Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Festivallerde Ön Jüriler Ehliyetsiz İnsanlara Teslim Ediliyor!

Yayınlandı

tarihinde

erkam bulbul_12

Röportaj: Rukiye Saraç

Türkiye’de kısa film ve kısa filmciler maalesef hak ettiği değeri görmüyor. Birçok kısa film çekildikten sonra ya internette heba olup gidiyor, ya da şansı varsa festivallerde gösterim imkânı buluyor. Sinefesto olarak bizler kısa filmin daha iyi yerlere gelmesi için elimizden geldiği kadar bu çalışmalara destek vermeye çalışıyoruz.

Daha önce kısa film yönetmenleriyle yaptığımız röportajlara bir yenisini daha ekliyoruz. Önümüzdeki günlerde yeni yönetmenlerle bu röportajların devam edeceğini şimdiden belirtelim. Bu haftaki konuğumuz Muhammed Erkam Bülbül. Geçtiğimiz yaz aylarında belki de Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen bir proje için kısa film çalışmaları gerçekleştiren Muhammed Erkam Bülbül ile hem projeleri hem de kısa filmler ile ilgili hoş bir sohbet gerçekleştirdik.

Sinema neredeyse birçok gencin hayalini süsleyen büyülü bir dünya. Muhammed Erkam Bülbül bu büyülü rüyaya nasıl kapıldı?

Sinemaya merak bende ortaokul yıllarında başladı. Samsundaydım. H8 bir kamera bulmanın önemli olduğu zamanlardı. Yanımda Muhammed Ali Çakır ve Ebubekir diye arkadaşlarım vardı. Onlar bilgisayar programlarına meraklıydı. Ben biraz daha işi organize eden taraftayım. Teknik tarafını bilmezdim. Gecelere kadar çalışıp sinevizyonlar yaptığımız olurdu. O zamanlarda gecelere kadar çalışırsın çöker makina sonra tekrar oturursun, kurgunun bir mantığı vardır onu öğrenmeye başlarsın. İnternetin hayatımıza yeni yeni girdiği yıllar, 2000’li yıllar, ama dijital teknoloji ile başlıyorsun olaya direkt olarak. Bu bugün için belki bizi şanslı kılan şeylerden biri. Çünkü usta bir nesil birden pek çok şeyi bilmeyen nesil haline geliyor. O yıllarda dijitallerle başlandı, sinevizyonlarla, hatta kendi çapımızda programlarla yaptığımızı hatırlıyorum. Dijital birden fazla kamera bulup ekrandaki görüntüyü başka bir salona aktarırken switch ile geçişler yapıyorduk. O zaman bile bir görüntüyü birden fazla çekip bağlama ile ilgili bir mantık oluşmaya başlıyor zaten.

Daha sonra İstanbul’a geldik üniversiteyi kazandıktan sonra tiyatro eleştirmenliği ve dramaturji. İmam Hatip Lisesi mezunu olarak dışardan fazla kazanabileceğin bir alan yok. İyi ki kazanmışım diyorum çünkü işin sanatı, sanatın felsefesi açısından, sanat tarihi açısından öğrendiğimiz çok şey oldu. Üniversiteye başladığımız zaman ‘Edebiyat Bülteni’ diye bir derginin editörlüğünü yapıyordum. Aynı zamanda da Mesut Uçakan’ın yanında Sonsuz Kare’de çalışıyordum. Mesut Uçakan’ın asistanlığını da yapıyordum. Ama hocaların verdiği ödevleri götürdüğümde o kadar çok eleştirdiler ki bir kaç yıl yazmayı bıraktım, kendime dair hiç bir şey yazmadım.  Sinema sektörü ile Mesut Uçakan’ın asistanlığı sırasında tanıştım. Bir iki tane set görmüş oldum, kurgu masasında bu işlerin nasıl hallolduğunu, sinema ile ilgili bir kaç teknik bilgide öğrenmiş oldum. Bir yıla kadar asistanlığa devam ettim. Bir filmde küçük bir rol aldım ve berbat bir oyuncu olduğum orda ortaya çıkltı. Ama benim inandığım bir söz var “İyi çırak ustasının yanında pek durmaz.” diye. Ben Mesut Hoca’dan alacağımı aldıktan sonra izin isteyerek ayrıldım. Sonra o sene yine devlet memurluğuna başladım, ilk mesleğime memur olarak başladım çünkü nişanlıydım ve evlenecektim. Geri dönüp düşündüğüm zaman orada bir süre var. İlk kısa filmi çektiğim zamanlar. Silivri’de bir Kur’an kursunun kamerasını almaya gidiyorum sabah 5’te, akşam geri götürüyorduk kamerayı. Kameranın tek özelliği Mini DV kameraydı. O zamanlar için bulunamaz bir şeydi. Vardı etrafımızda kameralar belki ama biz kameraların olduğu yerlere uzaktık. İmam Hatip mezunu bir adama en yakın çevre, camia Kur’an kursuydu. O zaman işte betacamlar falan vardı. Günlük 350-400 lira kirası vardı. Benim de maaşımın 600 lira olduğu zamanlar.

O zaman iki tane kısa film çektim. Bunlardan birini hâlâ gururla söylerim, ‘Telkin’ diye bir kısa filmim var. Ardından bir tane uzun metraj belgesel çektim bu yıl içerisinde, deve güreşleri ile alakalı. O yıllarda bir araba almıştım. Öyle bir şey oldu ki piyasadan tek bir kuruş alamadım. Ortada kaldım. Arabamı satıp belgeselin borçlarını ödedim. Ama uzun metraj bir belgeselim olmuş oldu. Deneyimim olmuş oldu. Çok da güzel bir belgeseldi.

erkam bulbul

Yayınlandı mı herhangi bir yerde?

Sadece bir tane festivale katıldım. TRT’nin belgesel festivaline, finalist olduk. Belgeselim baya iyi bir belgeseldi ama anlatım üslubu olarak ben 3 parçaya böldüm. Bir belgeseli 3 parçaya bölmek, 3 parçayı bütüncül bir üslup içerisinde toplamak zor bir iştir. Yani herkesin yapabileceği bir iş değil diye düşünüyorum. Güzel başarmıştık onu. Tamamen amatör şartlarda yaptık, hiçbir imkânımız yoktu. Sadece çok iyi bir görüntü yönetmenim vardı, ismini vermeyeceğim o arkadaş sonra Altın Portakal bile aldı. Onun bana yardımı iyi olmuştu.

Tüm belgeselleri izledim. 10 belgeselden 5 tanesi ödül alacak, kesin bir ödül alırım gözüyle bakıyorum. O yıllarda açılım programlarının olduğu zamanlar. Hatta bazı belgeseller için buna ödül verilirse biz de kesin alırız falan diye zannediyoruz. İlginçtir o dediğim belgeseller sırayla açıklanmaya başladı. Tabi ben belgeseli yapmadan önceki yıllarda sinema üzerine eğitim almaya da başlamıştım. Ali Murat Hoca’yla baya bir sinema okuması yaptık. Bir yandan da tiyatro eleştirmenliği okuyorum. Bu bölümde sadece tiyatro değil aynın zaman da sinema gibi sanatın başka dalları üzerine de bir eleştiri getirebilecek bir bakışınız oluyor. Hani bomboş bir adamın, ‘bu alırsa bende alırım’ ifadesi değil bu. Orada teknik anlamda bir şeyler görebilen ve aynı zamanda üslup açısından da filmlere bakabilen bir gözün söylediği laftı bu. Biz ödül alamadık diğer belgeseller aldı. Hatta ‘bu alırsa biz yüzde yüz alırız’ dediğimiz belgesellerin ikisi de aldı. O benim sektöre küsme sürecim oldu, yani belgeselimi çektim, sonra da bıraktım. 2 yıl boyunca hayatımı satranç oynayarak geçirdim. Yaşlı adamlarla Fatih’in bir köşesinde satranç oynuyordum. Birde memurluğumu yapıyordum. Başka bir iş yapmıyordum. Çünkü çok küstüm. Bol bol kitap okuyup, satranç oynayan biriydim artık.

Telkin’i bir festivale gönderdiniz mi?

Telkin hiçbir festivale gitmedi.

O küskünlüğün bir etkisi var mıydı?

Kesinlikle. Aynı dönemde bir kısa film daha çekmiştim ‘Kahverengi’ diye. ‘Kahverengi’yi bir festivale yolladım. O festivalde ilk üçe giren filmleri izliyorsun kendi filmini görüyorsun o filmin finalist olmama ihtimaline şaşırıyorsun. Ama sonra öğreniyorsun ki bir reklam ajansına verilmiş bir iş, reklam ajansı kafasına göre seçiyor filmleri falan.  Festivallerin zaten büyük problemlerinden bir tanesi bu, ehliyetsiz insanların ön elemeleri yapması. İyi jüriler olabiliyor, jüriler finalistlerin arasından iyi kararlar verebiliyor. Ama finalist olan filmlere karar veren yapılar çok sakat. Oradaki küskünlüğüm bunla ilgiliydi. Toplamda 3-4 tane festivale katıldım zaten. Birinde finalist olamadım. Finalist olduklarımdan da ödül alamadım. Bu arada bir tanesini hiç bir yere göndermedim. Şimdi bir tane daha çektim. Onu da hemen hemen hiç bir yere göndermedim.

O yıllarda Pakistan’a gittim 45 gün kadar Pakistan’da fotoğrafçılık yaptım. Orda fotoğrafçılığımın ilerlediğini düşünüyorum çünkü 40-45 gün boyunca 6.30-7.00 de kalkan gece 23.30 a kadar elinde makinesi hiç düşmeyen bir adam ve çok seri bir makina ile çalışma şansım oldu. ‘Director of Photography’ diye bir şey var. Yani sinemanın başında fotoğrafı yöneten bir adam var. Fotoğrafı yöneten bir adamdan daha iyi bir yönetmen olamazsa yani onun yönettiği fotoğrafı daha iyi yönetemezsen yönetmen olamazsın. Fotoğraf sinemaya göre çok daha kolaymış. Sinemanın bütün sanat dallarından daha zor olduğu kesin. Geçenlerde üniversiteye yeni başlamış bir kaç arkadaşla sohbet ederken onlara şöyle bir şey demiştim: “Bütün sanat dallarını bilmek zorundasın, müziği bilmek zorundasın, edebiyatı bilmek zorundasın, fotoğrafı bilmek zorundasın ve setinde barındırdığın diğer insanlar sesten, ışıktan, müzikten, senaristinden, yaptığın işi daha iyi bilmezsen onların yönetmeni olamazsın. En fazla operatörü olabilirsin, Hollywood sisteminde operatör olarak çalışabilirsin.” Yönetmen koltuğunda oturan adam operatör olabilir o anlamda. Grafik tasarımcısıyla grafik operatörünün arasında nasıl bir fark varsa öyle bir fark olduğunu düşünüyorum.  Dizi senaristlerinin ve bazı yönetmenlerin operatör olduğunu düşünüyorum. Yani bir çeşit operatörler senaryoda ne varsa yerleştiriyorlar kameraya ve çekip bitiriyorlar. Sanatsal bakış açısı ya da estetik kaygısı işin içine yerleşmiyor.

erkam bulbul_11

Yazarlık serüveninizi devam ettirmeyi niçin tercih etmediniz?

Tercih etmedim değil. Hala yazıyorum.  Yazdığın şeyin bilinir, başka insanlara ulaşır bir tarafı olmadıktan sonra yazmanın bir anlamı var mı, aslında? Çünkü bir şair gibi değilsin, bir şiiri bir yere yazıp yarın bir yerden servis edecek bir durumda değilsin. Kendime dair günlüklerim, notlarım, gezi yazılarım duruyor hala. Ama sinemayla ilgili bir yazı yazacaksam bu kapsamlı bir çalışmayı gerektirir. Oturduğum, eleştirip yazdığım yazıların artık geçmiş olduğunu düşünüyorum. Yazarlık adına söylediğin o serüven bir şeyi fark etmenle olur.  Yazmak dediğin iş, bir şeyleri araştırmıyorsan, birkaç kitap devirmiyorsan o konu hakkında o zaman yerini bulmuş bir hedef değildir bence.  ‘Gezgin’ dergisinde editörlük yaptığım süreçte pek çok iyi yazarla çalıştım ve o süreçte şunu fark ettim;  iyi yazarlar en çok araştıranlar, en çok titizlenenler. Galiba benim yazarlık tarafım da çok fazla araştırmaya yönelik değil de biraz daha hikâyeye yönelik.  Bundan sonra da böyle olacaktır. Senaryo kısmına kaydığım bir taraf var orada.

Yaz aylarında millî ve manevî ‘değerler’imiz ile alakalı kısa film çalışmaları gerçekleştirdiniz. Bu konuda biraz bilgi verebilir misiniz?

Projede ilkokullara, ortaokullara ve liselere yönelik kısa filmler var. 6-10, 10-14, 14-18 yaş arasına hazırladık. Senaryolarını ekip olarak yazdık.  Tam bu senaryolarla uğraşırken; “Bunları sizin çekmeniz lazım.” diye bir telefon aldık.  Önce bu kadar kısa sürede bunun altından kalkamayız diye düşündük. Bir ay- yirmi gün gibi bir süre içerisinde filmler çekilecek, kurgusu, post prodüksiyonu, sesleri, müzikleri yapılacak ve bitmiş hali 15 Eylül’e teslim edilecek bir işti. İşin bir de kaliteli olma zorunluluğu var.

Üç tane ekip kurduk. Prodüksiyon mekânlarını ayarladık. Bazılarını birbirinin devamı şeklinde yaptık.  Ama çılgın ötesi bir süreç oldu. Dizi çekmek gibi değildi; sürekli oyuncular yok, sürekli ilerleyen bir konu yok. Bugün buradasınız yarın başka bir yerde çekimdesiniz. Oyuncuların gelmemesi halinde sette tatil olma durumu olmuyor. Sürekli yedek oyuncu bulundurmak zorundasınız.  Yedek senaryo bulundurmak zorundasınız, o olmazsa öbürünü çekeriz diye. Çok yorulduk ama bu arada şöyle bir şey olmuş oldu:  şu anda 24 tane daha kısa film çekmiş bir adam oldum ve bunu kısıtlı bir sürede yapmış bir adam oldum. Sinema anlamında bu süreç epey bir şeyler kattı.

Filmlerin süreleri ne kadar oldu?

3 ile 7 dakika arasında ortalama 5 dakikalık filmler bunlar. Çok hızlı çekmek zorunda olduğumuz için kısıtlı zamandan ötürü hızlı fikirler geliştirmek durumunda kaldık. Sete gittiğimizde uzun uzun düşünme vaktimiz yoktu, hemen planları çekip bağlayacağımız yerleri belirliyorduk. Ama şöyle zorluklar da oldu;  dışarda çekimlerimizi yaparken “Burası belediyenin alanı harç verdiniz mi?” vs. gibi sorularla karşılaştık. Ormandaki çekimimizde bile bekçinin “Burası orman alanı harç ödediniz mi?” diye orman yolu olduğu için çekim yapamayacağımızı söyleyip durdurmasıyla da karşılaştık. Bu genelde karşılaşılan bir şey, bazı şeyleri kaçak çekmek zorunda kalabiliyorsunuz. Bu da senaryoyu yazarken kısıtlıyor haliyle, kapalı mekân olsun diye düşünmeye başlıyorsunuz. Kapalı mekanlarda da şöyle bir sorun var; özellikle İstanbul’da insanlar bu işi iyice ticarete dönüştürmüş ve bundan rant sağlamak ister hale gelmiş durumdalar. Bunlar zordu. Yoksa bir şeyi yazmak, çekmek, kurgulamak o kadar zor değil.

Eğitim kapsamında çektiğiniz bu filmler bir yerde gösterilecek mi?

Türkiye’de birkaç proje yapılıyor şu anda, ‘Okullar Hayat Olsun’ projeleriyle falan birçok okulda gösterilme şansı bulacak, uzun yıllar boyunca epey gösterileceğini düşünüyoruz. Aralarından beğenmediklerimizi muhtemelen yenileyeceğiz önümüzdeki senelerde.  Başka projelerimiz de var;  çocukların yazdığı senaryolar üzerinden kısa filmler çekmek gibi düşüncelerimiz de var.

İstanbul’da mı çektiniz bu filmlerin hepsini, dışarda mı?

Hemen hemen hepsini İstanbul’da çektik. Başka yerlerde çekilmiş olanlar da var.

Önceki yaptığınız kısa film ve belgesellerle karşılaştırdığınızda görüntü yönetmenliğinin etkisini nasıl anlatabilirsiniz?

İç mekân çekimlerinde özellikle ışıklar kurmak gerekiyor vs. Ama inanılmaz hızlı çözmeye başladık her şeyi, çünkü bir yerden sonra, kullandığın makinanın her şeyini bilir hale geliyorsun. O çok büyük bir avantaja dönüştü. Doğru fotoğrafı bulmak için çok fazla vakit harcamıyorsun, çok fazla düşünsel anlamda bir sürece de ihtiyaç duymuyorsun. Klasikleşmiş kadrajlar artık kafanda oturduğu için sen alıyorsun senaryonu eline, sete giderken bakıyorsun, nerede hangi kadrajı koyacağını çok rahat bir şekilde buluyorsun böylece o ışıkları yapmakta da zorlanmıyorsun. Daha küçük ışık setleriyle iş çıkartabilir hale geliyorsun. Görüntü yönetmenliği bakımından bakacak olursak, işin fotoğraf kısmı en az düşündüğümüz kısım haline dönüştü, onu söyleyebilirim.

Fotoğrafla birlikte tekrar dönüp bu işi sevmeniz apayrı bir avantaj. Önemli yönetmenler arasında sayabileceğimiz isimlerin bile zaman zaman fotoğraf/kadraj konusunda sıkıntılı olduklarını görebiliyoruz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz, nedir eksik olan?

Sizin de dediğiniz gibi işin fotoğraf tarafında bir eksik var, o kesin. Ama bizim camiamızdaki yönetmenlere bakacak olursak, düşük prodüksiyonlar, zor koşullar bunların içerisinde filmi kotarmaya çalışıyorlar. Kendi estetik duygusunu, bakış açısını birkaç kareye yansıtabiliyor. Geriye kalanında, bir filmin tümünde yayamıyor aynı hissi. Ben birinci sebep olarak çok ciddi giderler olduğu için prodüksiyonu görüyorum. Bu giderleri karşılama konusundaki sıkıntılardan kaynaklandığını düşünüyorum. Birinci olarak o. İkinci tarafına döndüğümüz zaman, bu ülkede yıllardır sinema yapan Nuri Bilge de var. Filmlerinde birçok şeyi eleştirebilirsin ama çok iyi fotoğraf koyar ve koyduğu her fotoğrafın, kadrajın içine güzel bir hissiyat yerleştirmiştir. Bu biraz insanların estetik duygularıyla da alakalı. Yani şöyle söyleyebilirim; önce estetik duyguya sahip olması sonra da o estetik duyguyu görüntü üzerinde elde edebilmesi gerekir. Sadece o duyguya sahip olmak da yetmiyor, teknik bilginin de olması lazım.

Sinemaya yapılan destekler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bu zamana kadar hiç destekle film çekmedim. Bütün hepsinin gelirlerini bir şekilde kendimi ayarladım, kişisel olarak destek olan insanlar var ama herhangi bir devlet desteği, belediye desteği vs yok, hiçbirini almadım. Almadan da yapılıyor bu işler hatta almadan yaparsan daha kıymetli oluyor.  Bir de Türkiye’de şu düşüncenin artık değişmesi lazım bence; sinema için aldığı destekten kendine para arttırmaya çalışan yapımcı ve yönetmenler olmadığı zaman bu iş biraz daha iyi olacaktır. Yani oradan aldığı parayı gerçekten sinemaya aktarmayan insanlarla dolu bu piyasa. İster istemez böyle çünkü gerçekten gelirleri yok, onlara suç bulmamakla birlikte düzeltilmesi gereken bir şey olarak gördüğüm için söylüyorum.  Ama Kültür Bakanlığı destek verirken senin projenin ne kadar iyi olduğuna değil ne kadar iyi bağlantılarla gittiğine falan bakıyor.

erkam bulbul_7

 Peki, sinemada ‘insan yetiştirme’ konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Bu konu hakkında birkaç saat bile konuşabiliriz bence. Öyle bir yetiştirme yok, yeni neslin birçoğu üniversiteye başlamış daha ne Doğu klasikleri, ne Batı klasikleri, ne de Türkiye’de sosyolojik anlamda iyi kitaplar yazmış yazarlardan hiçbirini okumuş değiller. Hiçbir şey okumadan, üç beş tane popüler romanla gelip böyle bir hevese, hayale tutulmuş insanlar olarak bariz bir şekilde görüyoruz. Belki de zor bir dönemde ortaokul, lise okumanın, üniversitenin bir kısmında zorluklar yaşamanın bize kattığı en büyük artı o. Okumak zorundaydık. Şimdi kimse bir şey okumuyor gibi bir tablo var.

Okumak biraz daha derinleştiriyor insanı. Hem hayata bakışını hem olayları değerlendirmesini ya da yaptığı işleri derinleştirirken şimdiki nesil biraz daha yüzeysel, bilgiye hemen ulaşabilen ve harcayabilen ya da bilgiyi de artık böyle almak isteyen bir hale gelmiş oluyor.

Evet. Mesela gezi olaylarında en çok yazılan mentionlardan bir tanesi: ‘kesin bilgi’. Yani bir şey yazıyor ve ‘kesin bilgi’ diye onu teyit etmek zorunda kalıyor. Ne oluyor biliyor musun? Sözüne güvenilmez, asparagas o kadar çok şey dolaşıyor ki ortada. Zihinleri kirleten, insanları bilgi yanlışına götüren o kadar çok şey dolaşıyor ki arkasına ‘kesin bilgi’ diye eklemek zorunda kalıyorsun. Amin Maalouf’un Çivisi Çıkmış Dünya kitabında; oğul, gazeteci babasına şöyle bir soru soruyor: “ Doğru haberi nereden öğrenebiliriz.” Babası diyor ki: “En uçtaki iki gazeteyi okursun, bir taraftar bir muhalif olan gazeteyi okursun, ikisinden aldığın bilgiyi birleştirip ortaya çıkarttığın sonuçtur senin aldığın doğru haber.”

Benim kendi arkadaşlarıma ve benden küçük olan arkadaşlara verebileceğim en basit tavsiye budur. Önce iki taraftan bir al, ortada birleştirdiğini doğru kabul et. En kötü ihtimalle doğruya en yakın olanı bulursun. Keşke olsa bunlar ama çok hızlı tükettiğimiz için, çok hızlı harcadığımız için herşeyi…

Çektiğiniz değerler var. Batı’da artık konu bitti diyoruz, tekrar olmaya başladı. Mesela, Titanik’in 3 boyutlu tekrar çekiliyor olması vs. Bizim ülkemizde daha bakir olduğunu söylüyoruz, daha doğrusu Doğu’nun bu tarz, çok daha derinlikli konuların, hakikat arayışına dair çok daha söyleyecekleri olduğunu söylüyoruz. Bu değerler bu iş için bir başlangıç olabilir mi uzun metraj için de?

Kesinlikle. Ramazan Aksoy Hoca’nın da değer ve değer eğitimi üzerine olan kitabını ilk okuyanlardan biriydim ve okuyuca: “Bir senaristin temel eğitimi gibi bir şey bu kitap.” dedim. Bir karaktere giydirmen gereken erdemleri, erdem yoksunluklarını, zafiyetleri o kadar net görüyorsun ki, senarist için temel eğitim kitabı diyorsun. Al oradaki erdemi bir karaktere giydir sana doğru karakteri oluşturacak gibi bir durum var. Değer eğitimi o anlamda senaryoyu doğru oluşturabilme açısından çok şey kattı. Bir de, değer ve değer eğitimi çalışması şu anda tamamen bizim kendi kültürümüze dayanan bir çalışma üzerinden yapıldı.

Dünyada sinemanın kralı Hollywood, Amerika. Amerika’nın tarihi 300 yıl, çok uğraşırsan 500 yıl çıkartırsın, İnkalar’a falan gittiğin zaman bitti oradaki hikâyeler. Bu tarafta binlerce yıllara dönüyorsun, bir sürü medeniyet var, bir sürü hikâye var. Çok şanslıyız. Bakir topraklar üzerinde tohum ekeceğiz, o kadar çok hikâye var ki…

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
1 Yorum

1 Yorum

  1. Muhammed Ali ÇAKIR

    06 Mayıs 2014 at 14:25

    evet, yanındaydık, şekerli leblebi ve çay sever gillerdendik. Sonra o sıcak çükülata söyledi ve bu duruma geldik :))

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

İlişkilere Gerçekçi Bakan 10 Film

Pembe tabloların dışından.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

İki insan birbirini sever, engeller aşılır ve sonsuza dek mutlu yaşanır. Ya da iki insan birbirini sever, ardından tanımaya başlarlar birbirlerini. Seni tanıdığı için memnun olanlar, seni yavaş yavaş tanımaya başlarlar ya da keşke tanımasaydım olur cümleler… Ya da tanıştıkça yabancı olunur…. Veya tanıdıkça bağlar kuvvetlenir. Bir arada olmak, hayatına birini almak en başından bir tavizdir, hayatının sana ait olan kısmının bir kısmını bir başkasının kontrolüne, denetimine bırakırsın. Özgürlüğünü, yani en değerli şeyini, armağan edersin sevdiğin için… Sonra tutsaklık seni rahatsız eder, gardiyanın da seni daha da tutsak etmek ister, iki insan birbirine hem mahkum hem de gardiyandır aynı zamanda… Aşağıda aşk, evlilik gibi mevzular üzerine gerçekçi bir takım şeyler söyleyen filmler var. Bazıları direkt bu mevzuya dalarken bazıları da dolaylı yoldan dokunuyor meseleye. İyi seyirler.

Aç Kalpler

Aç Kalpler (2014) Hungry Hearts IMDb 64

Venedik Film Festivali’nde hem En İyi Erkek Oyuncu hem de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan yapım, birbirlerine ilk görüşte aşık olan bir çiftin sıra dışı hikayesini anlatıyor. Filmin başrollerinde yeni Star Wars serisinde de rol alacak olan, Inside Llewyn Davis, Frances Ha ve Girls dizisinden tanıdığımız yükselen yıldız Adam Driver ve performansıyla bol övgü toplayan Alba Rohrwacher bulunuyor.

ude (Adam Driver) ve Mina (Alba Rohrwacher), New York’ta tesadüf eseri tanışıp beraber olmaya başlarlar. Jude’un hareketli kişiliğini Mina sakinliğiyle tamamlayınca, kusursuz ilişkileri evliliğe kadar gider. Ancak bu kusursuz denge, bebeklerinin dünyaya gelmesinin ardından bozulur ve çiftin aslında ebeveynlik konusunda birbirlerinden çok farklı düşündükleri ortaya çıkar. Mina vegan beslenme ve arınmayı bir saplantı haline getirmiştir ve ağır bir diyet yapmaktadır. Üstelik bu diyeti bebeğine de uygulamaya çalışmaktadır. Bebeğin büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını gören Jude, duruma müdahale etmeye çalışır ancak bu bir ölüm kalım savaşına dönüşecektir.

____

Nights and Weekends

Nights and Weekends (2008) IMDb 6.2

Mattie ve James birbirlerine aşıklar. Ancak birbirlerinden uzak geçen onlarca sabah ve aralarındaki binlerce kilometre ilişkilerini yiyip bitiriyor. New York ve Şikago arasındaki mesafe ile boğuşurken, birbirlerini gördüklerinde ilişkilerinin tatlı anları değil, zorlukları öne çıkmaya başlıyor.
___

Blue Valentine

Aşk ve Küller (2010) Blue Valentine IMDb 7.4

Dean ve Cindy’nin evlilikleri büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Hayatlarının bu trajik sürecinde çift, gençlik yıllarına ve birbirlerine aşık oldukları zamanları hatırlamaya çalışırlar. Film zıt kavramları karşı karşıya getiriyor. Sevgi nefrete, geçmiş günümüze, hayal gerçeğe, gençlik yaşlılığa, erkek kadına karşı geliyor.
_____

L'avenir

Gelecek Günler (2016) L’avenir IMDb 7.0

Mia Hansen-Løve’ın Berlin’den Gümüş Ayı ödülüyle döndüğü filmi Gelecek Günler, evli ve iki çocuklu felsefe öğretmeni Nathalie, işi, annesi ve evliliği arasında sıradan bir tempoda yaşamını sürerken başına gelenler yüzünden yeni bir hayat kurmaya doğru adım atar.
____

Prensim

Prensim (2015) Mon roi IMDb 6.1

Her aşk, zaman içerisinde bir enkaza dönüşmez mi? Ödüllü yönetmen Maïwenn’in son filmi, bildiğiniz aşk filmlerine pek benzemiyor. Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan film; acı ve özlem, tutku ve ihanet arasında gidip gelen fırtınalı ve sıra dışı bir ilişkiye odaklanıyor. Bir tarafta düzenli hayatıyla istikrarlı bir avukat olan Marie-Antoinette, diğer tarafta ise karizmatik, özgür ruhlu, kadın avcısı Georgio. İdealize edilmiş bir aşk mefhumunu ve beyaz atlı prens kavramını sorgulayan film, klişelerden uzak durarak bir ilişkinin duygusal türbülanslarını son derece cesur bir şekilde perdeye taşıyor. Variety’nin “Jules ve Jim” kadar ultra-romantik olarak nitelediği filmin başrollerini Emmanuelle Bercot, Vincent Cassel ve Louis Garrel paylaşıyor.

___

Irrational Man

Mantıksız Adam (2015) Irrational Man IMDb 6.6

Woody Allen bu filminde varoluşsal bir krizin ortasında olan orta yaşlardaki felsefe profesörünün hikayesini anlatmakta. Filmin başrollerinde ise Emma Stone, Joaquin Phoenix ve Parker Posey var.

Abe Lucas, son dönemlerde yaşamaktan zevk alamayan, duygusal olarak dibe vurmuş bir felsefe profesörüdür. Hayatında yeni bir sayfa açmak için küçük bir kasabaya yerleşir ve orada ders vermeye başlar. Burada tanıştığı Rita Richards (Parker Posey), aynı üniversitede hocalık yapan, mutsuz bir kadındır. Abe’in öğrencisi Jill Pollard ise sınıfın en başarılısıdır ve zamanla aralarında bir arkadaşlık başlar. Jill her ne kadar erkek arkadaşı Roy’a aşık olsa da Abe’in ıstırap dolu, sanatçı kişiliğini ve egzotik geçmişini karşı konulamaz derecede çekici bulur.

Bir gün Abe ve Jill’in bir yabancının konuşmasına kulak misafiri olup, Abe’in olaya dahil olmasıyla işler değişir. Abe bu olayla birlikte kendi hayatını ve başkalarının hayatını derinden etkileyecek bir karar alır ve hayata yeniden tutunup, her anın keyfini çıkarmaya başlar. Fakat bu durum Jill, Rita ve kendi hayatını sonsuza dek değiştirecek günleri de beraberinde getirecektir.
_____

The Story of Us

İkimizin Hikayesi (1999) The Story of Us IMDb 5.9

İlişkileri artık iyice içeriğini kaybeden Jordan çifti, çocukları 12 yaşındaki Josh ve 10 yaşındaki Erin yaz kampındayken ayrılmaya karar verirler. Ben ve Katie çiftinin bir arada kalabilmesinin tek yolu birbiri ile olabildiği kadar az iletişim kurmaktır. Ben ve Katie birbirinden ayrı geçirdikleri zaman boyunca geçmişte çok şeyi paylaştıklarını farkederler. Yaşadıkları ortak mutluluklar onları bir araya getiren nedendir.
___

Sürgün

Sürgün (2007) Izgnanie IMDb 7.7

Bir aile, anne, baba ve çocukları şehir yaşamından ayrılıp doğa ile iç içe bir kır evine giderler. Burası büyükbabalarından kalma bir yerdir. Şehir kültürüne adapte olmuş insanlara uzak kalan bir doğa yaşamının kurallarına ayak uydurmak hiç de kolay değildir. Doğada hükmeden kavramlar çok başkadır. Orada var olmaya devam etmek isteyenler için büyük fedakarlıklar söz konusu olmak zorundadır. Film özünde vicdan sorguları ve işlenen günahların sancıları ile savrulan bir ailenin hikayesini konu alıyor.

___

Demolition

Yeniden Başla (2015) Demolition IMDb 7.0

Eşini trafik kazasında trajik bir şekilde kaybeden yatırım uzmanı Davis Mitchell, duygusal bir çöküntü yaşamaktadır. Davis, tüm hayatını sorguladığı bu dönemde giderek kontrolünü yitirmektedir. Bir gün parasını kaptırdığı otomatı üreten şirkete bir şikayet mektubu yazar. Davis, bu mektup sayesinde şirketin müşteri temsilcisi Karen ile yakınlaşacak ve bu beklenmedik ilişki, hem Karen hem de Davis’in tekrar hayata sıkı sıkıya sarılmasını sağlayacaktır.

_____

Scenes from a Marriage (1973) Bir Evlilikten Manzaralar Imdb 8.5

Marianne ve Johan’ın on yıllık evliliklerini masaya yatıran film, çiftin ayrılıklarını, evlilik dışı ilişkilerini, barışıp yeniden ayrılmalarını ve en nihayetinde de boşanmalarını konu ediyor.

Boşandıktan sonra bile birbirinden kopamayan Marianne ve Johan çiftinin her görüşmeleri ayrı bir kavgayla sonuçlansa da birbirlerine olan sevgileri şartlar ne olursa olsun galip geliyor.

Film evlilik hayatıyla ilgili çok önemli kelamlar ederken aynı zamanda izleyiciyi psikolojik olarak Marianne ve Johan’ın ilişkisine hapsediyor. Başta Woody Allen olmak üzere birçok yönetmeni etkileyen Bergman’ın bu filmi aynı zamanda en iyi yabancı film dalında altın küre sahibi.

___

Nelyubov

Bonus: Sevgisiz (2017) Nelyubov IMDb 7.8

Birbirlerine karşı nefretle dolu bir kadınla bir erkek ve arka odada, korku içinde gözyaşlarına boğulmuş çocukları… Sevgisiz, bu çocuğun ansızın ortadan kaybolması üzerine onu aramaya başlayan, boşanma arifesindeki bir karı-kocanın bezginlik ve pişmanlıkla yaralı çabalarının hikâyesini anlatıyor. Günümüz Rus sinemasının büyük ustası Andrey Zvyagintsev, şiddetle, kavgayla ve sevgisizlikle yoğrulmuş, hayalleri kırılınca ağlamayı bile unutmuş bir toplumun portresini post-modern bilgi çağı filtresinden çiziyor. Yozlaşmış, çürümüş, hayati değere sahip kurumları ardı ardına işlevsiz hale gelmiş Rus toplumu, yönetmenin otopsi masasında. Sevgisiz, Rusya’nın Oscar adayı seçildi.

___

Ne olacak simdi

Ayrıca bunlar da var:

Ne Olacak Şimdi (1979)

45 Yıl (2015)

Kayıp Kız (2014)

Okumaya Devam Et

Günün Haberi

Şairlerin Hayatını Beyaz Perdeye Taşıyan Filmler

Şairleri anlatan şiir gibi filmler…

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali (2012)

Filmde Sabahattin Ali’nin edebiyatçı kimliğinin yanı sıra sevdaları, fikir dünyası ve onu faili meçhule götüren dönemin sosyo-politik dinamikleri de ele alınıyor.

Sylvia (2003) IMDb 6,3

Yıl 1956, İngiltere. İleride tanınan bir şair ve yazar olarak ün salacak olan Sylvia Plath, şair Ted Hughes ile tanışır. Cambridge’de şairin dizelerinden yansıyan zekasından etkilenip henüz tanışmadan önce aşık olmuştur ona. Ted de tanıştıkları zaman aşık olur. Evlenirler. Sylvia çok geçmeden kocasının dizelerine, kalemine, yakışıklılığı ile birleşen başarısına vurulan, etkisi altında kalan başka kadınların da varlığının farkına varır. Bir zaman sonra Sylvia, kocasının profesyonelliğinin gölgesinde var olma çatışmasına düşer. Yazma kariyerindeki ilerleyişi Ted’inki kadar doğal ve içgüdüsel gelişememektedir. Acı ve öfke duyguları arasında yazdığı yarı otobiyografik bir roman ve az sayıda şiirleri ile kariyerine imzasını atmıştır.

Kelebeğin Rüyası (2013) IMDb 7,8

Zonguldak’ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa’da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı’nın kızı Suzan’ın Zonguldak’a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer’in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940’lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer’in hem kendi gelecekleri, hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.

Parlak Yıldız (2009) IMDb 6,9

Filmde şair Keats’ın yaşamına dokunuyoruz. Yıl 1818 ve Londra dışında eşsiz doğa manzaralı bir yerdeyiz. O vakitler henüz yirmi üç yaşında olan şair, genç komşusu Fanny Brawne ile gizli bir ilişki sürdürmektedir. Aralarındaki aşk giderek kök salıp güçlenirken üstesinden gelinmesi gereken engeller ile karşı karşıdırlar. Öncelikle Fanny’nin annesi bu engellerden biridir. Öte yandan Keats’in bir hastalığı vardır. Buna bir de Keats’in en yakın arkadaşı Brown eklenince işler iyice zorlaşır. 

Mavi Gözlü Dev (2007) IMDb 6,7

 Komünizm propagandası nedeni ile mahkum edilen Nazım, içeride kulaktan kulağa büyüyen haklı bir üne kavuşur. Dil yeteneği ve muhteşem şiirleri sayesinde yavaş yavaş bir efsane haline dönüşür. Çevresinde şiirinden, ressamlığından feyz alarak genişleyen bir devrimci ve sanatçı arkadaş grubu oluşurken Nazım Hikmet’in aklında olan tek şey çok sevdiği eşi Piraye’dir.

Lope (2010) IMDb 6,0

Trajedi ve komediyi harmanlayarak İspanyol sinemasında yeni bir devir başlatan, Lope de Vega’nın hayatını konu alan bir film.

Tutkunun Şairleri (1995) IMDb 6,6

Fransız şairler Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine’nin hayatından kesitler sunan, 1995 yapımı biyografik filmde iki şairin hayatından kesitler sunuluyor. Paul Verlaine evlidir fakat karısının kendi şair ruhundan anlamadığını düşünür. O sıralarda evinden kaçarak şehre gelen, kendisine önceden şiirlerini yollayarak zekasına hayran bırakan genç ve idealist Rimbaud’u evinde ağırlar. Rimbaud’un haşarı ve rahatsız edici tavırları ev sakinleri tarafından hoş karşılanmaz fakat bu durum Verlaine için geçerli değildir. Rimbaud’un gizemine kapılan Verlaine için Rimbaud devri başlar. Aynı dili konuşan bu iki insanın arasındaki ilişki sadece şair iki arkadaş ilişkisi olmaktan çıkacak ve tüm hayatlarını değiştirecek bir yol izleyecektir.

Postacı (1994) IMDb 7,7

Sıradan bir İtalyan postacı, ünlü bir şairin mektuplarını taşırken şiir sevmeyi öğrenir. Bu durumu Beatrice adındaki güzeli etkilemek için kullanacaktır. Mektupların sahibi Pablo Neruda’dır. Onun gönderilerinden sorumlu postacı Mario, kısa sürede kendisi ile bir bağ kurar. Ondan aldığı destekle Mario, kendi içindeki cevheri açığa çıkartmayı öğrenir. Ardından da aşka davet zamanı gelir. 

Sayat Nova (1969) IMDb 7,7

Ermeni ozan Sayat Nova’nın hayatını ele alan film, sanatçının ünlü şiirleri eşliğinde Nova’nın yaşamının önemli dönüm noktalarını işliyor. Sofiko Chiaureli’nin altı farklı rolde izleyici karşısına çıktığı filmde Nova’nın bilinmeyen, gölgede kalmış eserleri de ölümsüzleşiyor. 

Howl (2010) IMDb 6,7

1957 yılının San Francisco’sunda genç şair Allen Ginsberg, yıllar boyunca en fazla okunan ve tartışılan şiire imza atar: Howl .Filmde tıpkı bu performatif şiir gibi üç parçadan oluşur: Allen Ginsberg’in gençlik dönemlerinden kesitler, şairin kendi sesi ile bir araya gelir. Howl şiirini Chicago davası’nda okuyan Ginsberg’e tepkiler bir diğer bölümü oluşturur.

BONUS

Yedi Güzel Adam

Hikayesi 1950 ve 1970’li yılların Kahramanmaraş’ında geçen dizi; yakın edebiyat tarihimize damgasını vuran şairlerimiz Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Ali Kutlay, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören’in hayatını konu alıyor.

HazırlayanMehmet Ali Karga

Okumaya Devam Et

Liste

Bruce Willis ve 10 Performansı

66. yaşına özel Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için derledik.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

1988 yapımı Zor Ölüm (Die Hard) filmindeki performansı ile Hollywood’un vazgeçilmez aktörleri arasına girmeyi başarmış olan Bruce Willis, 1985 yılında yer aldığı Mavi Ay dizisi ile Altın Küre ödüllerinde ‘Müzikal veya Komedi Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu‘ ödülünü alırken 1987 Emmy ödüllerinde ‘Bir Drama Dizisinde En İyi Erkek Başrol Oyuncusu‘ ödülünü kucakladı.

66. yaşını kutlayan Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için listeledik. İyi seyirler.

Altıncı His (1999) The Sixth Sense IMDb 8,1

Bruce Willis’in oyunculuğuyla dikkat çeken, 1999 yapımı psikolojik korku filmidir. Ölüleri görebildiğini ve onlarla konuşabildiğini iddia eden sorunlu, içine kapanık bir çocuk ve ona yardım etmeye çalışan eşit derecede sorunlu bir çocuk psikoloğunun hikâyesini anlatır.

Glass (2019) IMDb 6,7

James McAvoy ve Anya Taylor-Joy’un başrolünü üstlendiği Parçalanmış ile Bruce Willis ve Samuel L. Jackson’ın başrollerini üstlendiği Ölümsüz filmlerini birleştiren yapım, Parçalanmış üçlemesinin devam halkası. Filmde, aşırı güçlü ve zarar görmeme yeteneğine sahip olan David Dunn, Kevin Wendell Crumb’ın parçalanmış kişiliklerinden biri olan ve en tehlikelisi olarak öne çıkan The Beast’in peşine düşüyor. Bu kovalamaca sırasında, kemiklerinin narinliğini şeytani zekası ile dengeleyen Mr. Glass’ın gölgesi de yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor. Glass’ın bildiği kimi sırlar iki adam için de kritik düzeyde önem kazanıyor. Aynı psikiyatri kliniğinde tedavi gören üç adam, birbirlerinden bambaşka karakterlerde olmalarına rağmen, “süper kahraman olduklarına inanan insanlar” üzerine uzmanlaşmış olan bir psikiyatrın bakımında tedavi için psikiyatri merkezine yatırılıyor. Ancak Mr. Glass ve Crumb’ın bir araya gelişi, kaçınılmaz olarak bir firar ile sonuçlanıyor. Onları durdurabilecek tek kişi olan Dunn da arkalarından firar ederek ikilinin peşine düşüyor.

Ucuz Roman (1994) Pulp Fiction IMDb 8,9

Ucuz Roman’da Honey Bunny ve Pumpkin, hayatlarına biraz hareket katmak isteyen genç ve birbirine aşık bir çift küçük soyguncudur. Öteyandan, iki kaşarlanmış gangster, Vincent Vega ve Jules, günlük işlerinden biri olarak, patronlarına ödemeyi geciktiren bir kaç sahetekar genci vurmaya giderler. Vincent patronun güzel ve genç karısına bebek bakıcılığı yapmakla da görevlendirilirken ortağı suç yaşamına son vermeye karar verir. Cesur bir boksör ise para karşılığı hile yapmayı reddederek şehirden kaçar. Kader bu aykırı tipleri muhteşem bir şekilde bir araya getirecek, yollarını kesiştirecektir.

12 Maymun (1995) Twelve Monkeys IMDb 8,0

Dünyada insanlığın yok olmasına yetecek derecede tehlikeli olan bir virüs yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açmıştır. Geriye kalan az sayıdaki insan yer altlarına kurdukları barınaklarda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu esnada virüsün yok olması için bir çözüm yolu bulan insanlar, zamanda geriye gidebilecekleri bir zaman makinesi yaparlar. İlk test sürüşü içinse eski bir mahkum olan James Cole gönüllü olur. James kendisini yedi yıl geride, bir akıl hastanesinde bulur. Akıl hastanesi gibi bir ortamda gelecekten geldiğini ve misyonunu anlattığında ise gerçek anlamda akıl hastası etiketi yemesine neden olur.
12 Maymun, zamanda yolculuk temalı filmlerin arasında en önemli olanlardan biri. 

Zor Ölüm (1988) Die Hard IMDb 8,2

Zor Ölüm’de Noel gecesi New York polis departmanı dedektifi John McClane günden güne uzaklaştığı karısı Holly’le arasını düzeltmek ve tekrar barışmak için Los Angeles’a gelir. Holly şirketinin yılbaşı partisi için Nakatomi Plaza’dadır ve McClane bu binaya doğru yola çıkar. McClane plazaya vardığında kıyafetlerini değiştirmek için bir odaya girer. Bu esnada bir grup Alman terörist binayı kuşatarakk içindeki insanları rehin alır. Ellerinden kurtulabilen tek kişii McClane’dir. Şimdi McClane’e düşen görev içerisinde eşinin de bulunduğu bu kalabalığı kurtarmak olacaktır.

Günah Şehri (2005) Sin City IMDb 8,0

Frank Miller’ın aynı isimli çizgi romanından uyarlanan film; kendini bir hilkat garibesi olarak düşünen buna karşın oldukça güçlü hatta yenilmez bir sokak savaşçısı olan gizli romantik Marv, özel dedektif Dwight, çabalarının yetersiz kalacağını bilse de, pislik yuvası haline dönmüş olan şehri temizlemeye çalışan idealist, gözü pek polis memuru Hartigan ve onların maceralarını anlatıyor.

Olaylar asıl ismi Basin olan fakat her türlü suçun vaka-i adliyeden sayılması nedeniyle “Günah Şehri” diye anılan hayali bir mekanda geçmektedir. Marv ve Dwight alışageldiğimiz “kahraman” tiplemelerine tam olarak uymasalar da alıştığımız gibi kötü adamlara karşı amansız bir savaş vermekteler. Hartigan ise bataklıkta açan bir çiçek misali dürüst ve namuslu birisidir. Bu üç kahraman, gücünü farklı kuvvetlerden almaktadır. Marv intikam, Dwight merhamet ve aşk, Hartigan ise dürüstlük.

Şanslı Slevin (2006) Lucky Number Slevin IMDb 7,7

Slevin’in hayatı hiç iyi gitmemektedir: Yaşadığı binanın mühürlenmesine karar verilmiştir; bir soyguncuya kimliğini kaptırmıştır; ve kız arkadaşını başka bir erkekle yakalamıştır. Los Angeles’tan ve sorunlarından bir süreliğine kurtulmak için arkadaşı Nick Fisher’ın New York’taki dairesinin anahtarını alır. Ama kötü talihi peşini bırakmayacak, işler daha da sarpa saracaktır.

Haham ve Patron New York’un yer altı suç dünyasının iki saygın ve korku uyandıran mafya babasıdır. Bir zamanlar ortak olan iki adam şimdi birbirlerinin en büyük düşmanıdırlar ve operasyonlarını aynı caddede karşılıklı malikanelerinden yürütmektedirler. Ellerinde tuttukları güce rağmen, paranoyanın esiridirler ve son 20 yılda kalelerinden bir kez olsun çıkmamıştırlar.

Ölümsüz (2000) Unbreakable IMDb 7,3

Tüm yolcuların hayatlarını kaybettiği büyük tren kazasından kurtulabilen tek kişi David Dunn olur. İşin daha da ilginç yanı Dunn’ın tek bir çizik bile almadan bu kazayı atlatmış olmasıdır. Bu mucizevi durum tüm insanların ilgisini çeker, en başta da bir çizgi roman müptelası ve koleksiyoncusu olan Elijah Price’ın… Price David Dunn’la tanışmak ister ve bu amacına ulaştığında ona bu kazayla ve bu gibi kazalardan nasıl kurtulduğuyla ilgili gizemli bir teoriden bahseder. Dunn’a başlarda gerçek dışı gelen bu teori zamanla kendini keşfetmeye giden yolun ilk adımı olacaktır.

5. Güç (1997) The Fifth Element IMDb 7,7

23. yüzyılda New York. Dünya yok olmanın eşiğindedir. Her 5000 yılda bir geri dönerek yaşamı yok etmeye çalışan şeytani güç, bir gezegen biçiminde hızla dünyaya yaklaşmaktadır. Tek kurtuluş beşinci güç olarak adlandırılan, kimsenin ne olduğunu bilmediği elementin dünyaya ulaşmasıdır. Bunu başaracak tek kişi eski bir asker olan taksi şoförü Korben Dallas’tır. Ancak onun ilgilenmesi gereken mükemmel güzellikte bir yaratık vardır.

Armageddon (1998) IMDb 6,7

 Birleşik Devletler Hükümeti, bizden dünyayı kurtarmamızı istiyor. İtirazı olan?”

Dünyayı yok edecek büyüklükte bir göktaşını yok etmek için bir grup sondajcı gök taşına doğru tehlikeli bir yolculuk yaparak onu yok etmeye çalışırlar.

Mavi Ay (Dizi 1985 – 1989) Moonlighting IMDb 7,6

Maddie Hayes ile eğlenceli dedektif David Addison’ın maceralarını anlatan Mavi Ay, 1985 ile 1989 yılları arasında ABC’de 65 bölüm olarak yayınlanmıştır. ABD yapımıcı Mavi Ay, sürekli çekişen ancak birbirlerine aşık iki karakterin dedektiflik hikayelerini konu almaktadır.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler