Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Eleştiri: Emily in Paris

Oumeima Madhioub, Emily in Paris dizisini moda ve trendler merceği altında inceledi.

Yayınlandı

tarihinde

Moda; giyim, makyaj ve hatta mobilya sektörlerinde kullanılan genel bir terim olarak tanımlanmıştır. Konu sinema ve televizyona geldiğinde ise bir sahnedeki bütün küçük detaylar önemlidir. İşte bu yüzden sanat ve görüntü yönetmenlerine bir sahneyi olabilecek en güzel ve estetik şekilde hazırlamaları için ihtiyaç duyarız.

Bu yazıda güncel moda endüstrisinin iyi bir temsili olmakla birlikte mizansen yardımı ile yönetmenin arzu ettiği hale gelen mini dizi “Emily in Paris” hakkında konuşacağız.

Öncelikle dizinin kendisinden bahsetmek gerekirse bana göre en önemli şey ana fikri anlamak. Emily, iddialı, genç ve Amerikalı bir karakter. Hali vakti yerinde olan Emily, erkek arkadaşıyla birlikte gayet yerleşik bir hayata sahiptir. Bir gün patronu hamile kalınca Emily’yi Paris’e göndermek zorunda kalır. Böylece Emily Paris’te hem patronunu hem de şirketini temsil edecektir. Bunun yanı sıra Emily’nin tek amacı Amerikan düşünce yapısını Fransa ile paylaşmaktır. Aslında diziye adını veren şey ise Emily’nin bir Instagram bağımlısı olması ve Emily in Paris isimli bir Instagram hesabını günlüğü olarak kullanıp oradan yeni hayatını paylaşmaya başlamasıdır.

Dizinin ilk bölümünün ilk birkaç dakikasından itibaren Emily’nin tarzındaki değişiklikler gözümüze çarpıyor. Modanın şehri Paris’e taşındıktan sonra Emily’nin bölümün temasına veya kendi ruh haline göre her gün ve hatta bazı günler günde iki kez farklı şeyler giymeye başladığını görüyoruz. İlk başlarda siyah kot, yarım bir bluz ve kırmızı ekose giyen tipik bir Amerikan kızıyken Paris’teki odasından ilk defa dışarı çıktığında üzerinde kısa bir etek, beyaz yarım bir bluz ve desenli ipek bir tişört giyindiği görülüyor. Bu kıyafetlerin renkli ve eğlenceli oluşu izleyiciye Emily’nin ruh halini ve onun ilk Paris günlerinde nasıl hevesli olduğunu gösteriyor.

Fakat Fransız insanı ile anlaşmak zor olduğu için işler Emily’nin hayal ettiği gibi gitmiyor. Böylece Emily, Fransız kültürü ile kendi yaşam tarzı arasındaki farklılıklardan dolayı yeni hayatının düşündüğü kadar kolay olmayacağının farkına varıyor. Dizi ilerledikçe Emily’nin yaşadığı zorluklara rağmen Paris’teki hayatına alışmasına ve tarzının gitgide Fransızlara benzemeye başlamasına tanıklık ediyoruz. Tabii ki göze çarpan tek değişiklik kıyafetleri değildir, fark edilen bir diğer ayrıntı ise Emily’nin hemen hemen hiç makyaj yapmamaya başlamasıdır.

Konu aksesuarlara gelirse; Emily’nin dizide kullandığı şapkalar harika ötesi. Özellikle bere ve kloş şapka dikkatimi çeken aksesuarlardan. Bu şapkalar ile ana karakter daha da Fransız bir görünüme sahip oldu. Ayrıca dizide çoğu kez Emily’nin saçları tam omzunun üstüne düşmesi ve Fransız kızlarının tarzını anımsatan berelerin kullanılması ile Parizyen bir hava yayılıyor. Gözden kaçmayan bir detay ise Emily’nin sabahları taktığı yaka kolyeleri.

Göze çarpan bir diğer detay ise bütün gün giymeye devam ettiği topuklu ayakkabılar. Spor yaparken ise rahat spor kıyafetleri ve koşu ayakkabısı ile burasının onun rahatlık alanı olduğunu hissediyoruz.

İkinci bölümde siyah bir elbise, kırmızı bir ruj ve küçük bir çanta ile karşımıza çıkan Emily bize partide bütün ışıkların kendisine döndüğü, güçlü ve özgüvenli bir kadın karakter siyah elbisesi ile içeri giren bir “film noir” karakterini anımsatıyor. Ayrıca dizide mükemmel Paris manzarasını ve Eyfel Kulesi’ni de görüyoruz.

Karakterler arasında yine tipik Fransız veya Amerikan TV dizilerinde genellikle karşılaştığımız yakışıklı, sakal tıraşlı ve sanki moda gösterilerinden fırlamış kadar iyi giyinen erkek karakterleri görüyoruz. Aynı zamanda dizide cinsiyetçilik gibi bazı toplumsal sorunları ve moda endüstrisine erkek gözünden bakışın eleştirildiğini de görebiliyoruz. Ayrıca dizi boyunca kullanılan sosyal medya hikayesiyle de Instagram ile ortaya çıkan içerik üreticilerinin modaya ne kadar hızlı yön verdiklerinin de farkına varıyoruz.

Sonuç olarak, bu dizinin farklı toplumlardan da görüşleri gördüğümüz moda endüstrisi üzerinden cinsiyetçilik ve erkek bakışı gibi birkaç toplumsal sorunu eleştirdiğini söyleyebiliriz. Kadın vücudunun bir reklam kampanyasında yayınlanması gereken cinsiyetçi bir unsur olarak sembolize edilmesi gibi. Ayrıca günümüzde Instagram’da içerik oluşturucu olanların, onları artık moda trendleri yaratan insanlar yapan yeni bir kültürün eleştirisini de görmek mümkün.

Emily in Paris, güncel moda endüstrisi üzerinde güçlü bir etkiye sahip ve Fransızların yaşadığı kültürel sorunları, yabancılarla ve Fransızca dışındaki diğer dillerle nasıl başa çıktıklarına dair eleştirileri de içermekte. Öte yandan, Fransız kültürü, modası ve şehir manzarası ilgiliyseniz, bu mini dizi beklentilerinizi karşılayacaktır.


Fashion was defined as a general term from popular style or practices especially in clothing, makeup, and even furniture. But when it comes to the cinema and television field every single detail in one scene matters and that’s why we have art directors and DOPs to create the most beautiful visual scene.

In this review we will be talking about the TV series “Emily in Paris” because I think that it is a good representation of the current fashion industry and also its mise-en-scene that helped the Serie to get into what the director desired.

I will first start with the TV Serie itself because I think that it is important to get the main idea. Emily is an American ambitious young woman that has her work, her boyfriend, and her life well settled. One day her boss got pregnant and had to send her to Paris so she can represent her and her company. Emily went to Paris with her one goal which is to share the American mentality in France. Our main character with her obsession with Instagram, decided to use this platform to be as If it was her diary so she can post her new daily routine and she called this page “Emily in Paris” which is also the series’ name.

From the first couple of minutes from the first episode, we see Emily’s outfit style changes when she moves from a city to another. As soon as she arrives at the capital of fashion “Paris”, we start to see Emily every day and even twice a day with different outfits that go with the theme of the episode or her mood. Starting with the moment that she arrives from US we see her wearing red and black flannels with a black jean and a crop top which defines a typical American girl. But right when she goes out for the first time from her Parisian room, she changes into a short skirt a white crop top and w-patterned silk shirt. This pattern contains a Parisian street with some trees and a clear sky. And it is colorful and joyful which gives us an idea of her mood and how she is enthusiastic on her first day at work and in a completely different stunning city.

This wasn’t going as well as Emily imagined and she realized that French people aren’t that easy to deal with, so she knew that her life isn’t going to be also as easy as she thought it would be since there were huge differences in her lifestyle and their culture.

As we continue watching her suffer and getting used to her life in Paris, we see her outfits changing but in a more French style every episode. Her clothes are not the only thing that was noticeable, but we also notice that she barely put makeup on.

Talking about the accessories, her headwear was also stunning. The beret and the cloche hats caught my attention and it gave her more like a French girl style look and also most of the times in the series we see Emily with her hair down on her shoulders. Because we always see berets on the French girls, and it gives us always a Paris vibe. And of course, we also have the neckpieces that she wears in the mornings.

Another noticeable detail is the high heels that she keeps on wearing the whole day. While she plays sports, I here feel that that’s her comfort zone with comfortable sportswear and a running shoe.

In the second episode, we see her wearing a black dress with red lipstick and a small bag which reminds us of film noir characters. Back to black and white movies with the main character in the party and with all the lights and this strong confident lady comes in with her black dress. We also see the wonderful Paris view with the tour Eiffel shinning telling us that this is the capital of lights.

To complete the French American typical tv series, we see that most of the male main characters are handsome with a clean shave and well dressed as if they were coming out from a fashion show.

As a conclusion we can say that this TV series criticizes a couple of social problems like sexism and the male gaze through the fashion industry where we see the too opinions from different societies. Like the woman’s naked body was symbolized as a sexist thing that should be posted in an advertisement campaign. Also, being a content creator on Instagram nowadays became a new culture which made them the people who create fashion trends now.

The Serie has a strong impact on the current fashion industry and it criticizes the cultural problems of French people lives like how they deal with foreigners and the other languages besides French. On the other hand, If you are in to French culture, fashion and city views, ‘Emily in Paris’ will serve your expectations.

Oumeima Madhioub

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: Sound of Metal

Seher Kavut, altı kategoride Oscar adayı Sound of Metal filmini inceledi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

The Sound of Metal

2021 Akademi Ödülü adaylarının resmi olarak açıklanmasıyla sinema endüstrisinde son bir yılın en büyük hareketliliği yaşanıyor. Bu hareketlilik aynı zamanda Sound of Metal için de yaşanıyor çünkü toplamda altı adaylık alarak on adaylık alan Mank’tan sonra ikinci güçlü aday oluyor. 

Riz Ahmed, işitme duyusunu kaybeden bir heavy metal davulcusu rolünün ardından pek çok insanın En İyi Erkek Oyuncu listesindeydi zaten. Sound of Metal, Ahmed’in adaylığına ek olarak, film En İyi Film dalında ve En İyi Özgün Senaryo dahil olmak üzere toplamda altı ödüle aday gösterildi.

Belgesel film yapımcılığındaki çalışmalarıyla tanınan ve Derek Cianfrance‘ın “A Place under the Pines” filminin senaryosunun yazımında rol alan yönetmen Darius Marder (bu filmin senaryosunda da izleri vardır), zor yollar aramak yerine yine tanıdık bir çözüm olan belgesel tarzı kendi uzun metrajlı ilk filmini yayınladı. Ruben’in hikayesini ekrana aktarmak için, bu yaklaşım gerçekten çok işe yarıyor, çünkü böyle bir olay örgüsü ağlatmak ve manipüle etmek için değil, canlılık ve inanılırlık için önemli.

Sound of Metal, Children of a Lesser God (1986) filminin konusuna benzerlik gösterse de sağırlığı ve melodramatik duyguları romantikleştirmeyi tamamen reddediyor. Marder ve kulakları sağır eden bir müzisyenin acı verici halini uyuşturucudan yoksun bırakma ile kafiyeler. Ruben kelimenin tam anlamıyla deneyimlenebilir ama fiziksel olarak oldukça tamamen farklı nedenlerle de olsa bu engeli çok iyi gösteriyor. Onun çılgınca, çaresiz direnme enerjisi, bedeni ve ruhu geçmişinin yükünden arındırmak için, yavaş yavaş alçakgönüllülük yoluna götürmek için gereklidir bu ve hiç de başarısızlık anlamına gelmez, sadece kaçınılmaz olanın akıllıca bir kabulü anlamına gelir.

Marder, bu psikanalitik sistemde yeni bir şey sunmuyor, ancak bunu o kadar canlı ve delici bir şekilde yapıyor ki, kişi hata bulmak istemiyor. Elbette, şu anda muhtemelen en iyi rolünü oynamış olan ve Ruben’i tasvir eden Riz Ahmed‘in, işitme engelli bir ebeveyn ailesinde büyüyen Paul Reisi’nin ve özkahramanın akıl hocasını kişisel deneyimin onda yarattığı o özel, çok samimi duyguyla somutlaştıran deneyimli bir işaret dili tercümanın payı da çok büyük.

Eleştiri: The Sound of Metal

Ruben, yavaş yavaş değişen durumuyla geçmişi ile yüzleşen bir yabancıdır. Fakat Marder senaryonun belirli satırlarını kaçırmış ya da bilerek atlamış gibi duruyor çünkü bazı sahneler filmden atılmış ve boşluk varmış izlenimi veriyor. Ruben’in işitme duyusunu zamanla nasıl kaybettiğini göstermiş olsaydı, ki film iki saat olmasına rağmen boşluk hissi devan ediyor, aynı zamanda karakter hakkında daha fazla şey öğrenecektik, örneğin bu süreçte hangi değerleri kaybettiğini ya da nasıl deneyimlediğini.

Ruben ve Lou (Ruben’in kız arkadaşı), müzik etkinliklerinde saldırganlıklarını ifade eden ilerici vejetaryen punklardır. Konserden konsere bir karavanda seyahat ederek yarı çingene varoluşlarının tadını çıkarırlar. Lou, Ruben işitmeyle ilgili sorunları olduğunu anladığı anda, sadece sağır ve dilsiz insanların yaşadığı küçük bir komünde onun için bir tür terapi evi bulur. Muhtemelen Darius Marder, kahramanı Sound of Metal‘e dönüştürebilecek daha yüksek bir gücün soruları olan kurtuluş temalarını eklemek istedi, ancak yazarın bakış açısı, filme yansıyan sağır insanların toplumunun şu şekilde görülmesidir: neredeyse ideal bir toplum. Ruben bu eve gider ve onlara katılır yalnız burada bazı katı kurallar ile karşılaşır. Marder bu kısımda toplumumuza karşı argümanlar ve önyargılı düşünceler ileri sürüyorsa, o zaman neden Ruben’in tarafını tutmayalım?

Nihayetinde, kahraman belirli bir evrim geçirir ve oldukça değerli bölümler başlar, dramadan çok teknik uygulamaya odaklanılır. İlginç bir şekilde, Marder‘in izleyiciyi sağır bir insanın dünyasına sokma arzusu fazlasıyla işe yarar, ancak ne yazık ki fikir tamamlanamaz. Mevcut haliyle, The Sound of Metal, Ruben’in sonunda gerçek yolunu bulacağı ve farklı bir kişi olmaya karar vereceği şekilde inşa edilmiştir. Komik olan, işitmenin onun doğasını tanımlamasıdır. Bu aydınlanmış bir fikir, “Metalin Sesi” nin izleyiciye duyduğundan daha fazlasını anlattığı bir kelime oyunu bile oluşturabilirsiniz, ancak yine dramatik bir hikaye çerçevesinde, bir süre işkence görmüş görünüyor.

Duygulardan ve hatta ideolojilerden ziyade karakterlere odaklanan The Sound of Metal, pek çok iyi gerçekleştirilmemiş fikirlerin olduğu hafif bir dramadır. Teknik olarak film fena değil: güçlü tasarım, donuk ve gerçekçi palet, oyuncuların film dünyasına dalması. Film müziği sayılabilecek sessizlikte Ruben gibi olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için mükemmel bir tercih. Yine de anlatı açısından Sound of Metal basit bir film: elbette belirsiz ve orijinal, ama hiç de şaşırtıcı değil.

Mutlak sessizlik. Bazen içinde olmak, kendimizle baş başa kalmak için ses geçirmez duvarlar inşa etmek, kendi içimizdeki bir müzikle olmak isteriz. Ama işitmeyi daha önce deneyimleyen bir insan için böyle bir izolasyon gerçekten dinginlik getirir mi?

Seher Kavut

Eleştiri: Sound of Metal
6 / 10 Yazar Puanı
{{ reviewsOverall }} / 10 Kullanıcı Puanı (0 Puan)
Psikolojik Şiddet5
Şiddet & Kan1
Küfür & Argo4
Cinsellik & Çıplaklık2
Aldatma0
Alkol, Uyuşturucu ve Sigara2
Korku Öğeleri4
Kullanıcılar ne düşünüyor? Puanlamak için üye olmalısınız!
Order by:

İlk eleştiri yazan sen ol!

Onaylı Eleştiri
/ 10
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Quo Vadis, Aida?

Güven Adıgüzel, Oscar adayı Quo Vadis, Aida? filmini inceledi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Quo Vadis, Aida?

İyileştiren Bakış Ya Da Quo Vadis, Aida?

“Annelerin bir kısmı sadece onları bulmak ve o çok sevdiklerini gömebilmek, onların bir mezara sahip olabilmeleri için yaşıyor. Diğer tüm akrabalarının öldüğünü biliyorlar ve onları bulamazlarsa çocuklarının ziyaret edilebilecek bir mezarı bile olmayacağının farkındalar. Hiçbir filmin bu kadar acıyı yansıtamayacağını biliyordum ama bu trajedinin küçük bir bölümünü göstermeye çalıştım.”

Jasmila Zbanic

Bosna katliamının üstünden 10 koca yıl geçtikten sonra yaptığımız Saraybosna ve Mostar seyahatlerinde her köşe başında kan kırmızısıyla yazılmış aynı duvar yazısını görüyorduk; Don`t Forget’95 / Don`t Forget’93. Sürekli hatırlatılan bir unutma! çağrısı. Kolektif hafızanın yaralandığı ama travmalarının sürdüğü uğursuz bir soykırımın 30 yıla yaklaşan hazin hikayesi. Acıların tazeliği, belki de yalnızca o acının sahibinin anlayabileceği türden bir mesafeyi içeriyor ve dilsizlik daha uzun bir öyküyü anlatıyor. İçe dönük sessizliğin yas’ına baktıkça hep o unutma çağrısını hatırlıyorum. Yine de sanatın gördüğü yerden acılara ömür biçilemediği daha net anlaşılıyor galiba.

Konu Bosna olunca, kamerasını savaşın ötesine hizalayarak, daha derin bir kavrayışla meselesini buradan anlatan yönetmenler arasında çok özel bir yeri olan Jasmila Zbanic geliyor akla ilk olarak. 2006 yılında çektiği “Grbanica: Esma’nın Sırrı” adlı sarsıcı hikayesinin merkezine savaş sonrası bir travmanın izlerini yerleştirmişti genç yönetmen. Şimdi olgunluk döneminde aslında risk alarak, savaşın ortasından seslendiği, Bosna-Hersek’in uluslararası arenada sesini duyuracak çokuluslu bir finans ortaklığına sahip Quo Vadis, Aida filmiyle geri dönmesinin takdir edilesi bir tarafı var. Çünkü konusu itibariyle, doğrudan anlatım’a mecbur kalacağı böylesi bir film, onun tarzıyla çok uyuşmuyor aslında. Ama büyük bir trajediyi, duygusal mesafesini koruyarak ‘’sömürmeden’’ anlatmayı başarmış bir yönetmenle karşılaştık filmin sonunda. Bu iyi.

Zbanic’in -kronolojiye sadık kalsa da- yönetmen olarak varlığını hissettiğimiz Quo Vadis, Aida? (Nereye Gidiyorsun, Aida?) hikayesi, 11 Temmuz 1995 günü Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşmiş en büyük toplu insan katliamının yaşandığı Srebrenitsa’daki soykırım günlerini odağına alan bir yapım. 8372 sivilin katledildiği insanlık tarihinin kara lekelerinden biri sayılan bu soykırımı doğrudan ele alan ilk uzun metraj film aynı zamanda. Ailesiyle birlikte yaşadığı Srebrenitsa şehrinde savaştan önce öğretmenlik yapan Aida’nın, uğursuz soykırım günlerinde tercümanlık yaptığı -güvenli bölge sayılan- BM üssünde geçen film; hikâyenin duygusundan koparmayan gerilimi, inandırıcı atmosferi ve acıları sömürmeyen gerçekçi dramıyla, soğukkanlı biçimde finaline ulaştırıyor bizi. Yönetmen, temiz bir dille kurduğu bu evrenin içinde Aida’ya birlikte aynı gerilimin ortasında bırakıyor seyirciyi, otobüslere bindirilerek ölüme gönderilen sivillerin çaresizliğini ‘’ordaymış’’ duygusuyla izlettirebildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabi burda iyi yönetilmiş figürasyon ve güçlü oyunculuklar, bu toplamı ortaya çıkaran en başat unsurlar.

‘’Ne Olduğunu Çok İyi Biliyorsunuz’’

İncil’e gönderme yapan ismi ve kronolojiye yaslanan kurgusuyla dikkat çeken Quo Vadis, Aida, yaklaşan büyük felaketin ayak izlerini, Aida’nın evinden alıp büyük ev’e doğru açılarak başlatıyor. Sırtındaki üç kurşun deliğiyle yerde yatan bir kadından fırında o an hala pişmekte olan sahipsiz yemeğe, belediye başkanının tutuklanmasından etrafa dehşet saçarak sivillere ateş eden nefretlik Sırp askerlerine, sokak hayvanlarının çaresizliğinden sivillerin çileli göçüne kadar, oldukça rafine ve güçlü imgelerle tasvir edilen ‘’felaketin’’ hikâyesi, Zbanic’in dokunuşlarıyla büyüyerek, gelip Aida’nın sürekli acıyan o karakteristik yüzüne dayanıyor. Daha büyük bir katliamın habercisi konumundaki bu felaketten kaçan insanların tek umudu Srebrenitza’ya 6 km uzaklıktaki Potocari köyündeki silahlı Hollandalı askerlerinin kontrolündeki eski bir pil fabrikası olan BM üssüdür.

BM bayrağının dalgalandığı bu dokunulmaz kale’nin koruyucu muhafızlarının, tedirgin halleri, acemi görünüşleri ve şortlu üniformalarıyla neredeyse bir ‘karikatür’ü temsil eden Hollandalı askerler olması, savaşın ortasında kalmış insanların hayatlarının ne kadar ‘’ciddiye’’ alındığını da gösteriyor. Evet, o gün orda katledilen masum insanlar hiç kimsenin umurunda değildi aslında. Herkesin ıslık çalarak seyrettiği iradi bir vahşetti yaşananlar. Yönetmenin bilinçli bir tercih olarak, BM’nin bu soykırımdaki sorumluluğunu merkeze koyan ve kurbanı katiline teslim eden anlayışın maskesine doğru hamle yapan tavrı, uluslararası bir film için oldukça şık bir hatırlatma gerçekten. Bu noktada yine Sırpların toplanma alanında Boşnak sivillere ekmek dağıttığı sıcak sahnelerin ‘’katilin iyi yanları’’ parantezinde değil, kurbanını katliam yapmayacağına inandırmak için bütün insani değerleri kullanabilecek kadar büyük bir ikiyüzlülüğe sahip katilin portresine yönelik ‘’yerinde hatırlatmalar’’ bağlamında değerlendirilmesi gerekir.

Aida, BM üssünde ailesinin canını kurtarmaya çalışırken, diğer taraftan görevi olan tercümanlığı yapmaya çalışır ama çevirdiği cümlelerin zaman içinde anlamsız ve hükümsüz bir hale geldiğine şahitlik eder. Gittikçe daha da ağırlaşan söz yükü, önce boğazına ardından kalbine doğru taşıması zor bir ağırlık bindirecektir. Bu noktada iletişimin anlamsız bir ses yığınına dönüştüğü ve yaklaşan katliamın soğukluğunun hissedildiği o an’a tanıklığı, Hollandalı albayın söylediklerini (beşerli gruplar halinde üssü terk edeceksiniz!) Boşnakçaya çevirmesiyle birlikte üzerine çöken o büyük suçluluk duygusuyla kör bir boşluğa dönüşür. BM üssündeki herkesin otobüslerle ölüme gönderildiğini anlamasına rağmen çaresizlikle çevirecektir bu cümleleri Aida. Oysa söz çoktan bitmiştir. Bir görevlinin üs’de ne olduğunu soran gazeteciye söylediği gibi; ne olduğunu çok iyi biliyorsunuz!

Quo Vadis, Aida? filmi

Tükenmez Kalem Ve Kalaşnikof

Bu filme 1995’te yaşananlar üzerinden bakıldığında, bir anlatım biçimi olarak sinemanın imkanlarını kullanan bir yönetmenin bugün’e dönüp söyledikleri önemli. Makineli tüfeklerle katledilmek üzere otobüslere doldurulan sivillerin ceplerindeki tükenmez kalemlerin bile BM Barış Gücü askerleri tarafından kesici aletle otobüse binmenin uygunsuz olacağı gerekçesiyle toplatılmasını ‘’anlatan’’ bir sahnenin varlığı bile tek başına anlamlı. Tek bir sahne bile 1995’te ne yaşandığını en sarsıcı şekilde anlatabiliyor aslında. Tükenmez kalem ve kalaşnikof. Barış ve ölüm. Katledilen sivillerin birbirlerine son kez baktığı ya da Aida’nın evine döndüğünde BM üssünde güvenlik endişesiyle tek tek yırttığı (yok ettiği hatıraları ve kaybettiği geçmişi) fotoğraflarının benzerleriyle karşılaştığı anların da filmin toplamındaki anlamı büyük.

Ve adına savaş dedikleri sivil katliamı biter. Dayton imzalanır. Nice kışlar, yazlar ve baharlar geçer acıların üzerinden. Aida başladığı yere geri döner, artık dört kişi değil, tek başınadır. Kocasının çıkarken sıkı sıkıya kilitlediği evinin kapısına geldiğinde cebinde bir anahtarı yoktur, zili çalar, ayakkabıların çıkarılmadığı yabancı bir eve girdiğini anlar. Onları öldürmek isteyenlerin ganimet olarak ele geçirdikleri, yanında iki oğlu ve kocasının olmadığı, duvardaki saatin aynı yerinde durduğu, her anlamda işgal edilmiş tanıdık ama yabancı bir ev. Önce işgalcilerini çıkarır evinden. Onları kibarca kovar. Ve salonuna kavuştuğu ilk sahnede evi artık saatsizdir. Başladığı yere döner Aida, evine, okula, hayata ve yeniden kendisine.

Finalde, bir zamanlar büyük katliamlarının yaşandığı ve sivil hayatlarına dönmüş katilleriyle paylaşmak zorunda olduğu o mekânda, çocukların sahnelediği bir gösteriyi izlerken görürüz Aida’yı. Onların temsil ettiği masumiyet üzerinden yaşanan acının derinliğine odaklanırız. Utanılacak bir şey yapmadıkları için yüzlerini kapatmaları gerekmeyen çocukların, asıl utanması gerekenlere yolladıkları bir mesajdır bu. Siz görmezden gelmeye devam ettikçe, geride kalanların iyileşmesi asla mümkün olmayacak. 26 yıl değil 26 asır geçse de bu böyle. Quo Vadis? Bütün dünya dillerinde kullanılan o Latince deyiş. O halde Quo Vadis Aida? Bu soru nerede duruyor? Aida nereye gidebilir? O çocukların masumiyetine gidebilir en fazla. Peki Aida aynı soruyu kime soracak şimdi? Jasmila Zbanic’i ve bu filme inanan herkesi tebrik etmek lazım.

Not: 25 Nisan’da yapılacak Oscar töreninde Another Round’un (Danimarka) şansının yüksek olduğu söylense de, Collective (Romanya) adlı belgeseli atlatabildiği takdirde -malum sebepler de devreye girmezse- Oscar’ı kazanması gayet mümkün görünen Quo Vadis, Aida?’nın yolunun açık olmasını dilerim. Bu ödül ve akabinde gelecek ödül konuşması, soykırımın uluslararası arenada yeniden gündeme/dolaşıma girmesine vesile olacaktır mutlaka. Unutulan soykırım tekrarlanır. Bunu hatırlatan her film bu sebeple ayrıca kıymetli. Fe eyne tezhebûn?

Güven Adıgüzel

Eleştiri: Quo Vadis, Aida?
7 / 10 Yazar Puanı
{{ reviewsOverall }} / 10 Kullanıcı Puanı (0 Puan)
Psikolojik Şiddet7
Şiddet & Kan6
Küfür & Argo1
Cinsellik & Çıplaklık0
Aldatma0
Alkol, Uyuşturucu ve Sigara2
Korku Öğeleri2
Kullanıcılar ne düşünüyor? Puanlamak için üye olmalısınız!
Order by:

İlk eleştiri yazan sen ol!

Onaylı Eleştiri
/ 10
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Mank

Seher Kavut, 93. Oscar Ödülleri’nde 10 adaylık alan Mank filmine dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

mank

Son dönemde filmin ülkeye ulaşmasını beklemeden, David Fincher‘in yeni filminin galasını tüm dünya ile aynı anda izleme fırsatı bulduğumuz inanılmaz bir zamanda yaşıyoruz.  Sinema dünyasında neredeyse bir devrim gerçekleşti ve salgın sona erdiğinde neyin nasıl olacağı bile bilinmezlik içerisinde. Her şey şimdi olduğu gibi kalacak mı? Ama bu soru tamamen asıl konudan sapma olur.

Hollywood, Hollywood hakkındaki filmleri seviyor, bu yüzden Pazartesi sabahı açıklanan Oscar adayı filmlerin arasından yönetmen David Fincher’in Citizen Kane’in filminin ardındaki senaristi anlattığı hakkındaki hikayesi Mank’ı görmek şaşırtıcı olmadı. Film toplamda on dalda adaylık aldı: en iyi film, aktör (Gary Oldman), yardımcı aktris (Amanda Seyfried), yönetmenlik, sinematografi, kostüm tasarımı, makyaj, ses, prodüksiyon tasarımı ve müzik.

Yönetmenin merhum babası Jack Fincher’ın senaryosuna dayanan bir proje olan “Mank“, uygulama açısından en imrenilen ve en uzun süredir hazırlığı devam eden film olarak adlandırılabilir. Fincher, babasının anısını yaşatmak için bu senaryoyu somutlaştırmak istedi. David Fincher‘ın Mank‘ı, sinema çevrelerinde kült bir film olan Citizen Kane’nin arkasındaki senaristlerden birinin kişiliğinin bir keşfi olarak tanımlanabilir.

Sinema dünyasından başka bir yaratıcıyla ilgili biyografik bir proje izlediğinizde, yaratılışın ilgi odağı olduğu çok açıktır. Ama Mank’ta her şey farklı: Hollywood’un efsanevi senaristi Herman Mankiewicz hakkında çok kafa karıştırıcı ve bu yüzden çekici bir film. Günümüzde teknik açıdan en zor filmler, Fincher‘in çalışmaları denebilir. Yapıtları çok güçlü ve bir tür çekiciliğe sahiptir. Ancak bazen bir ok yönetmenin aşil tendonuna çarpıyor: duygusal olarak “Mank” soğuk, basit, aşırı gergin ve 1930’lardadır.

Mank, geleneksel olarak iki kısma ayrılır. Çoğu sahnenin yer aldığı ilk bölümde, araba kazasında meydana gelen yaralanma nedeniyle yatalak olan senarist Henry Mankiewicz, son teslim tarihinden önce kibirli genç yönetmen Orson Welles için bir senaryo yazmaya çalışır. İki asistanı vardır ve Wells’in aşırı sinir bozucu yardımcısı, Mank’ın yükümlülüklerini sürekli olarak hatırlatır. Bu arada, filmin ikinci bölümü ise, Mankevich’in başarılı kariyerinde kendisine yardımcı olmuş gibi görünen insanlarla tanıştığı zamanlara geri dönüşlere gider.

mank filmi

Mank’ın Fincher için 1930’larda Hollywood’a bir aşk ilanından başka bir şey olmadığını söylemek yanlış olmaz. Yönetmenin detaylara olan ilgisi, o dönemin betimleyici hikaye anlatımı ve şık (tasarım açısından) yeniden yaratılmasıyla sonuçlanırken, film kesin olarak nostaljik bir proje olarak kategorize edilemez.

Bu filmde karakterleri düşman ve kahraman olarak ikiye ayırmak zor olmasına rağmen, Mankevich’in hem olumlu hem de olumsuz niteliklere sahip olduğunu göstermekte çok başarılıdır. Mank’ın olağanüstü bir zihniyete sahip, devlet politikası ve sinemadaki mevcut felaket durumu, dünyanın sonsuzluğuna kendisinden sonra bir şey verme arzusu, her şeyi tüketen ve ivme kazanan alkolizmle sınırlandığı, aranan melankolik ruh haliyle oldukça tutarlı. Biyografi boyunca Mank, bir yazar olarak kendisinin ölümü için katarsise hazırlanıyor ve bu nedenle de kesinlikle Wells’in filminin jeneriğinde adının geçmesi için kendi hayatı boyunca ilk defa mücadele veriyor. Gelecekte kazanılan Oscar düşünüldüğünde bu çaba pek de boşa çıkmamış oluyor.

Fincher‘ın bu filmde “kadın” yolunu seçmesi de ilginçtir. Filmdeki olumlu karakterler sadece kadınlardır. İlki, bir Hollywood oyuncusu olan Marion Davis. Davis’in biyografisi birçok çelişkili gerçek içerse de, Fincher bu görüntüyü cilalamaya devam ediyor ve onu lekelemeye çalışmıyor. Diğer iki çekici kadın karakter, Munk’ın asistanı Rita ve karısı Sarah’dır. Munk her ikisine de nazik davranıyor (diğer kahramanların aksine), ancak kahramanların hiçbirinin senaryo çerçevesinde ortaya çıkan bir hikayesi yoktur.

Muhtemelen film, Fincher‘ın Mankiewicz’in modern sinema için önemini takdir etme arzusudur (yönetmenin çok uzun bir süredir Mank film uyarlamasını planlaması boşuna değildir) Fincher‘in kendisinin filmografisi ve biyografisi hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olursanız, merkezde hala hem bireyin ruh hali hem de siyasi tiyatronun yükselişiyle ilgili güncel konular olmamasına rağmen paralellikler çizmek zor değildir. Dönem yönetmenleri gibi Netflix yolunu seçen Fincher, gişe odağından kurtulur, bu da yalnızca sinemacı bir projeye yol açar ve Tarantino’nun Bir Zamanlar Hollywood’un da olduğu gibi, film sektöründeki bu yaklaşım kışkırtıcı unsurlardan yoksundur.

Seher Kavut

Eleştiri: Mank
7.4 / 10 Yazar Puanı
{{ reviewsOverall }} / 10 Kullanıcı Puanı (0 Puan)
Psikolojik Şiddet1
Şiddet & Kan1
Küfür & Argo1
Cinsellik & Çıplaklık0
Aldatma0
Alkol, Uyuşturucu ve Sigara8
Korku Öğeleri0
Kullanıcılar ne düşünüyor? Puanlamak için üye olmalısınız!
Order by:

İlk eleştiri yazan sen ol!

Onaylı Eleştiri
/ 10
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Okumaya Devam Et

Popüler