Ercan Kesal: Sinemada Seyrettiğiniz Dünya, Yönetmenin Dünyasıdır

Manşet Röportajlar

Kimilerine göre doktor, kimilerine göre oyuncu ve senarist. Hayatının bir döneminde ise siyasetle geçen günler… Bu kadar farklı alanları hayatında bir araya getirmeyi başaran ve özellikle sinema alanında yaptığı çalışmalarla sinemaseverlerin gönlünde taht kuran Ercan Kesal ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ercan Kesal her iki alanda da eserler veren birisi olarak sinema ve edebiyat ilişkisi üzerine çok önemli açıklamalarda bulundu. Uyarlama filmler, festivaller ve yönetmenlik koltuğuna oturacağı ilk filmin müjdesine kadar her şey röportajımızda.

Keyifli okumalar…

ercan-kesal

Röportaj: Muhammed Uyar
Deşifre: Zuhal Erkek

Sinema ve Edebiyat birbirini besleyen sanat dalı olarak öne çıkıyor. Siz her ikisinde de eserler ortaya koyan birisiniz. Bu iki sanat sizin için ne ifade ediyor?

Sinema da, edebiyat da derdi insan olan sanat dalları. İnsanın derininde saklı olan şeyleri çıkartıp, onları göstermeye çalışan; insanı kendine mesele eden sanat dalları. Edebiyatın silahı sözcükler, sinemanın ki ise görüntüler. İkisi de şaşırtmayı, etkilemeyi ve duyguları değiştirmeyi hedefliyor. İyi ve güçlü bir kitap okuyup bitirdiğinizde nasıl değişmiş hissediyorsanız kendinizi, iyi bir filmi seyredip, salondan çıktığınızda da kendinizi değişmiş, duygularınızı harekete geçmiş hissedersiniz. Ama şöyle bir farklılık var.  Edebiyatın okuyucusuna verdiği özgürlüğü, özgürce hayal etme şansını sinema pek vermez. Sinemada seyrettiğiniz dünya, yönetmenin dünyasıdır.

Sinema daha hipnotize edici, kendine mahkûm edici bir sanat dalı. Zaman denilen kavramla olan ilişkisi de edebiyata nispeten daha farklı. Hatta bütün sanat dallarının fevkinde bir şey. Bu yüzden bu kadar fazla etkileniyoruz sinemadan. Yani bir film makarasını sonsuza dek tekraren izleyebiliriz. Tamam, bir kitabı da okursun ama her kitabın; her kişide ve her okunuşundaki karşılığı farklıdır. Herhangi bir edebiyat metnini okurken oradaki kişi, ortam, duygu ya da atmosferin bendeki karşılığıyla, sizdeki birbirinden ayrıdır. Ama sinemada yönetmenin dünyasıyla karşı karşıyasın. Yönetmen sana kendi dünyasını gösteriyor. Hayatın içinden bir zamanı, bir bölümü mühürlüyor ve sana gösteriyor. Sen onu seyrediyorsun. Bu yüzden daha güçlü.

Peki, edebiyatın sinema ile teması nereden başlıyor?

Bence senaryoyla başlıyor. Edebiyat, senaryo olarak yer alıyor sinemada ve sinemaya hizmet ederek sinemanın içinde duruyor. Senaryo çok önemli. Senaryo bir iskelet ve sonuçta senaryonun ruhu mutlaka filme sızan bir şey, filme hâkim olan bir şey. Ama iyi bir edebiyat eseri olmak istiyorsa senaryo, o zaman ‘gerçek bir senaryo’ olamıyor. Senaryonun oradaki rolü ve işlevi; sadece yönetmenin ve filmin amacına hizmet etmekle sınırlıdır. Yani yerini ve pozisyonunu iyi bilmek zorunda. ‘Ben hem iyi bir edebi bir metin olayım, hem tasvirimi çok iyi yapayım ve taviz vermeyeyim kendi metnimin gidişatından; ama bir yandan da çok iyi bir senaryo olayım’, olmuyor! Senaryo da diğer bütün unsurlar gibi, iyi bir filmin çıkmasına vesile olan araçlardan birisi. Bu yüzden senaryo anlamında, edebiyat, sinemanın en yakın dostu ve vazgeçilmezi. Bu yüzden çok kıymetli bir yerde duruyor. Kendi alanını bazen sinemanın önüne geçirebilme tehlikesi de taşıyabilen bir şey. Mesela Tarkovski, bu konularda daha da keskin şeyler söylüyor. ‘’Senaryo duracağı yeri bilmelidir. Edebi metin, iyi bir roman ve iyi bir hikâye olmak istiyorsa buyursun olsun.  Ama benim senaryomsa, ne kadarsa o kadardır, kılavuzdur, faydalanırım’’ diyor. Bence de böyle bir ilişkileri var.

Ercan-Kesal-(1)

Birisi bir kitap yazıyor. Çok daha farklı duygulara sahip bir başkası senaryo haline getirip veya bir yönetmen de senaryolaştırıp çekiyor. Arada fark da oluşuyor. Eseri filme çekenlerin özgürlüğü nereye kadar? Yani uyarlamanın sınırı nerede başlayıp, nerede bitmeli?

Bütün uyarlamalarda ya da bu tür teşebbüslerde mutsuz evliliklerin boşanmayla sonuçlanması gibi sonuçlar çıkıyor. Genellikle böyle oluyor. Sebebini ben şuna bağlıyorum: Biraz önce sözünü ettiğimiz şey tam da bunu anlatıyor aslında. Yazarın kurduğu dünyayla, yönetmenin sadece bir araç olarak kullandığı edebiyat metninin dünyası birbirinden ayrı şeyler. Bu yüzden eğer bir yönetmen iyi bilinen, sevilen bir eseri senaryolaştırmak istiyorsa; bence sadece ve sadece o metnin içindeki ruhu alıp, kendine ait bir kurmaca yazmalı. Ama sadece ruhu almalı. Ben, Flaubert’in Madam Bovary’sini film yapacaksam, sadece metnin içindeki temayı alırım. O da şudur; ‘bir kadın tutkusu için mahvolmayı göze alabilir.’ Ucunda ölüm olacağını bile bile gider, tutkusunun esiri olmuşsa şayet. Bu Anna Karenina’da da var. Bunu örneğin ‘Üç Maymun’daki şoför Eyüp’ün karısına da teşmil edebiliriz. ‘Üç Maymun’ böylece Madam Bovary’nin uyarlanmış eseri olmaktan kurtulur. Sinemada anlatılmak istenen meselelerin ve kahramanların mutlaka modern edebiyatta bir karşılığı vardır. Mesela Yozgat Blues’daki şarkıcı Yavuz aslında Gonçarov’un Oblomov’udur. Bitmiş, hiçbir kıymeti kalmamış, ama tutkuyla sahip çıktığı bir ahlâkın peşinde koşan bir adam. Yozgat’ta, Fransızca şarkılar söylemeye çalışan birisi. Hiçbir karşılığı yok, ama kendi takıntısının, kendi ahlâkının, kendi inancının peşinde. Hiçbir kıymeti olmasa da, inanmış,  Oblomov gibi. Oblomov, bitmek üzere olan Rus aristokrasisinin bir temsilcisi. 1860’lı yıllarda yazılmış bir roman. Çarlık Rusyasında geçiyor. Sovyetler kendi devrimini yapmaya çalışıyor. Uzaktan sesleri geliyor devrimin.  Oblomov, tüm bu yaşananlara gözleri kapalı, hiçbir kıymeti kalmamış, yıkılacak olan tuhaf bir ahlâkın peşinde koşuyor. Ben bu tür şeylerin evrensel olduğunu düşünüyorum. Aslında, sadece evrensel temalar var ve biz sanki onlara her seferinde yeni hikayeler uyduruyoruz. Bu bazen Madam Bovary, bazen Anna Karenina, bazen de Üç Maymun oluyor.

Diğer bütün o romandaki mekânları diğer karakterleri hepsini alıp o bahsettiğiniz o duyguyu yakalayamamışsa…

Zaten sıkıntı orada çıkıyor. Temel sorun orada. Öyle olunca da edebî eseri yazanın hoşuna gitmiyor. Mutsuz oluyor her seferinde, çünkü derdinin perdede ortaya çıktığını görmüyor.  Siz ne yaparsanız yapın, dilerseniz birebir oradaki meseleyi taşıyın perdenize, o ruhu bulamamışsanız, yakalayamamışsanız, boşuna anlatmış oluyorsunuz.

Metin Erksan ve Ercan Kesal

Metin Erksan ve Ercan Kesal

Yurtdışındaki uyarlamalar, Harry Potter gibi filmler beyazperdeye aktarıldığında çok güçlü bir okuyucu kitlesine ulaşıyor. Bu edebiyata bir katkı sağlıyor mu?

Yok, bence bu sadece pazarlama yöntemi gibi geliyor. Burada neye dönüşüyor, çok kitap satılması tabii ki herkesi memnun eder ama kalıcılık anlamında baktığımda, çok fazla işe yaramadığını düşünüyorum. Popüler sinemada sanki bu uyarlamalar daha kolay ve anlaşılır. Daha az rahatsız ediyor ve sanki çok da mutsuz etmiyor yazarıyla, yönetmenini. Ama arthouse sinema daha böyle bıçak sırtı bir yerde yolculuk yaptığı için, çetrefilli bir işin içinde olduğu için, -sinemanın felsefesi söz konusu burada- üzerinde daha çok tartışılıyor ve daha çok mutsuzluk ortaya çıkıyor. Ben şuna şahit olmuşumdur, Metin Erksan çoğu zaman başkalarının eserlerini senaryolaştıran bir yönetmen olarak yaptı filmlerini. ‘Susuz Yaz’ Necati Cumalı’nın, ‘Yılanların Öcü’ Fakir Baykurt’undu. Peyami Safa’dan da yaptı. Metin Abi’yle konuşmuştum o süreçleri ve her seferinde o yazarlarla küstüğünü de biliyorum, her film bitirilip ortaya çıktıktan sonra. Bunu da anlayabiliyorum ama. “Kimden yanasınız?” derseniz, yönetmenin bu konuda daha fazla hoşgörüyle karşılanması gerektiğini düşünenlerdenim. O kendi dünyası için birçok şeyden faydalanma hakkına sahip birisi. Yönetmen kendi dünyasını gerçek manada eğer filme çekebilecekse, çekebiliyorsa, böyle bir hakkı da vardır.

ercan-kesal-1

[bilgi]ANAYURT OTELİ YÜZ AKIMIZ İŞLERDEN BİRİDİR…[/bilgi]

Sizin şu ana kadar izlediğiniz filmler içerisinde “iyi ki bu uyarlamayı yapmışlar” dediğiniz bir film var mı?

Bence var. Bizim, sinemamızın yüz akı işlerinden biridir bu. Hem yazarını hem yönetmenini, ikisini de sevgiyle kucaklayacağınız işlerden biri: Anayurt Oteli. Yurt dışından örnek verecek olursak Dekaloglar bence.  Eğer bir uyarlama olarak düşünürsen, enteresan bir uyarlamadır “Dekaloglar”. Baktığında bir edebiyat metni değil, bir kutsal metnin, “On Emir”in, Kieslowski tarafından senaryolaştırılıp 10 ayrı film haline getirilmesi. Bence bir metnin ruhunun nasıl filmleştirildiğinin güçlü bir örneğidir. Yani kutsal kitaptaki “On Emir” nasıl film olur? Müthiş bir şey bence, ama “öldürmeyeceksin” emriyle ‘Öldürme Üzerine Bir Film’ yapılıyorsa, “zina yapmayacaksın” emriyle ‘Aşk Üzerine Bir Film’ yapılıyorsa, “Senin Tanrın Benim, Başka Tanrın Yoktur” emriyle aynı başlıkta bir film yapılabiliyorsa; bu sinemacının, yönetmenin o metnin içinden çekip aldığı ve içselleştirdiği ruhla, yönetmenin gücüyle, bakışıyla ilgili bir şey.

Şu an üzerinde çalıştığınız senaryo veya filmler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Birkaç senaryo var. Birisi bir buçuk yıldır çalıştığımız bir işti ve şükür bitti. Artık çekim öncesi aşamaya girdi. Mahmut Fazıl Coşkun’un 3. filmi olacak. Bir dönem filmi. İsmi şimdilik “Anons”.  Bakanlık desteğini de aldığı için bu isimle anıyorum. Mahmut Fazıl Coşkun değiştirebilir ya da belki böyle gidecektir. Ama, çok içimize sinen bir çalışma, iyi bir senaryo oldu. Diğer bir iş, benim yurt dışında yaşayan bir yönetmen arkadaşım için yazdığım sinopsis ve treatman aşamalarını geçip senaryosunun da bitmek üzere olduğu bir çalışma. Aralık ayında Cenevre’de olacağım, bu senaryonun atölye çalışması için. Arkadaşımızın ilk uzun metrajı olacak. O da belgeselden gelen güçlü bir yönetmen. Bu arada da onlarla birlikte yan yana yürüyen 2016’da önüme koyduğum iş ise ‘Nasipse Adayız’ın sinemalaştırılması.

‘Nasipse Adayız’ kitabını okumaya ilk başladığımda rüya sahnesiyle birlikte kafamda görüntüler canlanmaya başladı. Kitap sinema tadında başlıyor, acaba bu senaryolaştırılacak mı diye sordum kendi kendime.  Peki, kamera arkasına geçecek misiniz?

Kamera arkasına geçmeye vesile olacak bir iş olsun istiyorum. Senaryosunu da bitirmek üzereyim. Aslında kitap olarak çıkmış olmasından ve kendi metnim olduğu için daha kolay senarize ediyorum. Daha güvenli sularda geziyorum tabi, işim biraz daha kolay. Fakat bu kitap olmadan önce de sinopsis olarak mevcuttu. Kitap olduktan sonra daha da kolay film olabileceğini hissettim. Kitap bu anlamda bana yeni ilham kapıları da açtı. Kafamdaki görüntüler daha canlı ve daha cesaret verici bir yerlerde duruyor artık. Bir çok şey daha da berraklaştı. Kendi işim olduğu için, hem edebiyat hem sinema burada birbirini besleyen ve büyüten işe dönüştüler.

Kitaptaki Doktor Kemal karakteri için düşündüğünüz bir oyuncu var mı?

Yok, yazarken açıkçası çok fazla düşünülmez. Bitmeye yakın, hatta bittikten hemen sonra düşünülmeye başlanır oyuncular. Bazıları kimi karakterleri bir kısım oyuncular için yazdıklarını söylüyorlar. Bende çok fazla örneği yok. Kamera arkasına geçeceğim için de ‘kendim oynasam’ düşüncesinden biraz uzağım. İkisini yan yana yürütmekte zorlanabilirim. Bu yüzden uygun oyuncu bulmak daha doğru olabilir.

ercan-kesal-3

 

SİNEMA KENDİ UYUZUNU KAŞIYAN KAPALI BİR SANAT DALINA DÖNÜŞMEMELİ!

Sinema adına gerçekleşmesini korktuğunuz şey nedir? Ya da böyle bir şey gerçekleşti mi?

Giderek kendi içine kapanan, tabir-i caizse ‘kendi uyuzunu kaşıyan’, sürekli kendiyle hemhal olan, kapalı bir sanat dalına dönüşüyoruz korkusu var. Mutlaka kendi coğrafyamızla ve bu coğrafyanın insanıyla buluşmak zorundayız. Başka ülkelerin sinemalarında, örneklerine rastladığımda, bir parça kıskançlıkla izlediğim ‘özgün sinema dili’ niye bizde yeterince güçlü değil?

 

Bu anlamda kendinize yakın bulduğunuz ülke sinemaları var mı?

Elbette… İran sineması, Romen sineması mesela. Bunları çok yakın buluyorum kendime. Gürcü sineması, belki Macar sineması. Kendi meselesini, dilini, dertlerini özgün biçimde sunmayı becermiş. Bunu yaparken de kendi edebiyatından, tarihinden beslenmiş, onlarla hemhâl olmuş bir sinemadan bahsediyorum. Baştan sona, çok güçlü bir ‘yerelliği’ olan, çok güçlü bir yerelliğe sahip olduğu için de ‘evrensel’ olabilen bir sinemadan bahsediyorum. Kendine yabancı olmayan, kendi insanına yabancı olmayan bir sinemadan söz ediyorum.

[bilgi] FESTİVALLER İÇİN FİLM YAPMAYA BAŞLAYAN BİR SİNEMA BENİ KORKUTUYOR… [/bilgi]

O yerellik yakalandığında, sanki arada bir çizgi var ve bir anda evrenselliğe açılabiliyor…

Ne kadar güçlü bir yerellik yakalanırsa aslında gerçek evrensellik orada duruyor. Çünkü hepimiz, büyük insanlığın ortak mirasına sahip bireyleriyiz. Yeryüzü çok geniş bir sofra, bu sofranın ucunda oturan birisiyiz işte, o kadar. Ancak kendi bulunduğumuz yeri iyi bilirsek, bence sofranın yerini de kıymetini de bilmeye başlıyoruz. Bu yüzden, giderek sadece kendi içinde, aynı cümleleri tekrarlayan ya da bir süre sonra sadece festivaller için film yapmaya başlayan bir sinema anlayışı beni korkutuyor. Buradan iyi bir şey çıkmaz. Örneğin, 60’lı yılların tartışmalarına, yönetmenlerinin dertlerine, birbirleriyle olan ilişkilerine, senaryo ve edebiyatla olan ilişkilerine baktığımda, yakın dönemi daha gerilerde buluyorum. Meselemiz çok daha güçlü olmalı ve çok daha güçlü kelimelerle inancımızı ve derdimizi ifade etmeliyiz. Sinema bizim meselemiz olmalı, ama çok güçlü bir meselemiz olmalı. Bunun içini, altını doldurmalıyız. O dönem sinema dergilerinde çıkan tartışmalara baktığımda gördüğüm; derin bir inanç ve bu inancın getirdiği bir parça öfke var birbirleriyle olan ilişkilerinde. Bir yandan da müthiş bir sıcaklık. Bu da, dertlerinden ve bu toprağa olan inançlarından kaynaklanıyor diye düşünüyorum.

[bilgi]BU HAYATA DAİR, DAHA ÖNCE SÖYLENMEMİŞ NE SÖYLEYECEKSİN BANA? [/bilgi]

En son Malatya Film Festivali’nde izlediğiniz filmlerde yerel ve evrensellik noktasında size en yakın film hangisiydi?

Jüri üyesi olduğum için sonuçlardan da kestirebilirsiniz. Jürideki yedi kişiden biriydim ben de. Ama, jüriler özneldir. Kendi içimizde oy birliğiyle değil, çoğu zaman oyçokluğuyla aldık birçok kararı. Seyrettiğimiz filmlerden 8-9 tanesi daha öne çıkmış, umut ve mutlulukla seyrettiğimiz filmlerdi. “Abluka”yı, “Sarmaşık”ı, “Kar Korsanları”nı “Yarım”ı “Misafir”i, “Kasap Havası”nı, ‘’Eksik’’i, ‘’Nefesim Kesilene Kadar’ı daha çok sevdim diyebilirim. Birini diğerinden ayırt etmek istemiyorum ama 5 veya 6 film zaten öne çıkıyordu. Kimi filmlerdeki oyunculukları, kimi filmlerdeki senaryoyu, yönetmenlik cesaretini daha çok sevdim. İnsan şu karşılaştırmayı da yapıyor ister istemez; Malatya Festivali’nden 20 gün önce kadar da Manastır’daydım. Manastır’daki Uluslararası Manaki Kardeşler Film Festivali’nde de ana jürideydim. O festivalde değişik ülkelerden 20 film seyrettim. Bir tanesine çarpıldım. Macar filmiydi, ‘The Son of Saul.’ ‘Saul’un Oğlu.’ Nasıl bir üslup denemesi ve nasıl bir cesaret diye düşündüm. 1940’lı yıllarda bir Nazi Kampı’nda geçen bir olay.  Filmin ana kahramanı bir Macar Yahudi’si. Görevi, gelen cesetleri fırına götürmek. Film, adamın kendi oğlu mu değil mi onu da çok iyi bilmiyoruz ama bir genç delikanlının cesediyle karşılaşmasıyla başlıyor. Bu cesedi toprağa gömmek istiyor, kendi inançlarına göre defnedilmesini istiyor. Yakılmasını istemiyor. Film onun çabasıyla başlıyor ve onun inadıyla bitiyor. Adamın yüzünde izliyoruz her şeyi, kamera hiç kopmuyor onun yüzünden. Şimdi bu çok güçlü bir duygu. Bir insanın inançları için neyi göze alabileceğine dair bir şey. Bir şey istiyor sadece; ne o çocuğun dirisini istiyor, ne de onu kurtarmaya çalışıyor. Ki zaten şansı kalmamış. O genci toprağa gömmek istiyor. Yakılmasını istemiyor. Bu çok güzel bir sinema duygusu. Çok güzel bir tema bu

Bizim sinemada güçlü önermelere ihtiyacımız var. Çünkü teknik her gün değişiyor. Olanaklar çok hızlı değişiyor. Film çekmek çok zor gibi gözükse de bir yandan çok da kolaylaştı. Ama ihtiyacımız olan ne? Para mı, teknik mi? Kameranın yeni bir özelliği mi? Oradaki ekibin mahareti mi?  Önemli olan; aslında senin derdin, fikrin ne? Ne söylemek istiyorsun, ne anlatmak istiyorsun? Bu filmdeki önermen ne? Bu hayata dair, daha önce söylenmemiş ne söyleyeceksin bana? Benim bu dünyayla olan  ilişkimi bu cümle nerden alıp, nereye taşıyacak? Ve ben artık bundan sonra nasıl ‘eski ben’ olmayacağım. Ben, ‘Saul’un Oğlu’ndan sonra başka bir adam oldum. Bana bu şansı başka hangi film verecek? Malatya’daki filmleri de bu zaviyeden seyrettim. Malatya’da seyrettiklerim kendi kardeşlerimin, arkadaşlarımın filmleriydi elbette. Elbette bu ülkenin şartlarını, sinemaya nasıl emek verdiklerini biliyorum. Ama benim bakışım da bu artık. Onları da öyle değerlendirmeye çalışıyorum. Bu yüzden sinema yapanların sadece bir teknik öğreti, sadece bir kurgu, post prodüksiyon, ya da set sorumluluklarının ötesinde; bütün bunlardan başka, bu ülkenin meselesini, derdini, felsefesini, tarihini, açmazlarını, ümitlerini, coşkularını, kendi hikayesini, psikolojisini, toplumsal reflekslerimizi belki müziğimizi de; bütün bunları bilmekle mükellefler. Çok komplike bir şeyden bahsediyorum. Bunlarla mükellefiz, bunlardan birisi eksik olduğu zaman, film de eksik yürüyecek diye düşünüyorum. “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin setine çıkacağımızda, birlikte çalışacağımız arkadaşlara Hacı Taşan, Neşet Ertaş dinlemelerini önermiştim. Hacı Taşan’ın müziğini, bozlağını dinleyen, Neşet Ertaş’ı içselleştiren birisi ancak Bir Zamanlar Anadolu’da filmine gerçek manada katkı sunabilir. İyi film ya da kötü film diye bir şey yoktur. İyi film güçlü filmdir. Güçlü film de insanın duygularını değiştiren filmdir.

Nazan Kesal ve Ercan Kesal 6. Malatya Uluslararası Film Festivali'nde...

Nazan Kesal ve Ercan Kesal 6. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde…

Bazen festivallerde öyle filmler seçiliyor ki halkta karşılığı yok. Festivalde film seçme konusunda problem mi var? Bir yandan da para ödülü var. Yarışmaya dönüşüyor…

Bize gelen filmler ön jüriden süzülerek gelmiş filmlerdi. Büyük ihtimalle daha fazla film başvurusu yapıldı. Ön jüri profesyonelce bakıyor olabilir. Başka ülkelerdeki festival süreçlerini bir parça biliyorum. Cannes Film Festivali’nde binlerce film başvurur. Onlar süzülür ve ana yarışmaya 19 veya 20 film kalır. Cannes Film Festivali direktörünün bir röportajında okumuştum. “Çok iyi, usta ve yaşlıca bir yönetmenin filmi yerine yine çok etkileyici genç bir yönetmenin filmini tercih ederiz. Sadece tek bir kıstasla hareket etmeyiz, filmleri seçerken” diyordu. Ayrıca, “yönetmenlerin o filmle ortaya koydukları farklı iddialarını, daha önceki filmografilerini ve bizde bıraktığı duyguyu yan yana koyarak dengeli bir seçki yapmaya çalışırız” diye de ekliyordu. Bunu anlayabiliyorum, böylece aslında sinemanın da gidişatını belirlemeye çalışıyorlar. Festival kurumu olarak sinemanın kendi yolculuğuna da bir hiza vermeye çalışılıyor. Jüri olarak bazı filmleri öne çıkarıyorsunuz, belki de risk alıyorsunuz. Oradaki yönetmenin bir sonraki filmine hazırlık olacak o yolun taşlarını döşüyorsunuz belki de. Bunları anlayabiliyorum ve bunların da önemli olduğunu düşünüyorum. Şunu da biliyorum ama; bütün jüriler özneldir! Sizin Malatya’da ödül vermediğiniz bir film Antalya’ya ya da başka bir yarışmaya gider ve bütün ödülleri alabilir.

[bilgi]BİZDEKİ SİNEMACININ VATANDAŞLA OLAN TEMASI, ANTROPOLOĞUN YERLİYLE KARŞILAŞMASINA DÖNÜŞMEMESİ LAZIM [/bilgi]

Ama temel sorun şu -yine Tarkovsk’den ödünç alacağım bunu- filmler seyirci hesap edilerek yapılmaması lazım gelen işlerdir. Ama bunun yerini, sınırını ve pozisyonunu iyi kestirmek lazım. Çünkü diğer türlü seyircisini bir parça kandıran, seyircisini kendi alanına doğru çeken ve samimi olmayan tarzıyla, fazlasıyla ticari olarak yapılan filmlerdir ki, ben bunun çok dışında olan birisiyim. Samimiyetinden vazgeçmemeli yönetmen, kendi derdi ve filminin derdiyle ilgili samimiyetten vazgeçmemeli. Fakat bunu yaparken, narsistik bir iddianın arkasına saklanarak; ‘anlaşılmamanın ya da seyredilmemenin de’ abartısını yapmamalı. Onun arkasına da sığınmamalı. Bunun başka yolu var gibi geliyor bana. Biz hem iyi filmler, güçlü filmler yapıp, hem de bunları seyirciyle buluşturabiliriz gibi geliyor. Bu tür söyleşiler, festivaller, buluşmanın yanı sıra bir test anlamı da taşıyor. Yani hissediyor ve görüyorsunuz. Gramsci, aydınla işçinin karşılaşmasını, antropoloğun ya da misyonerin kabileye ilk girdiğinde, yerliyle karşılaşmasına benzetir. Bizdeki entelektüel ve sinemacının vatandaşla olan teması da antropoloğun yerliyle karşılaşmasına dönüşmemeli. Birbirini anlamayan iki yabancı, ikisi de kendi hayatlarını sürdürmüşler o zamana kadar, birisi ona akıl ve bilinç öğretmeye gelmiş, diğeri de ona hiç kıymet verip dinlememiş gibi bir ilişki olmamalı. O buluşma yabancılık duygusu üzerinden yürümemeli. Biz aynı toprağın, aynı coğrafyanın çocuklarıyız. Bu düşünceyle bir ilişki sağlamanın yolu yöntemi bulunmalı. Bence var. Festivaller bu tür şeyler için kıymetli yerler. Çok da misyon yüklemeden orada yeni arkadaşların, bir sonraki filmleri için güç devşirdikleri yerler. Sinemayı da konuştukları yerler. Ama asıl mesele herkesin kendi içsel yolculuğudur. Bu da bu ülkenin entelektüel yapısıyla çok ilgilidir. İhtiyacımız olan bu entelektüel iklimin hızla verimli bir hale gelmesi. Çünkü en çok korktuğum şey, sadece sinema için değil edebiyat, mimari, şehircilik için de geçerli bugün.

Bu ülkede estetik vasat problemi var. Giderek aşağıya doğru çekiliyoruz. Fethi Naci’ye “Türkiye’de roman var mı?” diye sormuşlardı bir tarihte. “Ne kadar futbol varsa o kadar var” demişti. O zamanlar çok eziktik futbolda. “Şerefli beraberlikler” dönemiydi. Bir ülkenin başka alanlarda vasatı neyse sinema ve sanattaki vasatı da onunla yan yana yürüyor. Mimarimiz ve şehirciliğimiz TOKİ olmamalı, sinemamız da ne dediği anlaşılmayan, kerameti kendinden menkul bir sanat dalına dönüşmemeli. Tüm bunlar, birbirleriyle çok iç içe ve yan yana yürüyen işler gibi geliyor.

Arada siyasetle geçen dönem, daha sonra da sanatla iç içe geçen bir dönem var hayatınızda. Şimdi siyasetle alakalı böyle bir teklif gelse, siyasete yeniden girmeyi düşünür müsünüz?

Yok. Türkiye’nin iklimi henüz bu anlamda değişmedi. Hatta daha da sertleşti diyebilirim. Türkiye’de parti içi demokrasi yok. Türkiye’deki siyasi partilerde lider demokrasisi hâkim. Bu yüzden bu iklim değişmedikçe aday adaylığındaki bu trajikomik haller bitmez. O aday adaylarının ömürleri sürekli olarak kendilerini bir numaraya beğendirmekle geçecektir. Bu haksızlık ve buradan iyi bir şey çıkmaz. Adaylık tamam, anlaşılabilir bir şey. Gidersiniz, vatandaş size itimat eder, anlattıklarınıza itibar ederse size oy verir. Üstelik size değil, arkanızdaki partiye oy verir. Ferdi olduğunuz partiye oy verir. Ama burada kendiniz beğendirmeye çalıştığınız kurum vatandaş değil ki, bir şekilde yukarıda duran ve sizi seçme iradesine sahip olan kişi. O kişinin iki dudağı arasındasınız. Bu sağlıklı bir süreç değil. Bunun bir başka bir yolu ve yöntemi olmalı. O yol ve yöntem buluncaya kadar uzak dursun siyaset benden.

[bilgi]BİZ KAVİMLER KAPISI BİR ÜLKEYİZ [/bilgi]

Ülkemiz yakın zamanda iki seçim süreci yaşadı. Türkiye kutuplara, parçalara ayrıldı yorumları yapılıyor. Çok karamsar durumda mıyız? Bu parçalara ayrılmış kesimler olarak, önümüzdeki süreçte birbirimize yakınlığı başarabilecek miyiz? “Benim annem de, babam da namaz kılıyor” diyen bir kesim “ülke muhafazakârlaşıyor” diye tepki gösteriyor. Diğer kesim ise “bunlar ülkeyi sevmiyor, şöyle oluyor, böyle oluyor” diyebiliyor. Yeniden birlikteliği başarabilecek miyiz?

Kesinlikle başaracağız çünkü insanlığın, milletlerin, toplumların tarihi, coğrafyaların tarihi elli, yüz, iki yüz gibi senelerin ötesindedir. İnsan ömrü için çok uzun gözüken tarihler, toplumlar için çok kısa tarihlerdir. Bizi yanıltmaması lazım. Bu coğrafyanın dezavantajları gibi gözüken şey aslında avantajlarımız. Bence bunun farkındalığını artırmalıyız. Biz, kavimler kapısı bir ülkeyiz. Tarihsel olarak en beklenmedik zamanlarda akışı değiştiren toplumlardan biriyiz. Bu da sahip olduğumuz çok kültürlülük, çok dinlilik, çok kimliklikten gelen; onun zenginliğinin bizde bıraktığı hoşgörüyle ilgili bir şey.

Ben hiç karamsar değilim hiç de kendi adıma çabucak tepki gösterme reflekslerim yoktur. Hala ısrarla söylemimi de, üslubumu da daha kapsayıcı ve daha kucaklayıcı bir yerden kurmaya çalışıyorum. Hiç kimseyi karşı tarafta konumlandırmak gibi bir niyetim yok. Zaten bizim insanımız da böyledir aslında. Bu bizim genetik kodlarımızda olan bir şey. Bizim için zalim, zalimdir. Onun neci olduğunun önemi yoktur. Mazlum da mazlumdur. İnsanlığın tarihi toplumsal mücadeleler tarihidir. Zalime karşı çıkmak, mazlumun yanında durmak, kul hakkı yememek;  bu tür kavramların eskime şansı yoktur. Bizi, yine de ‘birbirini ötekileştirmeyen, birbirini kalın çizgilerle ayırmayan kavramlar bir araya getirecektir’ diye düşünüyorum.

————————

Yorumlar

 
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up