Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Eleştiri: Dünyanın Tüm Rüzgarları

Havvanur Korkut değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

Yönetmen Michel Toesca’nın hazırlayıp yönettiği belgesel filmi “Dünyanın Tüm Rüzgârları” 71. Cannes Film Festivali’nin özel gösteriminde yer alarak dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.

Dünya genelinde savaş ve zulümden kaçan insanların sayısı gün geçtikçe artarken, bu durum karşısında dünyanın göç alan hangi ülkesine giderseniz gidin, hepsinde benzer tepkilerle karşılaşırsınız. Genel olarak mültecilere veya sığınma taleplerine karşı olumlu/olumsuz, haklı/haksız düşünceler her yerde benzer şekilde karşımıza çıkıyor.

Her 110 kişiden 1’inin mülteci konumunda olduğu günümüzde, “DünyanınTüm Rüzgârları” belgeseli bu düşünceleri yakın bir gözlemle seyirciye aktarmaya çalışmış.

Avrupa’daki “mülteci krizi” sırasında İtalya-Fransa sınırları arasında kalan Roya Vadisi her ay binlerce göçmenin daha iyi bir yaşam umuduyla Fransa’ya gidebilmeleri için ortak bir yol haline gelmiştir. Yaşamını çiftçilik yaparak sürdüren Cedric Herrou ise Fransa-İtalya sınırındaki civar köylerden birinde yaşamaktadır. Cedric, gördüğü bu durum üzerine Fransa’dan sığınma talebi almak için yola çıkan bu mültecilere evini açmaya karar verir, onlara sınırdan geçmeleri için yardım etmeye başlar. Evinin arka bahçesini barınağa dönüştüren Cedric, mülteci krizinin ilk günlerinden bu yana göçmenleri evinde ağırlamakta ve göçmen ailelerin Fransa’da sığınma talebinde bulunmalarını imkânsızlaştıran göçmen politikalarına dostlarının ve gönüllülerin de yardımıyla meydan okumaktadır.

Belgesel yönetmeni Michel Toesca, kendi özgürlüğünü tehlikeye atmasına rağmen göçmenlerin hakları için yerel polisler ve görevlilere karşı bir direnç gösteren bu gencin üç yılını belgeliyor.

Fransa’nın güneydoğusundaki yerel yasa uygulamalarıyla mücadele eden Cedric Herrou’nun ve diğer aktivistlerin çalışmalarına yoğunlaşan belgesel, mültecilerden ziyade mültecilere yardım edenlere odaklanmayı tercih etmiş. Toesca, mültecilerin karşılaştığı zorlukları izlemeye alıştığımız belgesellerden ayrı olarak, izleyicilere farklı bir bakış açısı sunuyor.

Yaklaşık üç yıl boyunca Cedric Herrou’nun macerasını eski bir DV kamera ile adım adım takip eden Michel Toesca, adeta bir macera filminin içerisindeymiş gibi hissettiren bu hikâyeyi başarılı bir şekilde seyirciye aktarıyor.

Filmin yönetmeni Michel Toesca verdiği bir röportajda Cedric Herrou ile çalışmaya nasıl başladığını şöyle anlatıyor: “Cedric’le bir süre önce tanışmıştık ve bir gün bana mültecilere yardım ettiğini söyledi. Üç ay süren yoğun çekimler sırasında asla vazgeçmeyen tek kişi oydu. Bu yüzden filmdeki ana karakter oldu. Cedric’e karşı hissettiğim yakınlık ve arkadaşlık, olayın ciddiyetine rağmen, olaya yaklaşmamı ve sevinç anlarını çekmeme yardımcı oldu.” Toesca aynı röportajda filmini “politik haklarla ilgili bir film, insanlık için merkezi bir soru” olarak tanımlıyor.

Fransa yönetiminin mültecilere yönelik değişen politikaları insanlara sınırdan geçmeleri için yardım eden, yol gösterici bir rehber haline gelen Herrou’yu bir yardımseverden aktiviste dönüştürmüş.

Michel Toesca, Cedric ile kendisini ise “Her zaman kendimizi belirli bir duruma tepki gösteren birer vatandaş olarak gördük, hiçbir zaman aktivist olarak görmedik.” diyerek tanımlıyor. Filmini bir direniş eylemi olarak gören yönetmen, bu durumlarda sinemanın önemli bir rol oynadığını da belirtiyor.

“Dünyanın Tüm Rüzgârları” 6. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’nin “Uzun Yürüyüş” bölümünde Türkiyeli sinemaseverlerle buluşacak. Belgesel türünü seven ve takip edenlerin bu belgeseli kaçırmamasını tavsiye ediyoruz…

Havvanur Korkut
havvanur@sinefesto.com

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

28. Altın Koza Film Festivali Uluslararası Seçkiden Geriye Kalanlar

Sueda Puloğlu, 28. Altın Koza Film Festivali’nin uluslararası seçkisine dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sueda Puloğlu yazdı.

28. Adana Altın Koza Film Festivali 19 Eylül itibariyle sona erdi. Festivalin uluslararası seçkisi çok iddialı. Prömiyerini Cannes’da yapan birçok filmin ülkemizdeki ilk gösterimleri Altın Koza’da gerçekleşiyor. İzlediğim, gördüğüm, düşündüğüm uluslararası kategorideki 6 film hakkında kısaca görüşlerim şu şekilde:

House Arrest / Alexey German Jr. 

Araştırma projesi fonlarını çaldığı iddiası üzerine soruşturma geçiren profesörün, ev hapsi sürecine odaklanıyor film. Yaşadığı bölgenin belediye başkanını hırsızlıkla suçladığı için misilleme yapılan profesörün, öfkesi ve hüznü yalın bir şekilde yansıtılmış. Tam anlamıyla tek mekân filmi olmasa da çekimler küçük bir alanı kapsıyor. Kamera profesörden hiç ayrılmıyor, ya onun gördüğünü ya da onu izliyoruz. Dış dünyayı, televizyon veya başkalarının ağzından duyuyoruz. Ev hapsinde olan yalnızca profesör değil biz izleyiciler de aslında. Bu, seyircinin başrolle bütünleşmesi ve onun duygularını hissetmesindeki en büyük etken. Rusya’nın soğuk iklimi ve siyasi havası, öyküyü destekleyen baş ögeler. Film, politik mesajlarını çekinmeden fazla da derine inmeden açıkça dile getirip yapmak istediğini başarmış diyebiliriz.

Memoria / Apichatpong Weerasethakul

Birçok ülkenin ortak yapımı Memoria, çekim yapıldığı farklı coğrafyalar ve anlattığı ortak değerlerle coğrafya aidiyetinden çıkıp evrenselleşmiş bir film. Tilda Swinton’un canlandırdığı Jessica’nın zihninde aşikâr bir ses duyulur. Jessica, kendisini yer yer ürküten anlamlandıramadığı bu sesin kaynağını keşfe çıkıyor. Memoria, hissettiğimiz ama kelimelere dökülemeyen kavramlar hakkında şiirsel ve görsel bir yolculuk. Fakat ağır ağır işlenen örgüsü, yönetmenin üslubuna alışık olmayanlar için meşakkatli ve sıkıcı bir süreç. 136 dakikanın her bir saniyesini üzerimde taşıdım fakat bittiğinde bıraktığı etkiden mutluydum.

Card Counter / Paul Schrader

Oscar Isaac’in canlandırdığı eski asker William Tell, geçmişin acımasız izlerini kumarda ustalaşarak geride bırakır. Küçük oynayıp küçük kazanan rutinleşmiş bir hayatın içinde, yeni tanıştığı Cirk ve La Linda ile William’ın vicdani duyguları yeniden canlanır. Amaç insanı hayatta tutan yegâne şeydir. Kahramanın yolculuğu her zaman bir amaç etrafında çizilir. Card Counter’da William, intikam duygusunda kaybolmuş Cirk’ün hayatını düzene sokmayı misyon ediniyor.

Yer yer baş döndüren çekim teknikleriyle kolay, basit bir örgüye sahip olsa da izleyicinin ilgisini her an diri tutan bir film. Mesaj verme kaygısı taşımadan sisteme dair güzel noktalara değiniyor. Koyu temanın içinde saklı neonlar ile kumarhane filmi imajının altını çiziyor. Card Counter türüne fazla yenilik getirmese de beklenti düşük tutulduğunda memnun ayrılacağınız ortalama bir film.

A Hero / Asghar Farhadi

Bu yılın festival adına en heyecanlandıran haberi A Hero’nun ilk gösterimiydi şüphesiz. Son yıllarda kamerasını Avrupa’ya çeviren Farhadi’nin tanıdığı topraklara geri dönüşünü izlemek harikaydı. A Hero’da borçları yüzünden hapiste olan ve bulduğu altın dolu çantayla hayatının seyri değişen Rahim üzerinden kahraman-anti kahraman hikâyesi çizilmiş. Asghar Farhadi yine ahlaki sorgulamalara girip zamanla onun altında kalacağımız bir çatışma kurgulamış. Öyle ki ana karakter Rahim’in karşılaştığı her çıkmazdan seyirci de nasibini alıyor. Farhadi’nin kullandığı açılarda ileride yaşanacaklara dair detaylar bulmak mümkün. Yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi burada da yoğun bir hadise zincirinin ardından final sekansıyla durulması, izleyicinin hiç bitmeden devam edecek düşünce serüvenine geçiş adımı adeta.

Prayers for the Stolen / Tatiana Huezo

Jennifer Clemenet’in aynı isimli kitabından uyarlanan bu filmde Meksika’daki Guererro    Dağı’nda yaşamını sürdüren Ana’nın hikâyesi anlatılıyor. Kızların kaçırılma tehlikesiyle her an yüz yüze geldiği Meksika’nın siyasi, ekonomik ve sosyal hayatı gözler önüne serilmiş. Ana’nın annesi ve babasıyla olan -belki de olmayan- ilişkisi buna en iyi örnek. Yoksul toplumdaki arkadaşlık ilişkileri ve günlük yaşamların eşlik ettiği bir büyüme öyküsü. Arka planda savaşın derin izlerini de görmek mümkün. Fragmanın filmden daha yüksek bir seyir zevki verdiğini düşünüyor ve filmin bende yeterince etki bırakmadığını da belirtmek istiyorum.

Ahed’s Knee / Nadav Lapid

İsrailli yönetmen Nadav Lapid’in kaleminden siyasi bir taşlama. Film, başkarakter Y.’nin kendi kendi çektiği filmin gösterimine gitmesiyle başlıyor. İçeriğiyle otobiyografik özelliklere sahip görünen filmde Y’nin ağzından çıkan cümleleri Nadav Lapid’in kişiliğine yormak mümkün. Lapid, öfkesini dışa vuruyor ama bunu temelsiz bir biçimde yapmıyor. Sistem eleştirisini nedenlere dayandırarak absürt bir biçimde sunuyor. Anlatımında sık sık flashbacklere başvuran filmde kamera kullanımının da etkisiyle bazı anlar gürültülü ve yorucu bir vaziyet alıyor. Haliyle bittiğinde salondan, yorulmuş ve kafası karışık şekilde ayrılmak mümkün.

Uluslararası filmlerin yanı sıra ulusal uzun metraj filmler ve kısa metrajların yarıştığı festivalde, 18 Eylül Cumartesi akşamı ödül töreni gerçekleşti. Festivalin başından itibaren kendisini hissettiren pandemi önlemleri törende de kısmen alınmıştı. Başta Altın Koza’nın direktörü Kadir Beycioğlu olmak üzere geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz tüm sinemacılar anılarak geceye başlandı.

Altın Koza, özellikle son birkaç yıldır hak ettiği konumda değil. Belediyenin bu konudaki  çalışmaları ve festivalin arkasındaki organizasyon ekibi yetersiz. Sosyal medya hesapları aktif olmaları gereken zamanlarda aktif değil. Törenin sunucuları hazırlıksız olduklarını hissettiriyorlar, zaten ödül alan ekiplerin çoğu salonda bulunmuyor bile. Pandeminin de etkisiyle film gösterimlerine özel davetli olmayıp gelen kişi sayısı az, bu da festival ile halkın arasını daha da açıyor. Jüri seçimleri tartışmalı, öyle ki ödüllerin dağılımı sinemaseverlerin akıllarında soru işareti bırakıyor. Bir de üstüne Antalya Altın Portakal Film Festivali, katılım şartlarına ‘ilk gösterimini Altın Portakal’da yapma’ maddesi ekleyince çoğu film ekibi direkt oraya yöneliyor. Bu gibi nedenler ve aksamalar, Altın Koza’yı gölgede bırakıp geçmiş yılları aratıyor. Umalım ki gelecek dönemlerde festivaller çok daha özenli, adaletli ve keyifli geçsin.

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Shirley

Seher Kavut, Shirley filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Shirley

Shirley Jackson, Stephen King gibi önde gelen bir romancının eserlerini etkileyen, 20. yüzyılın en büyük Amerikalı yazarlarından biridir. Buna Gotik roman “Tepedeki Evin Hayaleti”nden aşinayız. Yazar, eserlerinde korku ve dehşet prizması aracılığıyla insanların ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarır ve iyi insanlarda bile karanlık bir şeyin her zaman bir yerlerde yattığını anlatmaya çalışır. Çalışmalarının birçok araştırmacısı, Shirley’nin insan psikolojisinin inceliklerinde usta olduğu fikrini oluşturdu, bu yüzden de hep merak uyandıran bir kişiliğe sahip olmuştur, “Nasıl bir insandı?”. Bu gizlilik perdesi, kurgu biçiminde de olsa, Josephine Decker tarafından entelektüel bulmaca draması “Shirley“de denenmiştir.

Senaryo, Amerikalı yazar Susan Scarfe Merrell‘in aynı adlı romanının kurgusal bir uyarlamasıdır. Yer, 1940’ların sonlarında, yeni evli Rose ve Fred Nemzer’in geldiği Bennington kasabasındaki Vermont eyaletinde geçiyor.  Fred akademik pratiğine yerel bir kolejde devam etmeyi ve Profesör Stanley Hyman’ın asistanı olmayı planlıyor. Kahramanların henüz kendi evleri olmadığı için profesör ve yeni bir roman yazmaya çalışan ünlü yazar eşi Shirley Jackson’ın evinde kalırlar. Fred ve Profesör Hyman her gün kampüste uzun saatler geçirirken, Rose aynı zamanda Shirley’nin o an için işine odaklanabilmesi için evde ona yardım etmek için üzerine düşeni yapmaya karar verir. 

Konu ise genç evli bir çift olan Fred ve Rose’un kasabaya gelmesiyle başlar. Fred, Bennington Koleji’nde asistan olarak kariyer yapmaya çalışırken, genç hamile karısı Shirley ile yalnız zaman geçirmek zorunda kalır. İlk başta, kız evin hanımının karmaşık doğasına alışmakta zorlanır, ancak kısa sürede kadınlar ortak bir dil bulmayı başarırlar. Rose’un hayatında tuhaf bir şey olmaya başlayınca ise, Shirley’nin kendisi tarafından icat edilen tehlikeli bir oyunun ağına düştüğünden şüphelenmeye başlar.

Shirley başlarda bir tür canavar gibi davranır. Pratikte hiçbir şey yemiyor, evden dışarı çıkmıyor, sürekli yatıyor. Ancak Rose’un ortaya çıkmasıyla yavaş yavaş canlanmaya başlar. Her zaman çift arasında garip durumlar yaratır ve bundan zevk alır. Yalnız tüm bunlar yaratıcı sürecin bir parçasıdır, çünkü Shirley’nin karakterini anlaması önemlidir ve bunun için Rose’u manipüle etmeye başlar. Rose önce Shirley’den korkar, sonra ondan nefret eder ve sonra sempati cinsel çekiciliğe dönüşür.

Shirley

Oyunculuklar ana rolleri oynayan küçük bir oyuncu kadrosu ile ayırt edilir ölçüde. Elizabeth Moss’un oynadığı Shirley Jackson karakteri sürekli olarak gerçek hayattan ilham alan yaratıcı, yetenekli ama çok, çok zor bir insandır. Ayrıca Odessa Young‘ın Rose rolündeki oyunculuğu da güvenle övebilecek seviyede. İlk bakışta Rose, gerçek mutluluğu yakışıklı bir kocada, bir çocukta ve ilginç insanlarla tanışmakta bulan tipik bir genç kız gibi görünebilir. Ama gerçekte, bu kız daha fazlasını ister, her şeyden önce, kişisel özgürlüğü ve hayatı istediği gibi yaşamayı seçme hakkını hayal eder.

Yönetmen Josephine Decker‘ın klasik bir biyografik film çektiğini söylemek mümkün değil, özellikle de filmin konusu çoğunlukla kurgu olduğu için. Burada, daha ziyade, yazarın iç dünyasına hem Shirley’nin kendi açısından hem de onu çevreleyenlerin, her şeyden önce ana karakter Rose’un bakış açısından bakma girişimi sunulmaktadır.  Shirley’nin gerçekten ruhunu eserlerine koyan çok yaratıcı bir insan olduğunu hemen görüyoruz. Ayrıca, roman yazma süreci filmde öyle bir şekilde sunulur ki, filmde gerçeklik ve fantezi birbirine fazlasıyla karıştığından, yazarın fantezisinin mi yoksa kaderin bir kaçışı mı olduğunu anlamak zordur.

Aynı zamanda yönetmen feminist mesajlardan da çekinmiyor. Bu durum izlediğimiz Shirley’nin kendi hayal gücünün bir ürünü olan Rose Nemzer’in karakterinin analizi ile ilgilidir. Her durumda, kendisini şefkatli bir kocanın kanatları altında bulmak için ebeveyn rahminden yeni çıkmış genç bir kadının hikayesini görüyoruz. Ve kız, eşinin tüm kaprislerini yerine getirmekten gerçekten mutlu olur, özellikle de onunla asla tartışmadığı, asla hakaret etmediği, asla istemediğini yapmaya zorlamadığı için. Yani Young, Rose’u adeta kendisine atfediyor ve böylece daha derine bir duygu bombası atabiliyor. Burada Shirley de Rose’u manipüle ederek duygusal zayıflığından yararlanarak katkısını yapıyor. Genel olarak, “Shirley” daha çok, izledikten sonra çözmesi biraz zaman alacak gerçek bir bulmacanın unsurlarına sahip, çok incelikli bir psikolojik gerilim filmi gibidir.

Sonuç Shirley‘nin sıradan bir izleyici için bir film olmadığı açık bir şekilde söylenebilir. Film, anlamak için üzerinde uzun uzun düşünmeniz gereken, entelektüel sinema kategorisine ait bir film. Her halükarda, izlemeden önce, sıradan bir film değil, gerilim unsurları içeren çok heceli bir psikolojik drama beklediğinize hazırlıklı olmalısınız.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Candyman

Seher Kavut, Candyman filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Candyman

Candyman’in tarihi, ünlü yazar Clive Barker’ın “The Forbidden” hikayesini yazıp “Books of Blood” koleksiyonuna dahil ettiği 1985 yılına kadar uzanır. Seyircisini, hayatının şiddetli bir ölümle son bulduğu kişinin ruhu hakkındaki efsaneyle tanıştıran Barker, anlatıyı parlak bir Afro-Amerikan tadıyla doldurur ve uğursuz geçmişin aslında kaygısız şimdiyle çok yakından iç içe olduğunu göstermeye çalışır. The Forbidden hikayesi haklı olarak ünlendi ve Books of Blood’un mutlak tüm döngüsünün en unutulmaz bölümlerinden biri haline geldi ve bu nedenle Barker, yapımcıların kapısını çalıp filmi aktarmayı teklif etmesine şaşırmadı. “Yasak”ın ilk film uyarlaması, hikayenin yayınlanmasından 7 yıl sonra, yani 1992’de yapıldı ve neredeyse hemen efsanevileşti. Film yapımcıları, Freddy Krueger ve Jason Voorhees’in himayesinde korkuya layık bir alternatif yaratmayı başardılar ve rafine tavırları ve en acımasız, tavizsiz şekilde öldürme yeteneği olan eşsiz bir katil yarattılar. Böylece, Clive Barker’ın hikayesi ekranda iyi bir görsellik kazandı ve tüm üretim maliyetlerini katlayarak kazandıran çekici ve karanlık bir endüstriyel peri masalı haline geldi ve Afro-Amerikan kültürünün ne kadar trajik ve akılda kalıcı olabileceğini gösterdi.

Böylesine önemli bir başlangıçtan sonra, büyük ekranlardaki “Candyman” tarihinin uzun süre devam etmesi ve daha fazla hayran çekmesi gerekiyor gibi göründü, ancak ilk filmden sonra ciddi bir düşüş oldu. Bernard Rose’un filminin devamı, daha az ilgi görmeye başladı. Devam filminin içinde ilginç fikirler vardı, ama hepsi orijinalde sunulana göre tamamen ikincil görünüyordu.  Gişedeki düşüşün burada kritik olmaktan uzak olduğu ortaya çıktı ve yine de, yapımcılar gelecekte Candyman‘e ciddi para yatırmaktan korktular ve üçlemeyi Tony Todd’un bile hakkında açıkçası felaket ve kesinlikle gereksiz  dediği bir filmle bitirmeye karar verdiler. Böylece, “Candyman” ile ilgili sonraki her film, franchise kalitesinin çıtasını daha da düşürdü ve Adam Robitail’in huzursuz hayaletinin hayranları, dördüncü bölümü uzun süre hayal etmekten çekindi. Stüdyonun planları serinin yeniden canlandırılmasını içermiyordu ve “Testere” ve “Astral” gibi çok daha güncel korku hikayeleri gündeme geldi. Bununla birlikte, trajik bir hikayeden siyah bir katilin anısı hala bu şekilde ölemezdi, yılların amansız akışında banal bir şekilde çözülürdü. Ve 2021’de Candyman ile ilgili başka bir senaryo nihayet ışığı gördü, bu da kısmen hem kolay bir yeniden başlama olarak kabul edilebilirdi ve “ilk” filmin güzel bir devamı olabilirdi.

Filmin konusu bizi bir zamanlar Afro-Amerikalılar için geniş bir gettonun bulunduğu Chicago’nun kötü şöhretli Cabrini Green bölgesine geri götürüyor. Tüm kanlı vahşetlerine rağmen Candyman, Cabrini Green’e alaka düzeyini pratik olarak kaybeder, çünkü depresif getto alanında, burada sanat insanlarının, bohemlerin ve genel olarak insanların uzak olduğu lüks yeni moda daireler inşa edilmiştir. Eski dedikoduları ve tuhaf efsaneleri hiç umursamayan insanlar.  Yenilenmiş Cabrini-Green’in bu sakinleri arasında, kız arkadaşı Brianna (Teyona Parris) ile güzel ve rahat bir daireye yerleşen umut verici genç sanatçı Anthony McCoy (Yahya Abdul-Matin) de vardır. Yalnızca gerçek bir tanınma kazanmayı düşünen Anthony, artık dikkatini hiçbir şeye odaklayamıyordu. İlham arayan adam, sonsuza dek unutulmuş gibi görünen Candyman efsanesiyle hala temas halindedir ve bu durum Anthony için birçok yaratıcı fırsata yol açar, ancak tam olarak anlamadığınız bir şeyle flört etmek genellikle kötü sonlara neden olur. Şeker Adam geri döner ve her şeyden intikam almaya yeniden devam eder.

Kendi kariyerini büyük ölçüde değiştiren ve zamanımızın son derece sosyal Afro-Amerikan dehşetinin en önemli figürlerinden biri haline gelen Candyman‘in reenkarnasyonunu Jordan Peele’den başka birinin üstlenmesi bile biraz şaşırtıcı olurdu. Get Out’taki çalışmasıyla Oscar kazanan ve eksantrik korku filmi We ile başarısını pekiştiren Peel, kendisini en çok endişelendiren konuları aydınlatmak için çalışmaya devam ederek sanatsal nişine sağlam bir şekilde yerleşti. Seyirci de Peele’nin kreasyonlarına ciddi gişe hasılatı ile karşılık verdiğinden, yapımcılar burada yönetmen olarak başka biri olsa bile Candyman‘de parmağı olmasını sorun etmediler. Anahtar, Peel’in projeyi bir bütün olarak denetlemesi ve fikirlerinin ekranda şekillenmesiydi. Ve elbette, şöhretin ve saygının zirvesinde olan film yapımcısı, Amerikan halkını yıllarca tedirgin eden bir dizi acil sosyal sorunu “Şeker Adam” tarihine dahil ederek kendine ihanet etmemeye karar verdi. Ancak burada, diğer bölgelerden izleyiciler tarafından ilk kez hissedilen belirli bir numara da var. Amerikan topluluğuna içeriden işkence eden anları herkes yeterince ve anlaşılır bir şekilde değerlendiremez ve sonuçta popüler kültürün herhangi bir eseri çok çeşitli izleyiciler için tasarlanmalı ve binlerce kişinin ruhunun iplerine sarılmalı.

Orijinal 1992 Candyman‘in güzelliği, Clive Barker tarafından dönüştürülen Afro-Amerikan efsanelerine olan tüm bağlılığına rağmen, filmin herhangi bir korku hayranını kolayca ilgilendirebilecek evrensel olarak korkunç bir parça olmasıydı. Nia DaCosta ve Jordan Peel’in filmi örneğinde, modern Amerikan topluluğunun çeşitli sosyal yönleriyle çok derinden ilgileniyor ve bu nedenle ona okyanusun her iki tarafındaki izleyicileri kolayca fethedecek bir film demek çok zor…

Seher Kavut

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler