Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Eleştiri: Yarına Tek Bilet

Seher Kavut, Netflix’in Türkiye yapımı ilk orijinal filmi Yarına Tek Bilet’i değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

Drazen Kuljanin’in “Hur Man Stoppar Ett Bröllöp” isimli 2014 yapımı filminin bir uyarlaması olan “Yarına Tek Bilet“, Netflix‘in Türkiye yapımı ilk orijinal filmi olma niteliğiyle yayınlandı. Film aynı kompartımanda yolculuk yapmak zorunda kalan iki gencin aşamalı olarak çözülmelerini işliyor. Bu çözülme sekiz aşamada işlenip neredeyse tek mekanda geçiyor. Düşük bütçe, tek mekan ve sadece iki oyuncuyu merkezine alan film birçok noktada bağımsız bir film olma niteliği taşısa da filmin görüntüsü, seçilen kıyafetler ve oyuncuların Türkiye’de popüler isimler olması gibi unsurlara bakılınca aslında bağımsız bir filmden ziyade Amerikan gençlik filmlerine olan benzerliği dikkat çekiyor.

Yönetmen Ozan Açıktan‘ın başarılı Netflix projesi Atiye‘den sonraki ikinci işi oluyor Yarına Tek Bilet. Açıktan, Aile Arasında, Annemin Yarası, Silsile, Sen Kimsin? ve Çok Filim Hareketler Bunlar filmleri ile tanınmış fakat asıl ününü Atiye dizisi ile yakalamıştı. İlk Netflix yapımı film olması nedeniyle bu filmle de adını daha çok duyuracağa benziyor. Yönetmenin çektiği filmler ana akım filmler arasında sayılabilen gişe filmleri fakat nitelik bakımından sektörün en kaliteli yapımları arasına girebilecek filmlerden. Replika bir anlatı olan filmde kompartımanın küçük olması hasebiyle yönetmen Açıktan kendi tarzını ortaya koymakta zorlansa dahi takip planları ve yavaş zumlar filmde birçok sahnede kullanılıyor.

Film, trenin belli bir kompartımanında geçerek bir yol hikayesi anlatmayı hedeflemiş. Tek mekan sayılabilecek bir yerde hikaye sekiz parçaya bölünmüş ve her bölümde Ali (Metin Akdülger) ve Leyla’nın (Dilan Çiçek Deniz) zoraki başlayan diyaloglarının aslında karakterlerinin çözümlenmesi ve beraber geçirdikleri 14 saatlik sürenin bir arınma gecesine evrilmesi trajikomik bir panaromaya dönüşür.

Sekiz parçalık sekanslar bir şarkıyla bitecek şekilde ayarlanmış. Seçilen şarkılar konuyla benzerlik gösterip, konuyu pekiştirmek ve melodramı yükseltmek amacıyla fazlasıyla kullanılmış. Bu bakımdan Hollywood gençlik filmlerini pek aratmayan bir niteliğe sahip oluyor. Ülkede gençlik filmlerinin az olması nedeniyle böyle bir filmin genç kesim arasında popüler olma ihtimali öngörülebilir.

Elinde 89 yıllık kemanı; dağınık, bakımsız ve kahküllü saçlarıyla karşımıza çıkan Dilan Çiçek Deniz’in canlandırdığı Leyla karakterinin İspanyol sinemasından fırlamış hali ve tavrıyla çok zaman bir Türk filmi izlediğinizi unuttursa da başarılı oyunculuğu sebebiyle bu durum pek eğreti durmuyor. Metin Akdülger‘in canlandığı Ali karakteri ise Akdülger’in oynadığı Şahsiyet ve Atiye dizilerindeki rollerinden pek de farklı değil. Akdülger’in kendine has tavrından mıdır bilinmez ama oynadığı tüm roller birbirine sıkı bir şekilde bağlı ve tek görünüyor.

İki karakterin de aslında bir intikam yolculuğuna çıkmış olması Leyla’nın çantasında taşıdığı kitabın üzerinde yazan cümleyle seyirciye vermeye çalışır: “İntikam yolculuğuna çıkacaksan eğer kendin için de bir mezar kazmayı unutma!”

Filmde çoğu zaman başka filmlere göndermeler de yapılıyor. Her Şey Çok Güzel Olacak‘tan bir kaç replik ve Arabesk filminden de bir sahne veriliyor. Yönetmenin yerellik algısına yer vermeye çalışması, filmi Hollywood filmlerinden uzak tutma çabası olarak da anlaşılabilir. Netflix kalitesine uymaya çalışılması filmde kimi zaman eğreti dursa da, platformun Türkiye yapımı ilk film olarak hiç sıkmadan, heyecanı düşürmeden izlenme zevki yaratması yeni yapılacak filmler için umut kapısını aralık bırakıyor.

Yarına Tek Bilet filminde kullanılan müzikler ise şöyle:

  • Me and My Baby / Don Cavalli
  • Rock a Chic
  • En Güzel Yerinde Evin / Büyük Ev Ablukada
  • Clockwork / James Warburto & Arthur Gallon
  • Bu mudur? / Nil Karaibrabimgil
  • Hanter dro Duhont’ar Ar Mane / Didier Squibon & Yann Fanch Kemener
  • The Unfold / Deniz Taşar
  • Nikah Masası / Ümit Besen
  • Sayenizde / Ercan Saatçi
  • Karambol / Yasemin Mori
  • Ağlaya Ağlaya / Jabbar
  • Aman Of / Barabar
  • Last Call / Ömer Özgür
  • Bak Bana / Sena Şener
  • Ses Etme / Athena
  • Le Vent Nous Portera / Sophie Hunger
  • The Terms in Which I Think of Reality / Eren Şenkardeş

Seher Kavut / kavutseher@gmail.com

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: The Matrix Resurrections

Hilal Turan, The Matrix Resurrections filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

“Hiç gerçek olduğuna çok emin olduğun bir rüya gördün mü?”

The Matrix Resurrections

The Matrix Resurrections: Hakikat Sonrası Çağda, Hakikat Arayışına Veda

Morpheus’un, Thomas Anderson namı diğer Neo’ya Matrix’in, “hakikati göremeyelim diye gözlerimize inmiş bir perde” olduğunu söyleyerek, “zihnimize okkalı bir kıymık” atışının üzerinden tam 22 yıl geçti.

Bizleri insanlığın makineler tarafından köleleştirildiği distopik bir evrenle tanıştıran Matrix, internetin yaygınlaşmasıyla gündelik yaşamlarımızın giderek daha fazla sanallaştığı bir dönemin başında, içimizdeki teknofobik kaygılara seslenerek, giderek “gerçekliğin çölü”ne dönüşecek bir dünyayı haber veriyordu.

Sinema tarihine devrimsel bir damga vuran Matrix üçlemesinin sonunda, “seçilmiş kişi” Neo’nun kendini mesihyen fedası sayesinde, Matrix’ten kaçanların kurduğu Zion ile makineler arasında barış sağlansa da, Matrix filminin gerçeklik algımız üzerine attığı kanca yıllarca zihinlerimizi meşgul etmeye devam etti.

“Gerçekliğin hakikiliği” üzerine kadim dönemlere kadar uzanan bir düşünsel mirasa sırtını yaslayan Matrix, Platon’un mağara alegorisinden Jean Baudrillard’ın “simülasyon evreni”ne, Hristiyan teolojisinden uzak doğu felsefelerine ve hatta sufizme kadar uzanan geniş yelpazede bir “göndermeler kokteyli” sunuyordu.

Büyük anlatıların çöktüğü, anlamını kaybetmiş bir dünyada Matrix, herkesin kendi damak tadına/meşrebine uygun “hakikat”ler bulabileceği felsefi bir füzyon oluşturuyordu. Belki de bir “tüketim nesnesi” olarak Matrix’in en büyük başarısı da tam olarak buydu. Görsel efektlerinden aksamayan öykü ve kurgusuna ve pazarlama stratejilerine kadar Matrix her adımı incelikle ölçülüp tasarlanmış, kusursuz bir filmdi; kendi lisanıyla söylersek: “gerçek olamayacak kadar kusursuz”du.

Bir Hiper-Gerçek Olarak Matrix

2000’li yılların hemen başında, insanlığı gerçek olmayan bir rüyadan uyandırma uğruna “beyaz tavşan (gerçeklik)”ın peşine düşüren Matrix’in kendisi ise hızla bir “transmedya” anlatısına dönüşerek, video oyunlarıyla, animasyonlarla, bir tüketim nesnesi olarak çoğalmaya devam etti.

Serinin 2. filminde Mimar’ın Neo’ya “seçilmiş kişi”nin sistemin kendisini yeniden üretmek için kullandığı bir bug olduğunu itiraf etmesine benzer şekilde, Matrix serisinin de eleştirdiği tekno-kapitalist sistemin kendisini biteviye üreten bir tüketim nesnesine dönüştüğüne şahitlik ettik.

İlk filmde Neo’nun elinde gördüğümüz “Simülasyon ve Simülakrlar” kitabıyla doğrudan referans verilen Jean Baudrillard’dan hareketle söylersek bu süreçte Matrix, sunduğu tüketim araçlarıyla derinliğini tümüyle kaybeden, göstergelerin anlamın yerine geçtiği, sentetik bir hiper-gerçekliğe dönüştü. Tekno-kapitalizmin çarkları arasında yolunu kaybeden “tüketici”lere, kırmızı hapla hakikat dünyasının kapılarını açma ve seçilmiş kişi tarafından kurtarılma umudu aşılayan Matrix, bugünün dünyasının abartılı bir projeksiyonu olarak, aslında Baudrillard’ın tabiriyle “gösterilecek bir şeyin kalmadığını gizleyen gösterge”ler sınıfında yerini alıyordu.

O Eski Halinden Eser Yok Şimdi

Matrix her ne kadar bir “tüketim nesnesi”ne dönüşse de, gerçekliğe dair sıra dışı soruları ve döneminin çok ilerisinde tekniğiyle, adını kült filmler listesinin üst sıralarına altın harflerle yazdırmayı başardı.

Serinin son filminin üzerinden uzun yıllar geçmişken, yapım şirketinin ısrarlarına dayanamayan Lana Wachowski kolları sıvadı ve nihayet 2021’in en önemli sinema olaylarından biri olarak, serinin 4. filmi The Matrix Resurrections’ı yılın son günlerinde hayranlarıyla buluşturdu.

The Matrix Resurrections’ın açılış sahnesi aslında filmin amacını ve ilerleyen dakikalarda tam olarak ne yapmak istediğinin özeti niteliğindeydi. Serinin ilk filminin açılış sahnesini neredeyse birebir canlandıran bu sekansta, oyunculardan mizansene kadar her şey, ilk filmin kötü bir kopyasını izliyormuşuz hissi veriyordu. Nitekim sahnenin yapaylığının Matrix ajanları tarafından, seriye yeni dahil olan Bugs karakterine kurulmuş bir tuzak olduğunu fark etsek de, “bu bizim bıraktığımız Matrix değil” hissi film boyunca devam edecekti. Aslında filmin bu ilk sekansı, serinin son filminin Matrix’in felsefesini derinleştirmek veya çeşitlendirmek gibi bir iddia ve vaat taşımadığını daha en başından sembolik bir şekilde açık ediyordu.

Matrix’in yeni evreni, o alışageldiğimiz 0’lar ve 1’lerin uçuştuğu ve siyah & koyu yeşil tonların hakim olduğu kasvetli dünyasından çok uzak rengarenk bir atmosferle bizi karşılıyordu. Siyah kıyafetler içindeki karizmatik Morpheus, yerini tavernadan az önce çıkmış havası veren kötü bir kopyasına; yine sinema tarihinin en karizmatik kötü karakterleri arasında yer alan Ajan/Analist ise komedi oyuncusu olarak ün yapmış isimler tarafından canlandırılan “light kötü”lere yerini bırakmıştı. Makinelerin bile neredeyse evcilleştirildiği bu yeni dünya Matrix evreninin takipçilerine oldukça yabancıydı.

Nihayet Matrix’in “seçilmiş kişi”si ve en son dünyanın kurtuluşu için kendini feda ederken bıraktığımız Neo’muzu, bu defa kapitalist sistemin gönüllü kölesi olmuş, enerjisini hakikat arayışı yerine eğlence sektörünü büyütmeye adamış, The Matrix isimli video oyununu yaratan bir oyun tasarımcısı olarak görüyorduk. Tatsız ve heyecansız yaşamında, ayakta kalabilmek için terapistinin verdiği mavi haplara (önceki serideki seçiminin aksine) bağımlı yaşayan bir “tutanamayan”dı karşımızdaki Neo.

Yeni Neo üzerindeki tozları silkip yeniden beyaz tavşanın peşine takılıp, Trinity’yle aşklarına kaldığı yerden devam etmek için yeni bir maceraya atılsa da The Matrix Resurrections ne hikaye ne de aksiyon olarak bekleneni ver/e/miyordu.

Kendi Mirası Üzerine Düşünen Bir Matrix

Bu yeni ve hiç bilmediğimiz Matrix, sıkı hayranlarında büyük bir hayal kırıklığı yaratsa da, aslında ilk sahnesinden başlayarak, kendi efsanesini daha öteye taşımaktan ziyade, mevcut mirasına bir saygı duruşu taşıdığını samimi bir şekilde gösteriyor.  Bu kapsamda serinin son filmini vadettikleri açısından değerlendirmekte fayda var.

The Matrix Resurrections, oyuncu performanslarından hikayesine kadar, Matrix efsanesine yeni bir halka ekleme veya derinleştirmekten çok, ona saygı duruşu amaçlı nostaljik bir yolculuk olarak tasarlanmış. Nitekim kahramanlarımızın geçmişi hatırlayışları kapsamında, serinin ilk filminden sahnelerin hikaye arasına ilk halleriyle olduğu gibi serpiştirilmesi de bunu kanıtlar nitelikte.

Hikaye boyunca kendi efsanesine kimi zaman nostalji kimi zaman da ironiyle yaklaşan Matrix’in son filminde Neo’ya Matrix’in 4. oyununu sipariş etmeleri sonrasında yapılan beyin fırtınasında “Matrix neydi?” konulu tartışma bölümü filmin en vurucu bölümü şüphesiz. Sahi Matrix tam olarak ne? Bir kripto-faşizm ve kapitalizm eleştirisi mi? Yoksa “seçilmiş kişi” tarafından kurtarılma katharsisi ile mevcudu kabule davet eden bir “rıza aracı” mı?..

Matrix’in kendi üzerine düşünme denemesi (self-reflexivity) olan bu bölüm, hem yaratıcıların Matrix mirasına bakışını yansıtması hem de bizi bu mirası sorgulamaya itmesi açısından özel bir değer taşıyor.

Hakikat Arzusunun Yitimi ve Matrix

Matrix serisinin ilk filmi, yayınlandığı dönemde kuşkusuz herkeste büyük bir heyecan dalgası yaratmıştı. Sanal dünyaya yeni yeni teslim olmaya başladığımız dönemde kırmızı ile mavi hap arasında tercihte bulunma fikri herkes için cezbediciydi.

Ancak The Matrix Resurrections,  neredeyse Matrix’i andıran metaverse isimli sanal evrende arsaların milyon dolarlara satıldığı, bilginin hızının doğruluğunun önüne geçtiği, gerçekliğin önemini tümden yitirmese de tüm sahtelikler içinde hakikate ulaşma arzusunun yittiği bir dünyaya hitap ediyor.

Baudrillard artık gerçeğe ait tüm göstergelerin ele geçirilerek yok edildiği ve gerçeğin yerini sahte bir hiper-gerçeğin aldığını söylüyordu. Şimdiyse gerçek ve sanal olanın birbirinden ayrılamaz şekilde iç içe geçtiği bir stereo-gerçeklik ile kuşatılmış durumdayız.

Trend-topic olmanın/yaygınlığın hakiki olana, görünenin öze, fikrin sorumluluğunu taşımanın anonim bir trollüğe yerini bıraktığı içinde bulunduğumuz post-truth çağında hakikat olmasa da “hakikate ulaşma arzusu” yok edildi.

The Matrix Resurrections, tam da bu hakikat arayışının anlamsızlaştırıldığı dönemin bir ürünü olarak karşımızda. Ve tam da bu sebepten, yeni Neo, olanca sinikliğiyle, hakikat arzusunu yitiren insanlığın temsili artık. Gerçekliğin peşine düşmenin “şizofreni”yle özdeşleştiği bu dünyada onu içinde olduğu rüyayla barışık tutacak mavi haplarıyla yaşamına devam edebiliyor ancak. Yeni Neo’nun asansörde birlikte yolculuk ettiği insanların, birbiriyle tümüyle ilgisiz ve yarı hipnotize bir şekilde cep telefonlarına gömüldüğü sahne, gerçekliğin peşine düşen Matrix serisinin neden artık başka bir dünyadan konuştuğunu hüzünlü bir şekilde özetliyor aslında.

Tam da bu nedenle o eski Matrix’in bu yeni dünyaya söyleyeceği çok da fazla sözü kalmamış durumda. Yeni sözler bulmaya da mecali yok. Kaldı ki, tıpkı rüyasından uyanmaya ikna olmakta zorlanan yeni Neo gibi, epeydir içinde olduğumuz “gönüllü gözetim” dünyasında, kimsenin sahte ile gerçek olan arasındaki farkın peşine düşecek takati de yok gibi.

Bireylerin nesnel gerçeklik ile ilgilenmek yerine, kişisel duygu ve düşüncelerinin yönlendirmesi ile hareket edişini ifade eden post-truth çağında The Matrix Resurrections da, hakikat arayışından çok duygulara odaklanmayı ve Neo & Trinity aşkını merkezine almayı seçiyor. “Kırmızı ve mavi hap” arasındaki ayrımın giderek silikleştiği post-truth çağında, hakikate ulaşma çabasının yitimine yönelik bir ağıda dönüşüyor Matrix efsanesi..

En başa dönersek, The Matrix Resurrections’ın vadettiklerini ve vadetmediklerini iyi analiz edip, seriye yeni bir heyecan kazandırma beklentisiyle değil de eski bir dostla yıllar sonra yeniden buluşma ümidiyle salonun yoluna düştüğünüzde sizi hayal kırıklığına uğratmayacak bir yapım.

Hilal Turan

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: The Marksman

Seher Kavut, The Marksman filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

The Marksman

Liam Neeson, her zaman izleyicilerin dikkatini belirli bir filmi izlemeye çeken en güçlü dramatik sanatçı olarak uzun zamandır ün kazanmış biri. Özellikle Oscar ödüllü Schindler’in Listesi’nden sonra. Bu nedenle, Neeson‘un onurlu bir yaşta bu büyük başarısından sonra gerçek bir aksiyon kahramanına dönüşmesinin birçokları için tam bir sürpriz olması şaşırtıcı değil. Bununla birlikte, yaşının artması ile uzun zaman önce Neeson, yakında aksiyon filmlerinde oynamayı bırakacağını açıkladı. Onu bir aksiyon kahramanı rolünde görmek için son şanslardan biri, ona bu filmin yönetmeni Robert Lorenz tarafından sunuldu.

Liam Neeson‘ı bir film afişinde her gördüğünüzde, filmin ne hakkında olacağını önceden tahmin edebiliyorsunuz. Filmlerdeki karakterini cezalandırıcı, adalet şampiyonu ve haklı intikamın savaşçısı gibi benzer sıfatlarla acı bir şekilde sağlamlaştırdı. En nihayetinde, hayatta çok fazla adalet eksikliği varken bunu filmlerde izlemek en azından bir doz dopamin almamıza sebep olabiliyor.

Filmin yönetmen koltuğunda, usta Clint Eastwood ile birlikte bu türün birkaç filminde yer alan Robert Lorenz var, ancak bu çalışmanın öncekilere kıyasla çok soluk olduğu aşikar.

Film, Meksika sınırına yakın bir çiftlikte yaşayan eski bir denizci olan Jim ile başlıyor. Borçlu bir çiftçi olarak hayattan bıkmış ve borcuna karşılık devlet tarafından her şeyi elinden alınıyor. Anavatanına karşı bir görev alışkanlığı ile birlikte Jim, gönüllü olarak sınırda bir devriye polisi gibi çalışıp, yasadışı göçmenleri üvey kızının çalıştığı sınır servisine teslim ediyor. Bir çatışmada bir çocuğun annesine,çocuğu Chicago’daki akrabalarına götüreceğine dair bir söz verir.

Filmin senaryosu oldukça basit ve hatta belki de ilkel. Neredeyse en başından itibaren, önümüzde hangi bükülmelerin olduğunu ve bu filmin esasen nasıl biteceğini tahmin etmek zor değil. Film, “Gran Torino”, “A Perfect World” gibi filmlerin bazı unsurlarını isteyerek ödünç aldığını saklamıyor ve diğer birçok benzer filmin de bazı yankılarını hevesle veriyor. Aynı zamanda hikayeye yeni bir şey katmaya bile çalışmadan. Yine de hikaye oldukça akıcı görünüyor. Her şeyden önce, anlatının genel kolaylığından kaynaklanmaktadır.  Dezavantajlar, yalnızca iki ana karakter arasındaki ilişkinin o kadar ilginç olmamasına bağlanabilir ve son, bu filmin ana karakterinin nasıl sunulduğunun arka planına karşı güçlü bir şekilde rezonansa girer. Bana göre, filmin bir buçuk saatten fazla ekran süresi geliştiği yön bağlamında kesinlikle anlamsız görünüyor.

Jim ve Miguel arasındaki ilişki için empati kurmak bir yana, anlamak bile neredeyse imkansız. Miguel, annesinin ölümü için Jim’i suçluyor, sonra aniden küçümseyici bir tavır sergiliyor sonrasında ise tamamiyle bağlanıyor. Ancak tüm bu metamorfozlar hiçbir şey tarafından desteklenmiyor, sadece oluyorlar, herhangi bir eylemle gerekçelendirilmiyorlar.

Liam Neeson kesinlikle bu filmin ana avantajlarından biridir. Kahramanının bir ölüm makinesine dönüştürülmemesi ve oyuncunun saygıdeğer yaşının unutulmaması övgüye değer. Bu kahramanın karakterine ve kişiliğine doğru bir şekilde yerleştirilmiştir. Karakter herhangi bir mucize göstermesede Liam Neeson’ı izlemek her zamanki gibi keyifli. Fakat diğer oyuncular için aynı şey söylenemez. Catherine Winnick kötü oynamıyor ama son derece kötü yazılmış silik bir karaktere sahip. Juan Pablo Raba yine görev başında olan acımasız bir katil şeklinde ortaya çıkıyor ve bu sefer hikaye boyunca kendini büyük ölçüde tekrar ediyor. Jacob Perez‘e gelince, acı çekmesi gereken bazı sahnelerde gülümsüyor ve okuldan öğrendiği İngilizcesinin bu kadar akıcı olması biraz şaşırtıcı.

Sonuç olarak, yorgun bir Neeson, iyi bir kamera çalışması ve soluk bir aksiyon altı filmi.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: The Green Knight

Seher Kavut, The Green Knight filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

The Green Knight

Senarist ve yönetmen David Lowry‘nin The Green Knight’ı, tek bir bütün halinde iç içe geçen ve özel bir sinematik metafor ve sembol büyüsü oluşturan inanılmaz bir imgeler düsturudur. 14. yüzyıl aliterasyonlu şiiri “Sir Gawain ve Yeşil Şövalye”nin Lowry tarafından uyarlanması, resmi bir kült statüsüne yükseltebilecek bir dizi önemli avantaja sahiptir. Güçlü bir vizyon sahibi olan Lowry, filmin şekliyle çok fazla flört ediyor ve onu bilinmeyen bir yazar tarafından yazılmış orijinal şiir kadar derin ve çok yönlü hale getirmeye çalışıyor. Yönetmen orijinal kaynağı revize eder ve filminde modern dünyayla da alakalı birçok konuyu gündeme getirmeyi başarır. Bunlar çevre sorunları, yaşam ve ölüm üzerine düşünceler ve hatta erkeklik, şövalyelik alaylarıdır. Lowry gerçek olay örgüsünün koltuk değneklerini yerlerine bırakarak şiiri neredeyse tam anlamıyla perdeye aktarmış ve kendi hayal dünyasından orijinal olay örgüsüne birkaç yeni karakterde eklemiştir. 

Filmin tamamı Guyven’ın isyankar ve aptal bir gençten onurlu bir adama yolculuğunu takip eder. Yolda kendisini bir insan olarak ortaya koyan çeşitli sınavlarla karşılaşır. Bu zorluklar, görmeye alışık olduğumuz gibi aşılmaz.  Kahraman, cesur ve doğru hareket etmek için kendi içinde son gücü toplamaz. Sürekli şüphe eder, hata yapar ve korkar. Gawain, bu yolculuğa neden çıktığını bile tam olarak bilmeyen korkak ve miyop bir genç adamdır.

Yolculuğa başladıktan sonra Gawain’in film dünyasında, çeşitli imgeler ve sembollerle zengin, destansı yolculuğu başlar, sadece cevaplar bulmaya değil, aynı zamanda yolda onur ve cesaret bulmaya çalışır. Ve bazılarının “Şövalye”den beklediği, sonuç olarak göründüğü biçimde değil, kendilerini yanlışlıkla klasik şövalyelik fantezisine hazırlayan destanı oluşturan, kahramanın kendisiyle olan iç savaşıdır. Ana savaş ana karakterin derinliklerinde gerçekleşir, kibirli bir çocuk ve şövalye unvanına layık bir adam onun kendi içinde savaşır. Bu nedenle, Gawaine’in hikayesi her on dakikada bir iddialı konuşmalar ve kılıç savaşlarıyla dolu değildir. Yönetmen filmin tüm zamanını ana karakterin iç dünyasına verir, karakter korkusuna ve bencilliğine rağmen hala ölümün gözlerine bakar ve sadece kaderiyle değil, aynı zamanda var olan her şeyi yiyip bitiren tabiat anayla da eşitsiz bir savaşa girer.

130 dakikalık meditasyon boyunca, Gawain Deva Patel bazen ilerliyor bazen geriliyor, bu yüzden, başlangıçta ve sonda, izleyici gerçekten bir kişinin vücudunda tamamen farklı iki kişilikle tanışıyor. Patel, kahramanının tüm metamorfozlarını sadece konuşma yetenekleri sayesinde değil, aynı zamanda beden dili yardımıyla da mükemmel bir şekilde göstermeyi başarır. Gawain, yetişkin hayatının sonuçlarıyla bire bir eşit olmayan bir savaşta yüzleşmek zorunda kalan şımarık bir çocuk gibidir. Kahraman, Hıristiyanlık ve paganizm arasındaki yüzleşmeyle de karşı karşıya kalır, konuşan bir tilki şeklinde bir yolcuyla tanışır ve yolu savaşmak için devlerle kesişir.

Gawain’in Lowry prizmasından geçen hikayesi, bir annenin çocuğuna Yılbaşı Gecesi yatmadan önce anlattığı şövalye onurunun hikayesini hatırlatan basit ve çok açık bir masal gibi gelir. Bu, bir bütün olarak bu kadar ciddi ve yetişkin bir filmin algısını en azından bozmaz, ancak Lowry‘nin hikaye anlatımına postmodern yaklaşımı, yönetmenin hayranı olduğu Tarkovsky ile de benzeşmeye başlar.

Filmin en güçlü yanı, harika atmosferi ve Andrew Palermo’nun (“The Ghost Story”) aynı derecede fantastik sinematografisidir. Film, renk paletinin derin bir şekilde detaylandırılması inanılmaz derecede şık görünür. Çekim tarzı birçok yönden Nicholas Winding Refn’in Climbing Valhalla’sını andırıyor, özellikle ikinci perdede. İzleyici neredeyse her zaman filmin dünyasına aşağıdan yukarıya bakar, bu sayede Gawain daha da büyük ve acımasız mistisizm ve sihir dünyasında “kaybolmuş”, Daniel Hart’ın ortaçağ folkloru ile müziğinde boğulan küçük bir insan olarak algılanır. Daha az sıklıkla, kuşbakışı bir bakış açısıyla çekilmiş, hepsi aynı fikir üzerinde çalışan, kahramanı zayıf ve savunmasız olarak göstermek için yukarıdan çekimler yapılmıştır.

Filmin gerek biçimi gerekse içeriği, fragmanlardan göründüğü kadar basit değildir. Bu açıkça yüksek hasılat hedefleyen genel izleyici için bir sinema değildir. Film metaforlarla dolu ve türün tipik filmlerinden tamamen farklı. Sürekli kılıçlar çarpışmıyor, şövalye düelloları ve heyecan verici bir macera ruhu yok. Aksine, bu çok yavaş ve manevi bir film, içinde denemeler her zamanki pathos olmadan aşılıyor ve filmde şövalyelik ruhu son nefesini vermeye hazır görünüyor.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler