabistan’daki görev sürecinde yaşananları konu alıyor. Kuzey Afrika’da genç bir teğmen olan Lawrence’ın bir teklif üzerine Arabistan’a gözlemci olarak gitmesi ve zamanla bölgede isyan çıkaran Araplara yardım etmesiyle artık, Arabistan topraklarına İngilizlerin de eli değmiş olur. Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtılan Arap halkı, İngilizlerle işbirliği içerisine girerek Osmanlı Devleti’yle çatışacağı bir savaşa sürüklenir.

David Lean tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Peter O’Toole, Alec Guinness ve Omar Sharif yer alıyor.

All the President’s Men (1976) Başkanın Bütün Adamları IMDb 8.0

Film amerikan tarihinde istifaya zorlanan tek başkan olan Nixon’ın öyküsünü konu alır. 17 Haziran 1972… Nixon’ın da bir üyesi olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin birkaç mensubu, seçimi kazanması beklenen Demokrat Partinin merkez binasına sızarak dinleme cinayeti yerleştirir. İki gazetecinin durumun farkında olması, Amerikan tarihinin en büyük skandallarından birini su yüzüne çıkaracaktır. Bu gazetecilerin isimleri ise Carl Bernstein ve Bob Woodward’dır.

Alan J. Pakula tarafından yönetilen Oscar ödüllü filmin başlıca rollerinde Dustin Hoffman, Robert Redford ve Jack Warden yer alıyor.

8½ (1963) IMDb 8.1

Dünyaca tanınmış İtalyan yönetmen Guido Anselmi, yaratıcı ve kişisel bir krizin tam ortasındadır. Yeni filmi için aynı anda birkaç proje üzerinde çalışmakta, fakat çocukluk anıları onu rahat bırakmamaktadır. Yönetmen yaşamına bir türlü bir anlam verememekte ve yeni filmine başlayamamaktadır. Kaçınılmaz olarak içine kapanarak yaşamdaki gelişmesine katkıda bulunan olayları değerlendirir: çocukluğu, kilise, ailesiyle ilişkileri, yaşamına giren kadınlar ve bunların her birine eşlik eden türlü karabasanlar… Belki de yeni filminin malzemesini bunlar oluşturmalıdır. Guido, işinin saçmalığı, sanat ve karşı cinsle olan ilişkileri ve insanın varoluşunun anlamı üzerinde düşünmeye başlar.

Federico Fellini tarafından yönetilen filmin başrollerinde Marcello Mastroianni, Anouk Aimée ve Sandra Milo yer alıyor.

Citizen Kane (1941) Yurttaş Kane IMDb 8.3

Filmde zengin medya patronu Charles Foster Kane, Xanadu’daki görkemli malikânesinde hayata gözlerini yumar ve son nefesini verirken, başucundakilere kimsenin anlam veremediği bir sözcük fısıldar: “Rosebud”. Bütün medya, Kane’in son sözünün anlamını bulmak için harekete geçer ve konuşulan her kişi, Kane’in hayatının farklı bir yönünü ortaya çıkartır. Ancak “Rosebud” gizemini korur.

Orson Wells’ın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği filmde Wells’a Joseph Cotten ve Dorothy Comingore eşlik ediyor.

Days of Heaven (1978) Cennet Günleri IMDb 7.9

20. yüzyılın başlarında geçen hikaye, iki yoksul aşığın, Bill ve Abby’nin hikayesini anlatır. Bill çalıştığı yerdeki patronunu öldürdükten sonra kız arkadaşı Abby’i de yanına alarak, Texas’a kaçar. Burada varlıklı bir çiftçi için çalışmaya başlayan genç adamın patronu teşhisi konulmayan bir hastalığa kapılır. Kısa bir sürede ölecek olan bu adamın mirasını ele geçirebilmek için son derece kurnaz bir plan hazırlayan Bill, kendisini ve sevgilisini içinden çıkılması güç bir durumda bulacaktır.

Terrence Malik tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Richard Gere, Brooke Adams ve Sam Shepard yer alıyor.

Animal House (1978) Çılgınlar Okulu IMDb 7.5

Faber Koleji’nin her okulda olduğu gibi bir “kardeşlik kulübü” vardır; fakat kim başvursa kabul ettiği için şöhreti pek de iyi değildir. Bir diğer kulüp ise beyaz, Anglosakson, genç, zengin ve kendini beğenmiş erkeklerden oluşmaktadır ki onlara Dekan Worner dışında kimse tahammül edemez. Bu ikinci kulübün desteğini arkasına alan dekan, ilk kulüpteki haylazları okuldan uzaklaştırmak için bir liste oluşturur. Ve planı hoşgeldiniz partisinden hemen önce devreye girer…

Yönetmenliğini John Landis’in üstlendiği filmin başrollerinde John Belushi, Karen Allen, Tom Hulce ve Mary Louise Weller yer alıyor.

Mad Max 2: Road Warrior (1981) Çılgın Maks 2: Savaşçı IMDb 7.6

Nükleer savaş sonrası harap ve bitap düşmüş Avustralyada çılgın Max, ailesini kaybettikten sonra kendisini yollara vurmuştur. İnsanların ulaşımlarını sağlayacak petrol için yaşadığı bir bölgede çetelerin baskısı altında olan bir grubun yanına sığınır ve güvenliklerini sağlamaya çalışır.

George Miller tarafından yönetilen devam filminin başlıca rollerinde Mel Gibson, Bruce Spence ve Vernon Wells yer alıyor.

 The Year Of Living Dangerously (1982) Tehlikeli Bir Yıl IMDb 7.2

Christopher Koch’un 1978 tarihli romanından uyarlanan film Endonezyada  1965 yılında Cumhurbaşkanı Sukarnoya karşı saldırıyı konu ediniyor.

Peter Weir tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Mel Gibson, Sigourney Weaver ve Michael Murhp yer alıyor.

American Graffiti (1973) Gençlik Yılları IMDb 7.5

1962 yazında geçen film, Modesto gençlerinin, yetişkinliğin gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeden önce biraz eğlenmek istemeleri üzerine gelişen olayları anlatıyor.

George Lucas’ın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Ron Howard, Harrison Ford ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Terminator (1984) IMDb 8.0

2029 yılının kıyamet sonrası Los Angeles’ında Skynet adlı yapay zeka ürünü bilgisayar sistemi 1990’larda büyük bölümünü yok ettiği insan ırkının kurtulmayı başaran direnişçilerine karşı savaşmaktadır.

Direnişçiler Skynet’e karşı başarıya ulaşmadan hemen  önce Skynet savaşçı Terminatör’lerinden birine zamanda yolculuk yaptırarak onu geçmişe göndermeyi başarır. Terminatör’ün görevi direnişçilerin başı olan John Connor’ın annesi Sarah Connor’ı öldürmektir..

Yönetmenliğini James Cameron’nın üstlendiği serinin ilk filminde başrolde Arnold Schwarzenegger’a Michael Biehn ve Linda Hamilton eşlik ediyor.

Monty Python and The Holy Grail (1975) Monty Python ve Kutsal Kâse IMDb 8.3

Monty Python ve Kutsal Kâse’de, kral ve onun şövalyeleri, gökten gelen bir emir ile İsa’ya ait olan ama bir o kadar da kayıp olan kutsal kasenin peşine düşerler. Bu kutsal kaseyi bulmak için önlerine çıkan tüm tehlikelere göğüs germek zorundadırlar.

Terry Jones ve Terry Gilliam’ın yönetmenliğini üstlendikleri komedi türündeki filmin başlıca rollerinde Graham Chapman, John Cleese ve Eric Idle yer alıyor.

The Exorcist (1973) Şeytan IMDb 8.0

William Peter Blatty’nin aynı isimli romanından uyarlanan filmde yeni filminin çekimleri sırasında 12 yaşındaki kızı Regan’ın tuhaf eylemler sergilemeye başladığını fark eden aktris Chris MacNeil, kızını doktora götürür. Doktorlar beyninde geçici bir hasar olabileceğini söyleseler de bu vaka daha önce rastlanmamış türdendir. Bir seri tıbbi testten sonra küçük kızın hiçbir sorunu olmadığı ortaya çıkar. Ancak Regan’ın tuhaf halleri sona erecek gibi değildir. Küçük kız son derece şiddetli bir şekilde titremekte, garip sesler çıkarıp hiçbir anlamı olmayan hareketlerde bulunmaktadır. Bu ürkütücü durum karşısında çaresiz kalan Chris, kızını aynı zamanda psikiyatr olan Peder Merrin’e götürür. Peder, Regan’ın içine şeytan girdiğini tespit edecek, aile çaresizce bu durumdan kurtulmaya çalışacaktır.

William Friedkin tarafından yönetilen korku filminin başlıca rollerinde Linda Blair, Ellen Burstyn ve Max von Sydow yer alıyor.

The Graduate (1967) Mezun IMDb 8.0

Üniversite öğrenimini yeni bitirmiş genç Benjamin, okulu bitirmesinin ardından büyük bir boşluğa düşmüştür. Ne yapacağına dair karar veremeyen genç adam çevresi tarafından sürekli sıkıştırılmakta, ancak onların istediği gibi yaşamayı istememektedir. Depresyonun eşiğine gelen genç adamın hayatı, şehir dışındaki evlerinde dinlendiği bir sırada babasının patronunun karısını görmesiyle aniden değişir. Kısa zaman içerisinde ilginç bir ilişkiye daha başlayacak olan Benjamin hem annesini hem de kızı Elaine’i aynı anda idare etmeye çalışacaktır.

Mike Nichols’ün yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Anne Bancroft, Dustin Hoffman ve Katharine Ross yer alıyor.

Okumaya Devam Et

Liste

Metafor Dolu 10 Film

Anlam karmaşası içerisinde beyaz perde.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sinema duyguların dışa vurumlarından oluşan; insanı insana, insanla anlatan sanat dallarından biridir. Hal böyleyken bazı yapımlar yansıtmak istediği duygu ve düşünceleri seyircinin kucağına bırakıp kaçarken, kimi filmler metafor aracılığıyla temellendirmelerini yapar. İşte etkisinden çıkmayacağınız ‘Metafor Dolu 10 Film‘ sizlerle. İyi seyirler.

İz Sürücü (1979) Stalker IMDb 8,2

Uzak bir gelecekte, bambaşka bir yaşam düzeni içerisinde, ismi olmayan bir ülkede, dünyaya düşen dev göktaşı yaşamı yerle bir ederken Zone adında esrarengiz, yeni bir bölge oluşmuştur.

Bu bölgeden içeriye girebilen insanların tutkularının gerçekleşeceğine dair söylentiler vardır. Askerler tarafından korunan Zone bölgesine sadece gerekli olgunluğa erişmiş cesur Stalker’lar girebilmekte, bölgeye giren insanlara eşlik etmektedirler. Kahramanımız Stalker, ailesinin tüm itirazlarına rağmen bölgeye girmek isteyen bir bilim adamına ve bir yazara eşlik etmeye karar verir.

Stalker, dev bir göktaşının yaşamı alt üst etmesinin akabinde oluşan esrarengiz Zone bölgesi ve buraya girmek isteyen bir bilim insanı ile yazara eşlik eden bir Stalker’ın hikâyesini anlatıyor.

İhtiyarlara Yer Yok (2007) No Country for Old Men IMDb 8,1

Llewelyn Moss, bir olay yerinde bulduğu çantayı alır ve başını hiç ummadığı bir belaya sokar. Artık peşinde bir kiralık katil vardır. Moss bir Vietnam gazisidir ve bir şekilde uyuşturucu olaylarının ortasında soruna dönüşen bir meseleye karışır. Peşindeki katil Anton Chigurh planı konusunda kararlıdır çünkü işini yarım bıramak niyetinde değildir. İşin için çok sayıda masum insanın ve suçluların da karışacağı soluk soluğa bir takip başlayacaktır.

Bugün Aslında Dündü (1993) Groundhog Day IMDb 8,0

Hava durumu spikeri olan Phil Connors Pennsylvania’daki bir kasabaya geleneksel Groundhog Day şenliklerini görüntülemek için gönderilir. Kendini beğenen ve kibirli biri olan Phil, kasabadaki bu basit ve sıradan insanlarla bir arada olmaktan hiç hoşlanmaz. Berbat bir gün geçirir ve kar fırtınasından dolayı yollar kapandığı için orada sabahlamak zorunda kalır. Tek istediği bu ortamdan bir an önce kurtulmaktır ama sabah uyandığında anlamakta zorlanacağı bir şeyle karşılaşır. Zaman döngüsüne yakalanmış ve o nefret ettiği günü her gün yeniden yaşamak zorundadır. Tek çaresi gününü güzel geçirmeyi sağlayacak şeyler bulmak olan Phil her gün aynı şeyleri yaşıyor olmanın da avantajını kullanmaya başlar. Bill Muray’ın kendisine hayran bırakacağı Harold Ramis imzalı bu film eğlenceli bir klasik.  

Persona (1966) IMDb 8,1

Persona, Bergman filmografisinin en şaşırtıcı ve en aykırı parçası. Yönetmenin ustalığının ve modern sinemayı etkilemekle kalmayıp onu nasıl büyük ölçüde kendinden çıkardığının en güzel kanıtlarından biri. Sinamotografisinin ustalığını bir yana bırakırsak, buradaki sinema dilinin günümüzdekinden geri kalan yanı yok. Sinematografi de işin içine girdiğinde Bergman fersah fersah öteye gidiyor. Kuralları kim koydu diye merak ediyorsanız işte size Bergman, sinemanın gerçek babası. Örneğin Lynch Mulholland Çıkmaz’ını yazarken bu filmi en az on kez izlemiş olmalıdır.

Solaris (1972) Solyaris IMDb 8,1

Ağır işleyen filmlerindeki muhteşem görsellikle sinema tarihinde önemli bir yere sahip olan Rus yönetmen Andrey Tarkovskiy’nin yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Solyaris”, Tarkovsky’nin en önemli yapımları arasında yer alır. İnsanlığın sadece utanç duygusuyla kurtulabileceğine inanan yönetmen, Solaris gezegeni bölgesine kurulu olan bir uzay istasyonunda iki bilim adamının yaşadığı insanlık deneyimini aktarıyor.

Doktor Kris Kelvin, gönderilen bilim insanlarının geri dönmediği Solaris gezegenine gider. Burada olup bitenleri anlamaya çalışan Doktor, kısa bir süre sonra gezegenin sırrını anlayacak ve büyük bir vicdan muhasebesi yaşayacaktır.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar (2003) Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom IMDb 8,0 

Mevsimler ve doğanın o kusursuz çağrısı, yarattığı teslimiyet arzusu belki de başka hiçbir şeyde benzeri olmayan. Yüzen bir ev ki doğaya dair ne varsa muhteşem olan onu çevrelerken o göl ortasında yüzmekte. Yaşlıca bir rahip ve kendisine refakat eden diğer genç-çocuk rahip adayı.Yaşlı rahip, ona her şeyi bilgelikle ama bir o kadar da doğal bir akış içinde öğretir. Bu şekilde geçip giden mevsimler ile büyüyen çocuğun geçirdiği evrim, son derece doğal bir ahenk içinde ilerlerken sıra artık büyümüş olan çocuğun öğrendiklerini gerçek hayata nasıl yansıtacağını görmeye gelir. Ufak yaştan beri öğretilen erdemlere rağmen asıl öğretimin hayatın kendisi tarafından yapıldığının farkında olan bilge rahip için ise bekleme ve görme zamanıdır. Gerçek bir görsel şölen olarak beyazperdeye yansıyan ve gösterildiği bütün festivallerde büyük beğeni ile karşılanan bir film.

Hiç Bitmeyen Öykü (1984) Die unendliche Geschichte IMDb 7,4  

Zorbalığa uğrayan Bastian, okulunun tavan arasına kapanır ve ejderhalar, yarış salyangozları gibi sihirli yaratıkların ülkesi Fantasia hakkında bir kitap okumaya başlar.

Kaynak (2006) The Fountain IMDb 7,2

Ölümsüzlüğün ağacı: Hayat Ağacı.

The Fountain, bir adamın sevdiği kadını kurtarmak için giriştiği ebedi savaşımı anlatan bir yolculuk. Destansı yolculuk, 16. Yüzyıl İspanya’sında bir fatih olan Tomas’ın (Hugh Jackman), ölümsüzlük bahşettiğine inanılan efsanevi bir varlık olan Gençlik Çeşmesi’ni aramaya çıkmasıyla başlar. Hikaye, modern bir bilim adamı olan Tommy Creo, sevgili karısı Isabel’ı yavaş yavaş öldüren kanseri tedavi edebilmek uğruna ümitsiz çırpınışlarını anlatarak devam ediyor. 26. Yüzyılda derin uzayda yolculuk eden astronot Tom, kendisini bin yıldır yiyip bitiren gizemleri kavramaya başlar. Bu bin yıla yayılan üç hikayede, tüm zamanların Thomas’ı olan savaşçı, bilimadamı ve kaşif; hayat, aşk, ölüm ve yeniden doğuş kavramlarıyla yüzleşir. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Eraserhead (1977) IMDb 7,4

Sinema tarihinin en orjinal filmlerinden birisi olan film, David Lynch’in ilk uzun metraj filmidir. Dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende geçen filmde Jack Nance’in canlandırdığı Henry Spencer’ın özürlü kız arkadaşı olan Mary X’den (Charlotte Stewart) mutant bir çocuğu olur. Bu öykü etrafında ilerleyen film, 30 dakika boyunca Spencer’ın kabusuna bizi davet eder. Filmde Henry Spencer evi terk eden kız arkadaşının öfkesini bebeğini öldürerek dindirir. Bir sürü rahatsız edici imge, izleyicinin algısını allak bullak eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, ‘Eraserhead’ bir deneysel sinema başyapıtıdır. Filmde fantastik görüntüler çoğunluktadır.

Kutsal Motorlar (2012) Holy Motors IMDb 7,1

Cesar o gün her sabah yaptığı gibi işe gitmek için elinde çantası, yaşadığı görkemli malikaneden çıkar, beyaz limuzinine doğru yürür. Çevresindeki korumalar ona eşlik ederken, şoförü Celine kendisine kapıyı açar ve yol boyunca o gün tamamlamaları gerekan randevularından konuşurlar. Cesar eline yaşlı bir kadın peruğu alıp onu düzeltmeye başlayıncaya dek her şey normal gibi görünmektedir. Peki gerçekten her şey bu kadar normal midir.

Prometheus (2012) IMDb 7,0

Tekrar bilim-kurgu türüne dönüş yapan kült yönetmen Ridley Scott’ın önderliğinde Alien’ın köklerine yapılan bu yolculuk, hayatın başlangıcına dair araştırma yürüten bir ekibin evrenin en karanlık noktasında yaşadıkları maceralara odaklanıyor. Ekibin insanoğlunun geleceğini korumak adına girdiği bu savaş, her şeyin sonu olabilir.

Ters Yüz (2015) Inside Out IMDb 8,1  

Ters Yüz, küçük bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Küçük Riley için hayat, babasının San Francisco’da yeni bir işe başlamasıyla baştan aşağıya değişir. Orta-Batı’daki yaşamını geride bırakan Riley’ı şimdi yeni bir ev, okul ve arkadaşlar beklemektedir. Peki içindeki duyguları o ne söyler? Neşe, Korku, Öfke, Nefret ve Üzüntü. Riley’in zihninin içinde yaşayan, ona günlük hayatında tavsiyeler veren duyguları bu yeni hayata alışırken ufak bir kaosa neden olacaktır. Neşe, Riley’nin en önemli duygusudur ve onu hep pozitif tutmaya çalışır ama diğer duygular bu yeni hayatına uyum sağlama konusunda biraz şaşkındır.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler