Eleştiri: Osmanlı Subayı

Eleştiri Manşet Serkan Baştimar
Eleştiri: Osmanlı Subayı

“Seyirciyi eğitmeye yeltendiğiniz an, kötü bir film yapıyorsunuz demektir.”

Douglas Sirk

Memleket olarak dört gözle Hollywood’u topraklarımızda görmenin özlemini yaşıyoruz. Bizim hikayemizi, destanlarımızı, kahramanlıklarımızı artık tüm dünyanın görmesini istiyoruz. Bunun için Hollywood’un bizi keşfetmesi şart, diye düşünüyoruz. O yüzden bir filmde İstanbul’u görmek bile yüreğimizi bir serçe gibi pır pır kanatlandırıyor. Bu yüzden en sevdiğimiz Bond filmi Rusya’dan Sevgilerle. Liam Neeson’un kıytırık aksiyonu Taken bu yüzden bizim için özel. Çünkü Türkiye var içinde, İstanbul var.

19 Mayıs‘ta vizyona girecek olan Osmanlı Subayı, bir süredir topraklarımıza uğramayan Hollywood’un son ziyaretinin adı. Film, her yönden cezbedici. Zira içinde Ermeni Tehciri var, Birinci Dünya Savaşı var, Haluk Bilginer – Selçuk Yöntem var, İstanbul – Kapadokya var…. Yani bizi meraka sürükleyecek, heyecanlandıracak her şeyi bünyesinde barındırıyor. Ama, bir eksiği var: Bu bir film olamamış, propagandayı bile becerememiş bir filmimsi.

Türk-Amerikan ortak yapımı Osmanlı Subayı‘nda gözden düşmüş aktör Josh Hartnet, Michiel Huisman ve Hera Hilmar başrolde. Sir ünvanlı Ben Kingsley ne idüğü belirsiz bir karakter ile yine düşüşlerde, Selçuk Yöntem tek sahnede, Haluk Bilginer ise iki sahnede karşımıza çıkıyor. Yani; ‘bizimkileri’ pek görmeyeceğiz.

Haluk Bilginer ve Selçuk Yöntem bir pazarlama aracı olarak var, ama filmde neredeyse yoklar.

Film, epeyce cılkı çıkmış bir aşk hikayesini – üçgenini merkezine alıyor. Arka planda ise Doğu Anadolu’da patlak vermek üzere olan Ermeni Meselesi… İdealist bir hemşirenin Amerika’dan çıkıp Anadolu’daki yardıma muhtaç insanlara el uzatmaya çalışması… Kağıt üzerinde güzel, ancak perdede pek de iyi anlatılamamış, kamu spotu gibi diyalog ve sahneler.

Michiel Huisman Osmanlı subayı rolünde. Türkçesi yerlerde sürünüyor. Figüranların da hakeza öyle. Arkadaş hiç mi dersine çalışmaz insan. Haydi tarih konusunda bir şey demiyorsun; ama en azından ağzından çıkanı düzelt. Bir hata da mekan kullanımında. Van’da geçen bir öyküyü Van’da değil de Kapadokya’da niye anlatırsın? Aynı hatayı yakın zamanda Yılmaz Erdoğan Ekşi Elmalar’da yapmıştı. Öyküsünü anlattığın coğrafyaya gitmezsen ne anlamı kalır o öykünün. Saksıda çiçek mi yetiştiriyorsun?

 

Bizim öykümüzü anlatan henüz düzgün bir film göremedim. Hep ‘cukkayı’ doldurmak için yapılmış, pazarlaması güzel; fakat içi boş filmlerle geçti gitti zamanımız. Geçtiğimiz yıl Ertuğrul 1890 vardı mesela. O da ayrı bir sükut-ı hayaldi.

Ermeni Tehciri‘ni anlatan The Promise de benzer bir öyküyü başka bir pencereden anlatıyor. Osmanlı Subayı ve The Promise, Ermeni Meselesi’ni farklı ‘cephelerden’ anlatarak IMDb’de oy savaşları veren iki film oldular. Ama Osmanlı Subayı‘nın kötülüğü karşısında The Promise şimdiden 1-0 önde.

“En azından aleyhte değil”

Kısaca Anadolu Ajansı‘na verdiğim röportajı şurada paylaşayım ve yazımı bitireyim:

Kadrosundaki Türk oyuncularla dikkat çeken Osmanlı Subayı, iyi niyetli ancak ikna edici değil. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir aşk hikayesini merkezine alan yapım, Ermeni Tehciri’ne de temkinli yaklaşıyor. İdealist bir hemşirenin gözünden o döneme tanık olduğunuz Osmanlı Subayı, figüran ve mekan kullanımından sınıfta kalıyor. Üst düzey bir sinema filmi sayılmaz; hatta yeni bir şeyler de söylemiyor. Ama en azından aleyhte değil ve benzer yapımlar için cesaret verici.

Film hakkında detaylı bilgi ve fragman için tıklayın.

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up