Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Eleştiri: John Wick 3: Parabellum

Muhammed Uyar değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

Öldürmenin Elli Tonu

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim. Seri filmlerin en büyük riski hikâye ritminin giderek azalmasıdır. Eğer hikayeniz sizi sürekli yukarıya taşıyorsa filmin diğer bütün ögeleri de güçlenerek devam edecektir. John Wick’i bu durumdan ayrıştıran nokta ise senaryosunun bir hikâyeye ihtiyaç duymuyor oluşu. Açalım.

İlk filmde karısını kaybetmiş acılı bir profesyonel katil olarak tanışmıştık John Wick karakteriyle. Acısını bir nebze hafifletmek için bağlandığı köpeği ve yakışıklı arabası ile kurduğu bağ bir Rus mafya babasının oğlu tarafından elinden alınınca John Wick efsanesinin en önemli özelliğini yakından görmüştük: Her nesne John Wick’in elinde ölümcül bir silaha dönüşebilir.

John Wick karakteri ile ilk tanıştığımız filmin aklımızda kalan bazı belirgin unsurları vardı. Continental Oteli, altın paralar, mühürler, çıkış izni, yüksek şura. Ve bunların bütününü oluşturan en önemli unsur: Suç bürokrasisi. Devam filmlerinde bunların yerini aynı şekilde koruduğunu gördük. Tek fark üçüncü filmde tanıştığımız ve Asia Kate Dillon’un canlandırdığı ve Yüksek Şura’yı temsil eden ‘hakem’ karakteri. Dillon’un aşırı cool duruşu karakterlerimizin başında sallanan Demokles kılıcı gibi film boyunca kendini hissettiriyor.

Continental Oteli sınırları içerisine bir cinayet işlediği için başına $14 milyon değer biçilen John Wick’in tek amacı New York’tan kaçabilmektir. Karanlık sokaklarda ‘sistem’in örümcek ağı gibi ördüğü katillerin elinden kaçabilmek için John Wick’in tek yapması gereken şey bol bol öldürmektir. Bunu yapmaktaki amacı ise eşinin aziz hatırasını hatırlayarak yaşayabileceği sakin bir hayattır.

John Wick’in kaçışının başladığı yer filme tat katan ve yeni bir öykü oluşturacak noktaya geliyor. John Wick’in Yüksek Şura’nın elinden kurtulmak için Tarkovsky Tiyatrosu’na girdiği sahnede heyecanlanmayan olmamıştır diye düşünüyorum. Tarkovsky Tiyatrosu’nda Rus mafyasının bir bale gösterisi düzenlediğini hayal edin. Müthiş bir tasarım. Sahnedeki balerini ayakları kanayıncaya kadar zorlayan Rus mafyası Anjelica Huston’ın acımasızlığı bir başka acımasız hocamız J.K. Simmons’ı (Whiplash) akla getiriyor.

İkinci filmde Roma’yı ziyaret ederek aksiyon filmlerinin ‘başka bir şehirde buluşalım’ klişesini yerine getiren John Wick bu sefer de bizi Casablanca’nın ‘oryantalist’ havasında Halle Berry ile buluşturuyor. (Halle Berry’nin köpeklerine dikkat.) Yüksek Şura’nın başındaki kişi ile buluşup kendini affettirmek isteyen John Wick için macera bu noktada yeniden başlıyor. Affedilmek için yeni bir görev alan kahramanımız bu sefer ortalığı birbirine katmak için dönüyor Continental Oteli’ne. Daha önce sükunetin ve huzurun merkezi olan otelimiz bu sefer aksiyonun ve ölümün merkezi haline geliyor.

Öykünün yerini görsel bir şölen havasında izlediğimiz öldürme sahnelerinin aldığı John Wick filminden çıktığınızda aklınızda kalan tek şey Wick’in öldürme stilleri oluyor. Kütüphanede Rus edebiyatından kitaplar, ahırda atlar, motosiklet sahnelerinde ise kasklar birer öldürme aracına dönüşüyor: Öldürmenin Elli Tonu.

Sevgili Fatih Mutlu’nun senaryo ile ilgili sürekli dikkat çektiği bir nokta vardır: Bir film ancak kötü karakteri kadar başarılıdır. John Wick’in devamını bekleyen en büyük tehlikenin bu olduğunu düşünüyorum. Yönetmen Chad Stahelski ve senarist Derek Kolstad bu şiddet erotizmini daha ne kadar devam ettirmeyi düşünüyor bilmiyorum ama ‘John Wick 4’ için ilk 3 filmi geride bırakacak net bir kötü karakter oluşturamazlarsa John Wick efsanesi yerle bir olur.

Serinin ilk iki filmi boyunca biçimin seviyesini koruyan ve başarılı şekilde sona ulaştıran John Wick’in üçüncü filmi de içeriğe değil biçime önem veren yeni nesil için eğlenceli bir tercih olabilir.

‘John Wick’ 262 bin, ‘John Wick 2’ 726 bin izleyiciye ulaşmıştı. Bakalım John Wick 3: Parabellum 1 milyon bandını aşabilecek mi?

İyi seyirler…

[rwp_box id=”0″]

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Gelin Biraz Dertleşelim…

Muhammed Uyar, 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Kültür ve sanat etkinliklerinin kişilere, siyasetçilere ve kamu kurumlarına bağlı olmaması gerektiğini yıllardır dile getirir ve savunurum. Çünkü bu değişkenlerin herhangi biri yerinden oynadığında bütün organizasyonların yapısı da yerinden oynuyor ve bütün birikimler sıfırlanıyor. Bunun en son ve bariz örneği yeni olmasına rağmen çok güzel bir ivme kazanan ve gün geçtikçe derinliği ve kalitesi artarak devam eden Malatya Film Festivali’nde yaşandı. 2010 yılında ilki düzenlenen festival aradan geçen 11 yılda 9 kez düzenlenebildi ve birçok kez de organizasyon ekibini değiştirmek zorunda kaldı. Değişen her ekiple beraber festival de neredeyse sıfırdan başlamış gibi oluyor. Festivali, şehri, şehrin insanlarını ve dinamiklerini tanıyan ve öğrenen ekipler bir anda yerini başkalarına bırakmak zorunda kalıyor. Böyle bir ortamda herhangi bir şeyin büyüyerek, gelişerek devam etmesi mümkün mü? Kesinlikle değil.

Sağ veya sol hiç fark etmiyor, bu ülkede siyasetin “reklam kaygısı” her zaman iyi işlerin arka planda kalmasına sebep oluyor. Evet, farkındayız, film festivallerinin gerçekleştirilmesinde başta belediye başkanları olmak üzere siyasetçilerin çok fazla desteği var. Ama bu emekleri görünür kılmak için yapılması gereken şey her yere boy boy fotoğraflarınızı asmak veya isminizi yazdırmakla olmuyor. Aslında görünürlük artıyor ama kalıcı olmuyor. Ayrıca siz seçimi kaybedip gittiğinizde yeni gelenler de bu yarışın içine dahil olduğu için durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Cannes, Berlin, Saraybosna, Karlovy Vary vb… Bu saydıklarımın hepsi birer şehir ve hepsinde birbirinden önemli, başarılı film festivalleri gerçekleştiriliyor. Ama hiçbirinin ne afişlerinde ne de ödül törenlerinde belediye başkanları çıkıp “Bu festivali BENNN yaptım!” demiyor. Festivali organize edenler, sinemacılar çıkıyor sahneye ve sanat ile, festival ile ilgili konuşmalarını yapıp kenara çekiliyorlar. Belediye başkanları ve siyasetçilerin festivallerde yapacağı en güzel şey ödül takdim edip emeği geçenlere teşekkür etmek olmalıdır. Bu kadar. Fazlası hem siyasilerin hem de organizasyonların zarar hanesine yazılıyor.

Antalya Altın Portakal Film Festivali için bu ülkenin en köklü film festivali desek yanlış olmaz. Şehrin ve sanatın cazibesi doğru bir şekilde birleştiğinde bu festivalin önünde hiçbir güç duramaz. Ama halihazırdaki durum buna hiç uygun değil. Yukarıda da bahsettiğim kaygılarla belediye başkanları her değiştiğinde sanki festivalin de “siyasi partisi” değişiyormuş gibi saçma sapan bir durum ortaya çıkıyor.

Gelelim sanatçılarımızın şov merakıyla bütün güzellikleri yerle bir ettiği anlara… İnsanların siyasi görüşleri olabilir. İnsanlar kendi siyasi görüşlerine göre eserler de üretebilir. Ama bu siyaset herhangi bir sanatsal faaliyeti gölgede bırakacak kadar ön plana çıkıyorsa orada bir sıkıntı var demektir.  Nitekim son yıllarda özellikle Adana ve Antalya Film Festivalleri’nde sahneye ödül almak veya ödül takdim etmek için çıkan sanatçılar bu durumu bir fırsat belleyip sanatlarını konuşmayı değil de siyasi görüşlerini deklare etmeyi tercih ediyorlar. Hal böyle olunca da festivallerin ardından gündem olan konular filmler, oyunculuklar, yönetmenlikler değil de siyasi tartışmalar veya magazin olayları oluyor.

Son olarak Antalya’da ödül almak için sahneye çıkan Nihal Yalçın’ın konuşması sırasında yaşananlar festivalin önüne geçti. Tartışmaların Tamer Karadağlı’nın Nihal Yalçın’a ödülünü verme şekli ve Yalçın’ın konuşmasının içeriği üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Konuşmasının bir bölümünde “Ben filmi seyrettikten sonra bana kadın oyuncu vermezler diye düşündüm açıkçası. Çünkü bir festival seyircisinin ya da jürisinin çok alışkın olduğu bir karakter olduğunu düşünmüyorum. Ama ne yazık ki, güçlü rakiplerim yoktu. Büyük ihtimalle… Çünkü çok az kadın hikayesi vardı.” diyen Yalçın’ın kadın hikayesi meselesine dikkat çekmek isterken festivaldeki diğer oyuncuları rencide edercesine konuşması büyük bir talihsizlikti. Bir festivalde finale kalan bütün filmler/ekipler/oyuncular güçlü rakiplerdir. Jüriler bunların arasından subjektif bir tercih yaparlar. Kendi anlayışları ve sanatsal zevklerine en uygun/yakın gördükleri kişi ve filmlere oylamalar yaparak ödül verirler. Bu noktada “güçlü rakiplerim yoktu” demek her şeyin ötesinde diğer tüm film ekiplerine ve kadın oyunculara yapılmış büyük bir ayıptır. Hal böyle olunca ödül törenini, filmleri ve sanatı konuşmamız gerekirken içi boş tartışmaların içinde bulduk kendimizi. İşin kötüsü bu tartışmaların kimseye faydası yok…

Bir de Antalya Altın Portakal Film Festivali ile ilgili genel bir derdim var. Türkiye’den ve dünyadan sektör profesyonelleri sinema dolu bir hafta için Antalya’ya geliyor. Festivalin ana film gösterimleri- pandemi nedeniyle- açık havada yapılabilmesi için iki seans şeklinde 19:15 ve 21:45’te gerçekleştiriliyor. Ama açılan ek seanslardaki gösterimler AKM içindeki kapalı salonlarda yapılabiliyor. Madem kapalı alanda gösterim yapılabiliyor o halde neden gündüz seansları açılmıyor? Gün içinde basın toplantıları haricinde başka bir etkinlik, söyleşi vs. neden yapılmıyor? Antalya’nın önemli bir bölümü haline gelen Film Forum’un toplantıları neden online olarak gerçekleştiriliyor? Çünkü böyle olunca daha az misafir geliyor. Yarışma bölümünde filmi olmayan sektör temsilcileri ve oyuncular festivale davet edilmiyor. Önceki yıllara kıyasla davetlilerin sayısı çok çok azdı. Meselenin/mazeretin bütçe mi yoksa pandemi mi olduğunu düşünmeden edemiyor insan… Sadece akşam seanslarında gösterimlerin yapıldığı ve başka etkinliklerin yapılmadığı bir festivalin halkla bütünleşmesi mümkün değil. Açılış ve kapanış törenlerinin halka açık olması bu açığı kapatamaz. Bu konuda biraz daha dikkatli çalışılması gerekiyor. Pandeminin hayatımızdaki birçok şeyi etkilediğinin farkındayız. Ama dikkatli ve kontrollü şekilde normalleşmenin zamanı çoktan geldi. Film festivalleri içeriği dolu dolu olduğunda unutulmaz hale geliyor.

Sonuç olarak festivallerimizi siyasi kavgalara, anlamsız tartışmalara, “fırsat buldum biraz şov yapayım”cılara kurban etmemeliyiz. Derdimiz sürekli gelişen, büyüyen, içerik kalitesi her geçen gün artan festivaller düzenlemek olmalı. Bu vesileyle festivallerde sinema ile buluşmamıza vesile olan, emek veren bütün ekiplere teşekkür ediyorum.

Muhammed Uyar

Okumaya Devam Et

Eleştiri

28. Altın Koza Film Festivali Uluslararası Seçkiden Geriye Kalanlar

Sueda Puloğlu, 28. Altın Koza Film Festivali’nin uluslararası seçkisine dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sueda Puloğlu yazdı.

28. Adana Altın Koza Film Festivali 19 Eylül itibariyle sona erdi. Festivalin uluslararası seçkisi çok iddialı. Prömiyerini Cannes’da yapan birçok filmin ülkemizdeki ilk gösterimleri Altın Koza’da gerçekleşiyor. İzlediğim, gördüğüm, düşündüğüm uluslararası kategorideki 6 film hakkında kısaca görüşlerim şu şekilde:

House Arrest / Alexey German Jr. 

Araştırma projesi fonlarını çaldığı iddiası üzerine soruşturma geçiren profesörün, ev hapsi sürecine odaklanıyor film. Yaşadığı bölgenin belediye başkanını hırsızlıkla suçladığı için misilleme yapılan profesörün, öfkesi ve hüznü yalın bir şekilde yansıtılmış. Tam anlamıyla tek mekân filmi olmasa da çekimler küçük bir alanı kapsıyor. Kamera profesörden hiç ayrılmıyor, ya onun gördüğünü ya da onu izliyoruz. Dış dünyayı, televizyon veya başkalarının ağzından duyuyoruz. Ev hapsinde olan yalnızca profesör değil biz izleyiciler de aslında. Bu, seyircinin başrolle bütünleşmesi ve onun duygularını hissetmesindeki en büyük etken. Rusya’nın soğuk iklimi ve siyasi havası, öyküyü destekleyen baş ögeler. Film, politik mesajlarını çekinmeden fazla da derine inmeden açıkça dile getirip yapmak istediğini başarmış diyebiliriz.

Memoria / Apichatpong Weerasethakul

Birçok ülkenin ortak yapımı Memoria, çekim yapıldığı farklı coğrafyalar ve anlattığı ortak değerlerle coğrafya aidiyetinden çıkıp evrenselleşmiş bir film. Tilda Swinton’un canlandırdığı Jessica’nın zihninde aşikâr bir ses duyulur. Jessica, kendisini yer yer ürküten anlamlandıramadığı bu sesin kaynağını keşfe çıkıyor. Memoria, hissettiğimiz ama kelimelere dökülemeyen kavramlar hakkında şiirsel ve görsel bir yolculuk. Fakat ağır ağır işlenen örgüsü, yönetmenin üslubuna alışık olmayanlar için meşakkatli ve sıkıcı bir süreç. 136 dakikanın her bir saniyesini üzerimde taşıdım fakat bittiğinde bıraktığı etkiden mutluydum.

Card Counter / Paul Schrader

Oscar Isaac’in canlandırdığı eski asker William Tell, geçmişin acımasız izlerini kumarda ustalaşarak geride bırakır. Küçük oynayıp küçük kazanan rutinleşmiş bir hayatın içinde, yeni tanıştığı Cirk ve La Linda ile William’ın vicdani duyguları yeniden canlanır. Amaç insanı hayatta tutan yegâne şeydir. Kahramanın yolculuğu her zaman bir amaç etrafında çizilir. Card Counter’da William, intikam duygusunda kaybolmuş Cirk’ün hayatını düzene sokmayı misyon ediniyor.

Yer yer baş döndüren çekim teknikleriyle kolay, basit bir örgüye sahip olsa da izleyicinin ilgisini her an diri tutan bir film. Mesaj verme kaygısı taşımadan sisteme dair güzel noktalara değiniyor. Koyu temanın içinde saklı neonlar ile kumarhane filmi imajının altını çiziyor. Card Counter türüne fazla yenilik getirmese de beklenti düşük tutulduğunda memnun ayrılacağınız ortalama bir film.

A Hero / Asghar Farhadi

Bu yılın festival adına en heyecanlandıran haberi A Hero’nun ilk gösterimiydi şüphesiz. Son yıllarda kamerasını Avrupa’ya çeviren Farhadi’nin tanıdığı topraklara geri dönüşünü izlemek harikaydı. A Hero’da borçları yüzünden hapiste olan ve bulduğu altın dolu çantayla hayatının seyri değişen Rahim üzerinden kahraman-anti kahraman hikâyesi çizilmiş. Asghar Farhadi yine ahlaki sorgulamalara girip zamanla onun altında kalacağımız bir çatışma kurgulamış. Öyle ki ana karakter Rahim’in karşılaştığı her çıkmazdan seyirci de nasibini alıyor. Farhadi’nin kullandığı açılarda ileride yaşanacaklara dair detaylar bulmak mümkün. Yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi burada da yoğun bir hadise zincirinin ardından final sekansıyla durulması, izleyicinin hiç bitmeden devam edecek düşünce serüvenine geçiş adımı adeta.

Prayers for the Stolen / Tatiana Huezo

Jennifer Clemenet’in aynı isimli kitabından uyarlanan bu filmde Meksika’daki Guererro    Dağı’nda yaşamını sürdüren Ana’nın hikâyesi anlatılıyor. Kızların kaçırılma tehlikesiyle her an yüz yüze geldiği Meksika’nın siyasi, ekonomik ve sosyal hayatı gözler önüne serilmiş. Ana’nın annesi ve babasıyla olan -belki de olmayan- ilişkisi buna en iyi örnek. Yoksul toplumdaki arkadaşlık ilişkileri ve günlük yaşamların eşlik ettiği bir büyüme öyküsü. Arka planda savaşın derin izlerini de görmek mümkün. Fragmanın filmden daha yüksek bir seyir zevki verdiğini düşünüyor ve filmin bende yeterince etki bırakmadığını da belirtmek istiyorum.

Ahed’s Knee / Nadav Lapid

İsrailli yönetmen Nadav Lapid’in kaleminden siyasi bir taşlama. Film, başkarakter Y.’nin kendi kendi çektiği filmin gösterimine gitmesiyle başlıyor. İçeriğiyle otobiyografik özelliklere sahip görünen filmde Y’nin ağzından çıkan cümleleri Nadav Lapid’in kişiliğine yormak mümkün. Lapid, öfkesini dışa vuruyor ama bunu temelsiz bir biçimde yapmıyor. Sistem eleştirisini nedenlere dayandırarak absürt bir biçimde sunuyor. Anlatımında sık sık flashbacklere başvuran filmde kamera kullanımının da etkisiyle bazı anlar gürültülü ve yorucu bir vaziyet alıyor. Haliyle bittiğinde salondan, yorulmuş ve kafası karışık şekilde ayrılmak mümkün.

Uluslararası filmlerin yanı sıra ulusal uzun metraj filmler ve kısa metrajların yarıştığı festivalde, 18 Eylül Cumartesi akşamı ödül töreni gerçekleşti. Festivalin başından itibaren kendisini hissettiren pandemi önlemleri törende de kısmen alınmıştı. Başta Altın Koza’nın direktörü Kadir Beycioğlu olmak üzere geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz tüm sinemacılar anılarak geceye başlandı.

Altın Koza, özellikle son birkaç yıldır hak ettiği konumda değil. Belediyenin bu konudaki  çalışmaları ve festivalin arkasındaki organizasyon ekibi yetersiz. Sosyal medya hesapları aktif olmaları gereken zamanlarda aktif değil. Törenin sunucuları hazırlıksız olduklarını hissettiriyorlar, zaten ödül alan ekiplerin çoğu salonda bulunmuyor bile. Pandeminin de etkisiyle film gösterimlerine özel davetli olmayıp gelen kişi sayısı az, bu da festival ile halkın arasını daha da açıyor. Jüri seçimleri tartışmalı, öyle ki ödüllerin dağılımı sinemaseverlerin akıllarında soru işareti bırakıyor. Bir de üstüne Antalya Altın Portakal Film Festivali, katılım şartlarına ‘ilk gösterimini Altın Portakal’da yapma’ maddesi ekleyince çoğu film ekibi direkt oraya yöneliyor. Bu gibi nedenler ve aksamalar, Altın Koza’yı gölgede bırakıp geçmiş yılları aratıyor. Umalım ki gelecek dönemlerde festivaller çok daha özenli, adaletli ve keyifli geçsin.

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Shirley

Seher Kavut, Shirley filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Shirley

Shirley Jackson, Stephen King gibi önde gelen bir romancının eserlerini etkileyen, 20. yüzyılın en büyük Amerikalı yazarlarından biridir. Buna Gotik roman “Tepedeki Evin Hayaleti”nden aşinayız. Yazar, eserlerinde korku ve dehşet prizması aracılığıyla insanların ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarır ve iyi insanlarda bile karanlık bir şeyin her zaman bir yerlerde yattığını anlatmaya çalışır. Çalışmalarının birçok araştırmacısı, Shirley’nin insan psikolojisinin inceliklerinde usta olduğu fikrini oluşturdu, bu yüzden de hep merak uyandıran bir kişiliğe sahip olmuştur, “Nasıl bir insandı?”. Bu gizlilik perdesi, kurgu biçiminde de olsa, Josephine Decker tarafından entelektüel bulmaca draması “Shirley“de denenmiştir.

Senaryo, Amerikalı yazar Susan Scarfe Merrell‘in aynı adlı romanının kurgusal bir uyarlamasıdır. Yer, 1940’ların sonlarında, yeni evli Rose ve Fred Nemzer’in geldiği Bennington kasabasındaki Vermont eyaletinde geçiyor.  Fred akademik pratiğine yerel bir kolejde devam etmeyi ve Profesör Stanley Hyman’ın asistanı olmayı planlıyor. Kahramanların henüz kendi evleri olmadığı için profesör ve yeni bir roman yazmaya çalışan ünlü yazar eşi Shirley Jackson’ın evinde kalırlar. Fred ve Profesör Hyman her gün kampüste uzun saatler geçirirken, Rose aynı zamanda Shirley’nin o an için işine odaklanabilmesi için evde ona yardım etmek için üzerine düşeni yapmaya karar verir. 

Konu ise genç evli bir çift olan Fred ve Rose’un kasabaya gelmesiyle başlar. Fred, Bennington Koleji’nde asistan olarak kariyer yapmaya çalışırken, genç hamile karısı Shirley ile yalnız zaman geçirmek zorunda kalır. İlk başta, kız evin hanımının karmaşık doğasına alışmakta zorlanır, ancak kısa sürede kadınlar ortak bir dil bulmayı başarırlar. Rose’un hayatında tuhaf bir şey olmaya başlayınca ise, Shirley’nin kendisi tarafından icat edilen tehlikeli bir oyunun ağına düştüğünden şüphelenmeye başlar.

Shirley başlarda bir tür canavar gibi davranır. Pratikte hiçbir şey yemiyor, evden dışarı çıkmıyor, sürekli yatıyor. Ancak Rose’un ortaya çıkmasıyla yavaş yavaş canlanmaya başlar. Her zaman çift arasında garip durumlar yaratır ve bundan zevk alır. Yalnız tüm bunlar yaratıcı sürecin bir parçasıdır, çünkü Shirley’nin karakterini anlaması önemlidir ve bunun için Rose’u manipüle etmeye başlar. Rose önce Shirley’den korkar, sonra ondan nefret eder ve sonra sempati cinsel çekiciliğe dönüşür.

Shirley

Oyunculuklar ana rolleri oynayan küçük bir oyuncu kadrosu ile ayırt edilir ölçüde. Elizabeth Moss’un oynadığı Shirley Jackson karakteri sürekli olarak gerçek hayattan ilham alan yaratıcı, yetenekli ama çok, çok zor bir insandır. Ayrıca Odessa Young‘ın Rose rolündeki oyunculuğu da güvenle övebilecek seviyede. İlk bakışta Rose, gerçek mutluluğu yakışıklı bir kocada, bir çocukta ve ilginç insanlarla tanışmakta bulan tipik bir genç kız gibi görünebilir. Ama gerçekte, bu kız daha fazlasını ister, her şeyden önce, kişisel özgürlüğü ve hayatı istediği gibi yaşamayı seçme hakkını hayal eder.

Yönetmen Josephine Decker‘ın klasik bir biyografik film çektiğini söylemek mümkün değil, özellikle de filmin konusu çoğunlukla kurgu olduğu için. Burada, daha ziyade, yazarın iç dünyasına hem Shirley’nin kendi açısından hem de onu çevreleyenlerin, her şeyden önce ana karakter Rose’un bakış açısından bakma girişimi sunulmaktadır.  Shirley’nin gerçekten ruhunu eserlerine koyan çok yaratıcı bir insan olduğunu hemen görüyoruz. Ayrıca, roman yazma süreci filmde öyle bir şekilde sunulur ki, filmde gerçeklik ve fantezi birbirine fazlasıyla karıştığından, yazarın fantezisinin mi yoksa kaderin bir kaçışı mı olduğunu anlamak zordur.

Aynı zamanda yönetmen feminist mesajlardan da çekinmiyor. Bu durum izlediğimiz Shirley’nin kendi hayal gücünün bir ürünü olan Rose Nemzer’in karakterinin analizi ile ilgilidir. Her durumda, kendisini şefkatli bir kocanın kanatları altında bulmak için ebeveyn rahminden yeni çıkmış genç bir kadının hikayesini görüyoruz. Ve kız, eşinin tüm kaprislerini yerine getirmekten gerçekten mutlu olur, özellikle de onunla asla tartışmadığı, asla hakaret etmediği, asla istemediğini yapmaya zorlamadığı için. Yani Young, Rose’u adeta kendisine atfediyor ve böylece daha derine bir duygu bombası atabiliyor. Burada Shirley de Rose’u manipüle ederek duygusal zayıflığından yararlanarak katkısını yapıyor. Genel olarak, “Shirley” daha çok, izledikten sonra çözmesi biraz zaman alacak gerçek bir bulmacanın unsurlarına sahip, çok incelikli bir psikolojik gerilim filmi gibidir.

Sonuç Shirley‘nin sıradan bir izleyici için bir film olmadığı açık bir şekilde söylenebilir. Film, anlamak için üzerinde uzun uzun düşünmeniz gereken, entelektüel sinema kategorisine ait bir film. Her halükarda, izlemeden önce, sıradan bir film değil, gerilim unsurları içeren çok heceli bir psikolojik drama beklediğinize hazırlıklı olmalısınız.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler