Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Eleştiri: Candyman

Seher Kavut, Candyman filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

Candyman

Candyman’in tarihi, ünlü yazar Clive Barker’ın “The Forbidden” hikayesini yazıp “Books of Blood” koleksiyonuna dahil ettiği 1985 yılına kadar uzanır. Seyircisini, hayatının şiddetli bir ölümle son bulduğu kişinin ruhu hakkındaki efsaneyle tanıştıran Barker, anlatıyı parlak bir Afro-Amerikan tadıyla doldurur ve uğursuz geçmişin aslında kaygısız şimdiyle çok yakından iç içe olduğunu göstermeye çalışır. The Forbidden hikayesi haklı olarak ünlendi ve Books of Blood’un mutlak tüm döngüsünün en unutulmaz bölümlerinden biri haline geldi ve bu nedenle Barker, yapımcıların kapısını çalıp filmi aktarmayı teklif etmesine şaşırmadı. “Yasak”ın ilk film uyarlaması, hikayenin yayınlanmasından 7 yıl sonra, yani 1992’de yapıldı ve neredeyse hemen efsanevileşti. Film yapımcıları, Freddy Krueger ve Jason Voorhees’in himayesinde korkuya layık bir alternatif yaratmayı başardılar ve rafine tavırları ve en acımasız, tavizsiz şekilde öldürme yeteneği olan eşsiz bir katil yarattılar. Böylece, Clive Barker’ın hikayesi ekranda iyi bir görsellik kazandı ve tüm üretim maliyetlerini katlayarak kazandıran çekici ve karanlık bir endüstriyel peri masalı haline geldi ve Afro-Amerikan kültürünün ne kadar trajik ve akılda kalıcı olabileceğini gösterdi.

Böylesine önemli bir başlangıçtan sonra, büyük ekranlardaki “Candyman” tarihinin uzun süre devam etmesi ve daha fazla hayran çekmesi gerekiyor gibi göründü, ancak ilk filmden sonra ciddi bir düşüş oldu. Bernard Rose’un filminin devamı, daha az ilgi görmeye başladı. Devam filminin içinde ilginç fikirler vardı, ama hepsi orijinalde sunulana göre tamamen ikincil görünüyordu.  Gişedeki düşüşün burada kritik olmaktan uzak olduğu ortaya çıktı ve yine de, yapımcılar gelecekte Candyman‘e ciddi para yatırmaktan korktular ve üçlemeyi Tony Todd’un bile hakkında açıkçası felaket ve kesinlikle gereksiz  dediği bir filmle bitirmeye karar verdiler. Böylece, “Candyman” ile ilgili sonraki her film, franchise kalitesinin çıtasını daha da düşürdü ve Adam Robitail’in huzursuz hayaletinin hayranları, dördüncü bölümü uzun süre hayal etmekten çekindi. Stüdyonun planları serinin yeniden canlandırılmasını içermiyordu ve “Testere” ve “Astral” gibi çok daha güncel korku hikayeleri gündeme geldi. Bununla birlikte, trajik bir hikayeden siyah bir katilin anısı hala bu şekilde ölemezdi, yılların amansız akışında banal bir şekilde çözülürdü. Ve 2021’de Candyman ile ilgili başka bir senaryo nihayet ışığı gördü, bu da kısmen hem kolay bir yeniden başlama olarak kabul edilebilirdi ve “ilk” filmin güzel bir devamı olabilirdi.

Filmin konusu bizi bir zamanlar Afro-Amerikalılar için geniş bir gettonun bulunduğu Chicago’nun kötü şöhretli Cabrini Green bölgesine geri götürüyor. Tüm kanlı vahşetlerine rağmen Candyman, Cabrini Green’e alaka düzeyini pratik olarak kaybeder, çünkü depresif getto alanında, burada sanat insanlarının, bohemlerin ve genel olarak insanların uzak olduğu lüks yeni moda daireler inşa edilmiştir. Eski dedikoduları ve tuhaf efsaneleri hiç umursamayan insanlar.  Yenilenmiş Cabrini-Green’in bu sakinleri arasında, kız arkadaşı Brianna (Teyona Parris) ile güzel ve rahat bir daireye yerleşen umut verici genç sanatçı Anthony McCoy (Yahya Abdul-Matin) de vardır. Yalnızca gerçek bir tanınma kazanmayı düşünen Anthony, artık dikkatini hiçbir şeye odaklayamıyordu. İlham arayan adam, sonsuza dek unutulmuş gibi görünen Candyman efsanesiyle hala temas halindedir ve bu durum Anthony için birçok yaratıcı fırsata yol açar, ancak tam olarak anlamadığınız bir şeyle flört etmek genellikle kötü sonlara neden olur. Şeker Adam geri döner ve her şeyden intikam almaya yeniden devam eder.

Kendi kariyerini büyük ölçüde değiştiren ve zamanımızın son derece sosyal Afro-Amerikan dehşetinin en önemli figürlerinden biri haline gelen Candyman‘in reenkarnasyonunu Jordan Peele’den başka birinin üstlenmesi bile biraz şaşırtıcı olurdu. Get Out’taki çalışmasıyla Oscar kazanan ve eksantrik korku filmi We ile başarısını pekiştiren Peel, kendisini en çok endişelendiren konuları aydınlatmak için çalışmaya devam ederek sanatsal nişine sağlam bir şekilde yerleşti. Seyirci de Peele’nin kreasyonlarına ciddi gişe hasılatı ile karşılık verdiğinden, yapımcılar burada yönetmen olarak başka biri olsa bile Candyman‘de parmağı olmasını sorun etmediler. Anahtar, Peel’in projeyi bir bütün olarak denetlemesi ve fikirlerinin ekranda şekillenmesiydi. Ve elbette, şöhretin ve saygının zirvesinde olan film yapımcısı, Amerikan halkını yıllarca tedirgin eden bir dizi acil sosyal sorunu “Şeker Adam” tarihine dahil ederek kendine ihanet etmemeye karar verdi. Ancak burada, diğer bölgelerden izleyiciler tarafından ilk kez hissedilen belirli bir numara da var. Amerikan topluluğuna içeriden işkence eden anları herkes yeterince ve anlaşılır bir şekilde değerlendiremez ve sonuçta popüler kültürün herhangi bir eseri çok çeşitli izleyiciler için tasarlanmalı ve binlerce kişinin ruhunun iplerine sarılmalı.

Orijinal 1992 Candyman‘in güzelliği, Clive Barker tarafından dönüştürülen Afro-Amerikan efsanelerine olan tüm bağlılığına rağmen, filmin herhangi bir korku hayranını kolayca ilgilendirebilecek evrensel olarak korkunç bir parça olmasıydı. Nia DaCosta ve Jordan Peel’in filmi örneğinde, modern Amerikan topluluğunun çeşitli sosyal yönleriyle çok derinden ilgileniyor ve bu nedenle ona okyanusun her iki tarafındaki izleyicileri kolayca fethedecek bir film demek çok zor…

Seher Kavut

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: The Last Duel

Serkan Baştimar, Ridley Scott filmi “The Last Duel” hakkında yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

❝Bir Onur Savaşı❞

Ridley Scott, en vasat filmiyle bile Hollywood’da dişe dokunur işlere imza atan bir yönetmen. Hala üretken ve hala dünya üzerinde tartışmaya değer şeyleri sinema üzerinden seyirciyle buluşturmaya devam ediyor.

Hollywood #MeToo hareketiyle bir süredir çalkalanırken, tacizciler, ayrımcılar afişe edilip, kadının toplumdaki yeri, erkek egemen toplumda kendine biçilen “rol” küresel bir düzlemde tartışılırken epik filmlerin kalburüstü yönetmeni Scott, gündemdeki bu konuyu 1300’lü yıllardan, Haçlı Seferleri arifesindeki Avrupa’dan epik bir hikayeyle tartışmaya açıyor. İyi de ediyor.

Hikayeleri, destanları, masalları, erdemleri…. daha sayılamayacak nice duygu ve olguyu erkek hegemonyasından eril dille insanlık bilincine pompalayan tarihin “karanlık” sayfalarında yerini almayan bir hikaye var karşımızda. Belki de tüm kadınların üzerinden mağdur bir kadının öyküsünü izliyoruz The Last Duel‘de. Adı ve açılış sahnesiyle “yine bir erkek filmi izleyeceğiz” imajı bırakan The Last Duel, üç farklı karakterin tek hakikat üzerinden tutumunu irdeliyor. Hele ki Gladiator ve Kingdom of Heaven gibi destansı işlerin referansıyla filme başladıysanız, yanlış sofraya oturduğunuzu kabul edin ama sürpriz yemeğin güzel olması.

Hollywood macerasına omuz omuza atılan Ben Afleck ve Matt Damon‘un da imzasının bulunduğu The Last Duel, 150 dakikalık bir dönem romanı gibi. Şövalyelerin, göğüs göğüse çatışmaların, dört nala atların savaş alanlarında arz-ı endam ettiği yapım, tüm bu tantananın ardından “mahalle baskısına” rağmen tecavüze uğradığını söyleme cesaretini bulan bir kadının onur savaşını anlatıyor. Bu savaşı erkeklerin rol çalmasıyla yine savunmaya dönüşen ana karakterimizin yaşadığı gerilim seyirciye empati olarak yansıyor.

Dönem atmosferini oldukça tatmin edici bir şekilde perdeye yansıtan Scott, özellikle erkek karakterlerini bir sığlık seviyesinde bırakmış gibi. Tabii bu sığlık belki de kadın, çocuk ve doğanın süper hükümdarı(!) erkeğin doğru yerden bakıldığındaki portresi de olabilir. Matt Damon‘un sevimli karakterden çıkıp başka bir role soyunarak kabuğunu kırıyor. Hem “sanat” hem de gişe filmlerinin sevilen yüzü Adam Driver ise bir kez daha “kullanışlı” aurasını seyirciye aksettiriyor. 28 yaşındaki Jodie Comer ise “zamansız” yüzü ile büyüleyici bir performansa imza atmış.

Scott, her ne kadar kaderci bir finale atsa da sorduğu sorunun, gösterdiği sorunun cevabını seyirciye bırakarak erkek-kadın-çocuk fark etmeksizin iliklerimize kadar işlemiş eril bakışın sütunlarına şövalye mızraklarıyla saldırıyor. Yer yer bir “İran filmi” matematiğini çağrıştıran olay örgüsü, epik savaş sahneleri ile tatmin edici bir film olan The Last Duel, koronavirüs nedeniyle tenhalaşan sinema salonlarını az da olsa hareketlendirecek güzellikte.

Serkan Baştimar

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Gelin Biraz Dertleşelim…

Muhammed Uyar, 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Kültür ve sanat etkinliklerinin kişilere, siyasetçilere ve kamu kurumlarına bağlı olmaması gerektiğini yıllardır dile getirir ve savunurum. Çünkü bu değişkenlerin herhangi biri yerinden oynadığında bütün organizasyonların yapısı da yerinden oynuyor ve bütün birikimler sıfırlanıyor. Bunun en son ve bariz örneği yeni olmasına rağmen çok güzel bir ivme kazanan ve gün geçtikçe derinliği ve kalitesi artarak devam eden Malatya Film Festivali’nde yaşandı. 2010 yılında ilki düzenlenen festival aradan geçen 11 yılda 9 kez düzenlenebildi ve birçok kez de organizasyon ekibini değiştirmek zorunda kaldı. Değişen her ekiple beraber festival de neredeyse sıfırdan başlamış gibi oluyor. Festivali, şehri, şehrin insanlarını ve dinamiklerini tanıyan ve öğrenen ekipler bir anda yerini başkalarına bırakmak zorunda kalıyor. Böyle bir ortamda herhangi bir şeyin büyüyerek, gelişerek devam etmesi mümkün mü? Kesinlikle değil.

Sağ veya sol hiç fark etmiyor, bu ülkede siyasetin “reklam kaygısı” her zaman iyi işlerin arka planda kalmasına sebep oluyor. Evet, farkındayız, film festivallerinin gerçekleştirilmesinde başta belediye başkanları olmak üzere siyasetçilerin çok fazla desteği var. Ama bu emekleri görünür kılmak için yapılması gereken şey her yere boy boy fotoğraflarınızı asmak veya isminizi yazdırmakla olmuyor. Aslında görünürlük artıyor ama kalıcı olmuyor. Ayrıca siz seçimi kaybedip gittiğinizde yeni gelenler de bu yarışın içine dahil olduğu için durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Cannes, Berlin, Saraybosna, Karlovy Vary vb… Bu saydıklarımın hepsi birer şehir ve hepsinde birbirinden önemli, başarılı film festivalleri gerçekleştiriliyor. Ama hiçbirinin ne afişlerinde ne de ödül törenlerinde belediye başkanları çıkıp “Bu festivali BENNN yaptım!” demiyor. Festivali organize edenler, sinemacılar çıkıyor sahneye ve sanat ile, festival ile ilgili konuşmalarını yapıp kenara çekiliyorlar. Belediye başkanları ve siyasetçilerin festivallerde yapacağı en güzel şey ödül takdim edip emeği geçenlere teşekkür etmek olmalıdır. Bu kadar. Fazlası hem siyasilerin hem de organizasyonların zarar hanesine yazılıyor.

Antalya Altın Portakal Film Festivali için bu ülkenin en köklü film festivali desek yanlış olmaz. Şehrin ve sanatın cazibesi doğru bir şekilde birleştiğinde bu festivalin önünde hiçbir güç duramaz. Ama halihazırdaki durum buna hiç uygun değil. Yukarıda da bahsettiğim kaygılarla belediye başkanları her değiştiğinde sanki festivalin de “siyasi partisi” değişiyormuş gibi saçma sapan bir durum ortaya çıkıyor.

Gelelim sanatçılarımızın şov merakıyla bütün güzellikleri yerle bir ettiği anlara… İnsanların siyasi görüşleri olabilir. İnsanlar kendi siyasi görüşlerine göre eserler de üretebilir. Ama bu siyaset herhangi bir sanatsal faaliyeti gölgede bırakacak kadar ön plana çıkıyorsa orada bir sıkıntı var demektir.  Nitekim son yıllarda özellikle Adana ve Antalya Film Festivalleri’nde sahneye ödül almak veya ödül takdim etmek için çıkan sanatçılar bu durumu bir fırsat belleyip sanatlarını konuşmayı değil de siyasi görüşlerini deklare etmeyi tercih ediyorlar. Hal böyle olunca da festivallerin ardından gündem olan konular filmler, oyunculuklar, yönetmenlikler değil de siyasi tartışmalar veya magazin olayları oluyor.

Son olarak Antalya’da ödül almak için sahneye çıkan Nihal Yalçın’ın konuşması sırasında yaşananlar festivalin önüne geçti. Tartışmaların Tamer Karadağlı’nın Nihal Yalçın’a ödülünü verme şekli ve Yalçın’ın konuşmasının içeriği üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Konuşmasının bir bölümünde “Ben filmi seyrettikten sonra bana kadın oyuncu vermezler diye düşündüm açıkçası. Çünkü bir festival seyircisinin ya da jürisinin çok alışkın olduğu bir karakter olduğunu düşünmüyorum. Ama ne yazık ki, güçlü rakiplerim yoktu. Büyük ihtimalle… Çünkü çok az kadın hikayesi vardı.” diyen Yalçın’ın kadın hikayesi meselesine dikkat çekmek isterken festivaldeki diğer oyuncuları rencide edercesine konuşması büyük bir talihsizlikti. Bir festivalde finale kalan bütün filmler/ekipler/oyuncular güçlü rakiplerdir. Jüriler bunların arasından subjektif bir tercih yaparlar. Kendi anlayışları ve sanatsal zevklerine en uygun/yakın gördükleri kişi ve filmlere oylamalar yaparak ödül verirler. Bu noktada “güçlü rakiplerim yoktu” demek her şeyin ötesinde diğer tüm film ekiplerine ve kadın oyunculara yapılmış büyük bir ayıptır. Hal böyle olunca ödül törenini, filmleri ve sanatı konuşmamız gerekirken içi boş tartışmaların içinde bulduk kendimizi. İşin kötüsü bu tartışmaların kimseye faydası yok…

Bir de Antalya Altın Portakal Film Festivali ile ilgili genel bir derdim var. Türkiye’den ve dünyadan sektör profesyonelleri sinema dolu bir hafta için Antalya’ya geliyor. Festivalin ana film gösterimleri- pandemi nedeniyle- açık havada yapılabilmesi için iki seans şeklinde 19:15 ve 21:45’te gerçekleştiriliyor. Ama açılan ek seanslardaki gösterimler AKM içindeki kapalı salonlarda yapılabiliyor. Madem kapalı alanda gösterim yapılabiliyor o halde neden gündüz seansları açılmıyor? Gün içinde basın toplantıları haricinde başka bir etkinlik, söyleşi vs. neden yapılmıyor? Antalya’nın önemli bir bölümü haline gelen Film Forum’un toplantıları neden online olarak gerçekleştiriliyor? Çünkü böyle olunca daha az misafir geliyor. Yarışma bölümünde filmi olmayan sektör temsilcileri ve oyuncular festivale davet edilmiyor. Önceki yıllara kıyasla davetlilerin sayısı çok çok azdı. Meselenin/mazeretin bütçe mi yoksa pandemi mi olduğunu düşünmeden edemiyor insan… Sadece akşam seanslarında gösterimlerin yapıldığı ve başka etkinliklerin yapılmadığı bir festivalin halkla bütünleşmesi mümkün değil. Açılış ve kapanış törenlerinin halka açık olması bu açığı kapatamaz. Bu konuda biraz daha dikkatli çalışılması gerekiyor. Pandeminin hayatımızdaki birçok şeyi etkilediğinin farkındayız. Ama dikkatli ve kontrollü şekilde normalleşmenin zamanı çoktan geldi. Film festivalleri içeriği dolu dolu olduğunda unutulmaz hale geliyor.

Sonuç olarak festivallerimizi siyasi kavgalara, anlamsız tartışmalara, “fırsat buldum biraz şov yapayım”cılara kurban etmemeliyiz. Derdimiz sürekli gelişen, büyüyen, içerik kalitesi her geçen gün artan festivaller düzenlemek olmalı. Bu vesileyle festivallerde sinema ile buluşmamıza vesile olan, emek veren bütün ekiplere teşekkür ediyorum.

Muhammed Uyar

Okumaya Devam Et

Eleştiri

28. Altın Koza Film Festivali Uluslararası Seçkiden Geriye Kalanlar

Sueda Puloğlu, 28. Altın Koza Film Festivali’nin uluslararası seçkisine dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sueda Puloğlu yazdı.

28. Adana Altın Koza Film Festivali 19 Eylül itibariyle sona erdi. Festivalin uluslararası seçkisi çok iddialı. Prömiyerini Cannes’da yapan birçok filmin ülkemizdeki ilk gösterimleri Altın Koza’da gerçekleşiyor. İzlediğim, gördüğüm, düşündüğüm uluslararası kategorideki 6 film hakkında kısaca görüşlerim şu şekilde:

House Arrest / Alexey German Jr. 

Araştırma projesi fonlarını çaldığı iddiası üzerine soruşturma geçiren profesörün, ev hapsi sürecine odaklanıyor film. Yaşadığı bölgenin belediye başkanını hırsızlıkla suçladığı için misilleme yapılan profesörün, öfkesi ve hüznü yalın bir şekilde yansıtılmış. Tam anlamıyla tek mekân filmi olmasa da çekimler küçük bir alanı kapsıyor. Kamera profesörden hiç ayrılmıyor, ya onun gördüğünü ya da onu izliyoruz. Dış dünyayı, televizyon veya başkalarının ağzından duyuyoruz. Ev hapsinde olan yalnızca profesör değil biz izleyiciler de aslında. Bu, seyircinin başrolle bütünleşmesi ve onun duygularını hissetmesindeki en büyük etken. Rusya’nın soğuk iklimi ve siyasi havası, öyküyü destekleyen baş ögeler. Film, politik mesajlarını çekinmeden fazla da derine inmeden açıkça dile getirip yapmak istediğini başarmış diyebiliriz.

Memoria / Apichatpong Weerasethakul

Birçok ülkenin ortak yapımı Memoria, çekim yapıldığı farklı coğrafyalar ve anlattığı ortak değerlerle coğrafya aidiyetinden çıkıp evrenselleşmiş bir film. Tilda Swinton’un canlandırdığı Jessica’nın zihninde aşikâr bir ses duyulur. Jessica, kendisini yer yer ürküten anlamlandıramadığı bu sesin kaynağını keşfe çıkıyor. Memoria, hissettiğimiz ama kelimelere dökülemeyen kavramlar hakkında şiirsel ve görsel bir yolculuk. Fakat ağır ağır işlenen örgüsü, yönetmenin üslubuna alışık olmayanlar için meşakkatli ve sıkıcı bir süreç. 136 dakikanın her bir saniyesini üzerimde taşıdım fakat bittiğinde bıraktığı etkiden mutluydum.

Card Counter / Paul Schrader

Oscar Isaac’in canlandırdığı eski asker William Tell, geçmişin acımasız izlerini kumarda ustalaşarak geride bırakır. Küçük oynayıp küçük kazanan rutinleşmiş bir hayatın içinde, yeni tanıştığı Cirk ve La Linda ile William’ın vicdani duyguları yeniden canlanır. Amaç insanı hayatta tutan yegâne şeydir. Kahramanın yolculuğu her zaman bir amaç etrafında çizilir. Card Counter’da William, intikam duygusunda kaybolmuş Cirk’ün hayatını düzene sokmayı misyon ediniyor.

Yer yer baş döndüren çekim teknikleriyle kolay, basit bir örgüye sahip olsa da izleyicinin ilgisini her an diri tutan bir film. Mesaj verme kaygısı taşımadan sisteme dair güzel noktalara değiniyor. Koyu temanın içinde saklı neonlar ile kumarhane filmi imajının altını çiziyor. Card Counter türüne fazla yenilik getirmese de beklenti düşük tutulduğunda memnun ayrılacağınız ortalama bir film.

A Hero / Asghar Farhadi

Bu yılın festival adına en heyecanlandıran haberi A Hero’nun ilk gösterimiydi şüphesiz. Son yıllarda kamerasını Avrupa’ya çeviren Farhadi’nin tanıdığı topraklara geri dönüşünü izlemek harikaydı. A Hero’da borçları yüzünden hapiste olan ve bulduğu altın dolu çantayla hayatının seyri değişen Rahim üzerinden kahraman-anti kahraman hikâyesi çizilmiş. Asghar Farhadi yine ahlaki sorgulamalara girip zamanla onun altında kalacağımız bir çatışma kurgulamış. Öyle ki ana karakter Rahim’in karşılaştığı her çıkmazdan seyirci de nasibini alıyor. Farhadi’nin kullandığı açılarda ileride yaşanacaklara dair detaylar bulmak mümkün. Yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi burada da yoğun bir hadise zincirinin ardından final sekansıyla durulması, izleyicinin hiç bitmeden devam edecek düşünce serüvenine geçiş adımı adeta.

Prayers for the Stolen / Tatiana Huezo

Jennifer Clemenet’in aynı isimli kitabından uyarlanan bu filmde Meksika’daki Guererro    Dağı’nda yaşamını sürdüren Ana’nın hikâyesi anlatılıyor. Kızların kaçırılma tehlikesiyle her an yüz yüze geldiği Meksika’nın siyasi, ekonomik ve sosyal hayatı gözler önüne serilmiş. Ana’nın annesi ve babasıyla olan -belki de olmayan- ilişkisi buna en iyi örnek. Yoksul toplumdaki arkadaşlık ilişkileri ve günlük yaşamların eşlik ettiği bir büyüme öyküsü. Arka planda savaşın derin izlerini de görmek mümkün. Fragmanın filmden daha yüksek bir seyir zevki verdiğini düşünüyor ve filmin bende yeterince etki bırakmadığını da belirtmek istiyorum.

Ahed’s Knee / Nadav Lapid

İsrailli yönetmen Nadav Lapid’in kaleminden siyasi bir taşlama. Film, başkarakter Y.’nin kendi kendi çektiği filmin gösterimine gitmesiyle başlıyor. İçeriğiyle otobiyografik özelliklere sahip görünen filmde Y’nin ağzından çıkan cümleleri Nadav Lapid’in kişiliğine yormak mümkün. Lapid, öfkesini dışa vuruyor ama bunu temelsiz bir biçimde yapmıyor. Sistem eleştirisini nedenlere dayandırarak absürt bir biçimde sunuyor. Anlatımında sık sık flashbacklere başvuran filmde kamera kullanımının da etkisiyle bazı anlar gürültülü ve yorucu bir vaziyet alıyor. Haliyle bittiğinde salondan, yorulmuş ve kafası karışık şekilde ayrılmak mümkün.

Uluslararası filmlerin yanı sıra ulusal uzun metraj filmler ve kısa metrajların yarıştığı festivalde, 18 Eylül Cumartesi akşamı ödül töreni gerçekleşti. Festivalin başından itibaren kendisini hissettiren pandemi önlemleri törende de kısmen alınmıştı. Başta Altın Koza’nın direktörü Kadir Beycioğlu olmak üzere geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz tüm sinemacılar anılarak geceye başlandı.

Altın Koza, özellikle son birkaç yıldır hak ettiği konumda değil. Belediyenin bu konudaki  çalışmaları ve festivalin arkasındaki organizasyon ekibi yetersiz. Sosyal medya hesapları aktif olmaları gereken zamanlarda aktif değil. Törenin sunucuları hazırlıksız olduklarını hissettiriyorlar, zaten ödül alan ekiplerin çoğu salonda bulunmuyor bile. Pandeminin de etkisiyle film gösterimlerine özel davetli olmayıp gelen kişi sayısı az, bu da festival ile halkın arasını daha da açıyor. Jüri seçimleri tartışmalı, öyle ki ödüllerin dağılımı sinemaseverlerin akıllarında soru işareti bırakıyor. Bir de üstüne Antalya Altın Portakal Film Festivali, katılım şartlarına ‘ilk gösterimini Altın Portakal’da yapma’ maddesi ekleyince çoğu film ekibi direkt oraya yöneliyor. Bu gibi nedenler ve aksamalar, Altın Koza’yı gölgede bırakıp geçmiş yılları aratıyor. Umalım ki gelecek dönemlerde festivaller çok daha özenli, adaletli ve keyifli geçsin.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler