Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Eleştiri: Ahlat Ağacı

Serkan Baştimar değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

Nefret Ettiğine Dönüşür İnsan

Nuri Bilge Ceylan, yeniden sinemasının köklerini saldığı topraklarda, taşrada. Bu defa kısıtlı imkanlar, amatör oyuncularla değil, bütçesi sağlam, oyunculuğu meslek edinmiş isimler ve teknolojik imkanların esirgenmediği bir filmle.

Ahlat Ağacı, ilk bakışta memleketine dönen ve düştüğü bu ‘kuyudan’ çıkmaya -ya da en azından kuyunun üst kısımlarına sıçramaya- çalışan ‘yarı aydın’ bir gencin arayışını odağına alıyor. Daha derine bakıldığında ise sancılı, kökü iyi salınmamış ve kopmuş kuyruklar gibi, acısı değilse de yokluğu devam eden bir baba – oğul ilişkisinin çetrefilli hikayesi. Ceylan, filmin temellerini içinde çokça nefretin, affın ve her ferdinin arasında ‘farklı işleyen hukuk türlerinin’ kabul gördüğü aile kurumunun içine, öğretmen bir baba ve yeni mezun bir oğulun arasına atmış. Ardından yükselen bina ise, taşrada, o çok uzakta, zamanın hiç geçmediği mekanlarda yaşayanların iç sıkıntılarına, dertlerine ve arayışlarına komşu oluyor.

Nuri Bilge Ceylan, geçmişten günümüze Türk sinemasının en önemli isimlerinden biri, kuşkusuz dünya sinemasında da çok özel bir yere sahip. Şu son Cannes mevzularından sonra aramıza uzaydan gelmiş Süperman muamelesi yaptığımız, filminin ödül almamasına ise içimizde travmaya neden olmuş eski Eurovision sancıları ile tepki verdiğimiz Ceylan, önceki filmlerinin övgülerine aldırmaksızın, kendini geliştirerek her filminde yine kendi eliyle yukarıya taşıdığı çıtayı bu filmde de yükseltmiş. Şöhretin ve takdirin ‘doyurmadığı’, mükemmelin ve sahiciliğin ismidir Nuri Bilge Ceylan.

Ceylan‘ın kamerası uzunca kaydettiği manzaralardan, geniş açılarda ağır ağır yürüyen, az konuşan karakterlerden, artık bir şeyler söyleyen, sıkıntılarını dile getiren – tartışan insanlara yönelmiş. Ahlat Ağacı’nda NBC‘nin kendine özgü kusursuz fotoğraf kadrajları ve durgun planları, yerini takip kameralarının devreye girdiği, uzun tiratlarda zaman zaman karakterin bakışından izlediğimiz sahnelere evrilmiş. Bunun sinyalleri Bir Zamanlar Anadolu’da filminde verilmeye başlamış ve Kış Uykusu‘nda da temelleri atılmıştı. Ahlat Ağacı’nda göze çarpan başka bir şey ise önceki filmlere göre teknik bir takım değişiklikler. Kamera markasını değiştiren yönetmenin bu filminde kurgu – montaj bakımından da gözle görülür bir farklılık var. İncelikli geçişler yerine asimetrik kamera hareketleri, devamlılık sorunları ve zıplayan kesmeler bu kusursuzluk içinde sırıtan, fakat filmin verdiği duygu içinde çok da rahatsız etmeyen bir takım pürüzler.  (Bunların biraz da filmi Cannes’e yetiştirme çabasından kaynaklandığını düşünüyorum)

Ahlat Ağacı, roman estetiğinde çizgiye sahip ‘konuşmalı’ bir yapım. İnandırıcı karakterlerin yanı sıra dolgun diyalogların da göze çarptığı Ahlat Ağacı, Ceylan‘ın kusursuzluk arayışındaki en önemli duraklardan. Her karaktere bir hikaye yazmaktansa onları gerçek bir bedene ve sahici cümlelere kavuşturan yönetmen, izleyeni taşrada ve de her yerde geçerli olacak, zaman zaman kısır döngüyle bitse de ciddiyeti su götürmez mevzulara – tartışmalara misafir ediyor. Doğu Demirkol‘un canlandırdığı Sinan karakteri, sıkışıp kalmışlık içinde dolanırken adeta bir sohbet yolculuğuna çıkarıyor izleyeni. Ve ilk durakta aşk ile başlayan bu yolculuk, inanç, taşra aydınlığı, tüccarlık, baba-oğul ilişkisi gibi konularla sağlam bir şekilde ilerliyor. Roman dilini derinlemesine hissettiren Ahlat Ağacı, karakteri de ilk kitabını henüz yazmış bir genç yazar adayı seçerek bunu daha da perçinliyor. Renk, planlar ve metaforlar, karşımızda görüntülü bir romanın aktığını hissettirirken, diyaloglardaki çokça edebi alıntı da bu duyguya hizmet ediyor. Zaman zaman kitabi cümleler bazı karakterlerin üzerinde eğreti dursa da filmin geneline tesir eden bir çiğlik olmadığı için bu bir sorun teşkil etmiyor.

Ahlat Ağacı, Ceylan‘ın oyuncu yönetiminde zirve yaptığı bir film olmuş. Murat Cemcir, Doğu Demirkol ve Serkan Keskin gibi komedi ağırlıklı işlerde bulunan isimleri ‘ciddiyetli’ bir karaktere dönüştüren Ceylan, özellikle Cemcir ve Demirkol ikilisinin canlandırdığı karakterleri net çizgilerle sınırlarını belirlemeyip muğlak, sevgi ya da nefret uyandırmadan ayakları yere basar şekilde tasarlamış. Sinan karakterinin Ceylan’ın İklimler’de kendi oynadığı İsa’ya kıyafetine kadar benzerliği ise gözden kaçmıyor değil.

Ahlat Ağacı, bir şekilde köklerine küsmüş, şekilsiz, pek de sevgi dolu sayılmayan bir ağaç gibi, soruları ve arzuları olan hayata dışarıdan, insanlara öfkeyle bakan bir gencin hayatının bir kesiti. Nefret ettiği şeye dönüşen, kuyuların başında susuz kalan erkeklerin, nesillerin döngüsü. Ceylan‘ın metafor olarak Tarkovski, diyalog olarak da Bergman sinemasına göz kırpıp selam verdiği filmi akıcı bir ‘kalın’ kitap.

Muğlak sonu, mizahı ve karanlığıyla takdire şayan Nuri Bilge Ceylan sinemasının en iyisi olmasa da iyilerinden olan Ahlat Ağacı, Canneslerde, her yerlerde 15 dakika alkışlanmayı hak eden, sinemamızın yüz akı bir yapım.

Fragman için tıklayın
Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: Sound of Metal

Seher Kavut, altı kategoride Oscar adayı Sound of Metal filmini inceledi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

The Sound of Metal

2021 Akademi Ödülü adaylarının resmi olarak açıklanmasıyla sinema endüstrisinde son bir yılın en büyük hareketliliği yaşanıyor. Bu hareketlilik aynı zamanda Sound of Metal için de yaşanıyor çünkü toplamda altı adaylık alarak on adaylık alan Mank’tan sonra ikinci güçlü aday oluyor. 

Riz Ahmed, işitme duyusunu kaybeden bir heavy metal davulcusu rolünün ardından pek çok insanın En İyi Erkek Oyuncu listesindeydi zaten. Sound of Metal, Ahmed’in adaylığına ek olarak, film En İyi Film dalında ve En İyi Özgün Senaryo dahil olmak üzere toplamda altı ödüle aday gösterildi.

Belgesel film yapımcılığındaki çalışmalarıyla tanınan ve Derek Cianfrance‘ın “A Place under the Pines” filminin senaryosunun yazımında rol alan yönetmen Darius Marder (bu filmin senaryosunda da izleri vardır), zor yollar aramak yerine yine tanıdık bir çözüm olan belgesel tarzı kendi uzun metrajlı ilk filmini yayınladı. Ruben’in hikayesini ekrana aktarmak için, bu yaklaşım gerçekten çok işe yarıyor, çünkü böyle bir olay örgüsü ağlatmak ve manipüle etmek için değil, canlılık ve inanılırlık için önemli.

Sound of Metal, Children of a Lesser God (1986) filminin konusuna benzerlik gösterse de sağırlığı ve melodramatik duyguları romantikleştirmeyi tamamen reddediyor. Marder ve kulakları sağır eden bir müzisyenin acı verici halini uyuşturucudan yoksun bırakma ile kafiyeler. Ruben kelimenin tam anlamıyla deneyimlenebilir ama fiziksel olarak oldukça tamamen farklı nedenlerle de olsa bu engeli çok iyi gösteriyor. Onun çılgınca, çaresiz direnme enerjisi, bedeni ve ruhu geçmişinin yükünden arındırmak için, yavaş yavaş alçakgönüllülük yoluna götürmek için gereklidir bu ve hiç de başarısızlık anlamına gelmez, sadece kaçınılmaz olanın akıllıca bir kabulü anlamına gelir.

Marder, bu psikanalitik sistemde yeni bir şey sunmuyor, ancak bunu o kadar canlı ve delici bir şekilde yapıyor ki, kişi hata bulmak istemiyor. Elbette, şu anda muhtemelen en iyi rolünü oynamış olan ve Ruben’i tasvir eden Riz Ahmed‘in, işitme engelli bir ebeveyn ailesinde büyüyen Paul Reisi’nin ve özkahramanın akıl hocasını kişisel deneyimin onda yarattığı o özel, çok samimi duyguyla somutlaştıran deneyimli bir işaret dili tercümanın payı da çok büyük.

Eleştiri: The Sound of Metal

Ruben, yavaş yavaş değişen durumuyla geçmişi ile yüzleşen bir yabancıdır. Fakat Marder senaryonun belirli satırlarını kaçırmış ya da bilerek atlamış gibi duruyor çünkü bazı sahneler filmden atılmış ve boşluk varmış izlenimi veriyor. Ruben’in işitme duyusunu zamanla nasıl kaybettiğini göstermiş olsaydı, ki film iki saat olmasına rağmen boşluk hissi devan ediyor, aynı zamanda karakter hakkında daha fazla şey öğrenecektik, örneğin bu süreçte hangi değerleri kaybettiğini ya da nasıl deneyimlediğini.

Ruben ve Lou (Ruben’in kız arkadaşı), müzik etkinliklerinde saldırganlıklarını ifade eden ilerici vejetaryen punklardır. Konserden konsere bir karavanda seyahat ederek yarı çingene varoluşlarının tadını çıkarırlar. Lou, Ruben işitmeyle ilgili sorunları olduğunu anladığı anda, sadece sağır ve dilsiz insanların yaşadığı küçük bir komünde onun için bir tür terapi evi bulur. Muhtemelen Darius Marder, kahramanı Sound of Metal‘e dönüştürebilecek daha yüksek bir gücün soruları olan kurtuluş temalarını eklemek istedi, ancak yazarın bakış açısı, filme yansıyan sağır insanların toplumunun şu şekilde görülmesidir: neredeyse ideal bir toplum. Ruben bu eve gider ve onlara katılır yalnız burada bazı katı kurallar ile karşılaşır. Marder bu kısımda toplumumuza karşı argümanlar ve önyargılı düşünceler ileri sürüyorsa, o zaman neden Ruben’in tarafını tutmayalım?

Nihayetinde, kahraman belirli bir evrim geçirir ve oldukça değerli bölümler başlar, dramadan çok teknik uygulamaya odaklanılır. İlginç bir şekilde, Marder‘in izleyiciyi sağır bir insanın dünyasına sokma arzusu fazlasıyla işe yarar, ancak ne yazık ki fikir tamamlanamaz. Mevcut haliyle, The Sound of Metal, Ruben’in sonunda gerçek yolunu bulacağı ve farklı bir kişi olmaya karar vereceği şekilde inşa edilmiştir. Komik olan, işitmenin onun doğasını tanımlamasıdır. Bu aydınlanmış bir fikir, “Metalin Sesi” nin izleyiciye duyduğundan daha fazlasını anlattığı bir kelime oyunu bile oluşturabilirsiniz, ancak yine dramatik bir hikaye çerçevesinde, bir süre işkence görmüş görünüyor.

Duygulardan ve hatta ideolojilerden ziyade karakterlere odaklanan The Sound of Metal, pek çok iyi gerçekleştirilmemiş fikirlerin olduğu hafif bir dramadır. Teknik olarak film fena değil: güçlü tasarım, donuk ve gerçekçi palet, oyuncuların film dünyasına dalması. Film müziği sayılabilecek sessizlikte Ruben gibi olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için mükemmel bir tercih. Yine de anlatı açısından Sound of Metal basit bir film: elbette belirsiz ve orijinal, ama hiç de şaşırtıcı değil.

Mutlak sessizlik. Bazen içinde olmak, kendimizle baş başa kalmak için ses geçirmez duvarlar inşa etmek, kendi içimizdeki bir müzikle olmak isteriz. Ama işitmeyi daha önce deneyimleyen bir insan için böyle bir izolasyon gerçekten dinginlik getirir mi?

Seher Kavut

Eleştiri: Sound of Metal
6 / 10 Yazar Puanı
{{ reviewsOverall }} / 10 Kullanıcı Puanı (0 Puan)
Psikolojik Şiddet5
Şiddet & Kan1
Küfür & Argo4
Cinsellik & Çıplaklık2
Aldatma0
Alkol, Uyuşturucu ve Sigara2
Korku Öğeleri4
Kullanıcılar ne düşünüyor? Puanlamak için üye olmalısınız!
Order by:

İlk eleştiri yazan sen ol!

Onaylı Eleştiri
/ 10
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Quo Vadis, Aida?

Güven Adıgüzel, Oscar adayı Quo Vadis, Aida? filmini inceledi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Quo Vadis, Aida?

İyileştiren Bakış Ya Da Quo Vadis, Aida?

“Annelerin bir kısmı sadece onları bulmak ve o çok sevdiklerini gömebilmek, onların bir mezara sahip olabilmeleri için yaşıyor. Diğer tüm akrabalarının öldüğünü biliyorlar ve onları bulamazlarsa çocuklarının ziyaret edilebilecek bir mezarı bile olmayacağının farkındalar. Hiçbir filmin bu kadar acıyı yansıtamayacağını biliyordum ama bu trajedinin küçük bir bölümünü göstermeye çalıştım.”

Jasmila Zbanic

Bosna katliamının üstünden 10 koca yıl geçtikten sonra yaptığımız Saraybosna ve Mostar seyahatlerinde her köşe başında kan kırmızısıyla yazılmış aynı duvar yazısını görüyorduk; Don`t Forget’95 / Don`t Forget’93. Sürekli hatırlatılan bir unutma! çağrısı. Kolektif hafızanın yaralandığı ama travmalarının sürdüğü uğursuz bir soykırımın 30 yıla yaklaşan hazin hikayesi. Acıların tazeliği, belki de yalnızca o acının sahibinin anlayabileceği türden bir mesafeyi içeriyor ve dilsizlik daha uzun bir öyküyü anlatıyor. İçe dönük sessizliğin yas’ına baktıkça hep o unutma çağrısını hatırlıyorum. Yine de sanatın gördüğü yerden acılara ömür biçilemediği daha net anlaşılıyor galiba.

Konu Bosna olunca, kamerasını savaşın ötesine hizalayarak, daha derin bir kavrayışla meselesini buradan anlatan yönetmenler arasında çok özel bir yeri olan Jasmila Zbanic geliyor akla ilk olarak. 2006 yılında çektiği “Grbanica: Esma’nın Sırrı” adlı sarsıcı hikayesinin merkezine savaş sonrası bir travmanın izlerini yerleştirmişti genç yönetmen. Şimdi olgunluk döneminde aslında risk alarak, savaşın ortasından seslendiği, Bosna-Hersek’in uluslararası arenada sesini duyuracak çokuluslu bir finans ortaklığına sahip Quo Vadis, Aida filmiyle geri dönmesinin takdir edilesi bir tarafı var. Çünkü konusu itibariyle, doğrudan anlatım’a mecbur kalacağı böylesi bir film, onun tarzıyla çok uyuşmuyor aslında. Ama büyük bir trajediyi, duygusal mesafesini koruyarak ‘’sömürmeden’’ anlatmayı başarmış bir yönetmenle karşılaştık filmin sonunda. Bu iyi.

Zbanic’in -kronolojiye sadık kalsa da- yönetmen olarak varlığını hissettiğimiz Quo Vadis, Aida? (Nereye Gidiyorsun, Aida?) hikayesi, 11 Temmuz 1995 günü Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşmiş en büyük toplu insan katliamının yaşandığı Srebrenitsa’daki soykırım günlerini odağına alan bir yapım. 8372 sivilin katledildiği insanlık tarihinin kara lekelerinden biri sayılan bu soykırımı doğrudan ele alan ilk uzun metraj film aynı zamanda. Ailesiyle birlikte yaşadığı Srebrenitsa şehrinde savaştan önce öğretmenlik yapan Aida’nın, uğursuz soykırım günlerinde tercümanlık yaptığı -güvenli bölge sayılan- BM üssünde geçen film; hikâyenin duygusundan koparmayan gerilimi, inandırıcı atmosferi ve acıları sömürmeyen gerçekçi dramıyla, soğukkanlı biçimde finaline ulaştırıyor bizi. Yönetmen, temiz bir dille kurduğu bu evrenin içinde Aida’ya birlikte aynı gerilimin ortasında bırakıyor seyirciyi, otobüslere bindirilerek ölüme gönderilen sivillerin çaresizliğini ‘’ordaymış’’ duygusuyla izlettirebildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabi burda iyi yönetilmiş figürasyon ve güçlü oyunculuklar, bu toplamı ortaya çıkaran en başat unsurlar.

‘’Ne Olduğunu Çok İyi Biliyorsunuz’’

İncil’e gönderme yapan ismi ve kronolojiye yaslanan kurgusuyla dikkat çeken Quo Vadis, Aida, yaklaşan büyük felaketin ayak izlerini, Aida’nın evinden alıp büyük ev’e doğru açılarak başlatıyor. Sırtındaki üç kurşun deliğiyle yerde yatan bir kadından fırında o an hala pişmekte olan sahipsiz yemeğe, belediye başkanının tutuklanmasından etrafa dehşet saçarak sivillere ateş eden nefretlik Sırp askerlerine, sokak hayvanlarının çaresizliğinden sivillerin çileli göçüne kadar, oldukça rafine ve güçlü imgelerle tasvir edilen ‘’felaketin’’ hikâyesi, Zbanic’in dokunuşlarıyla büyüyerek, gelip Aida’nın sürekli acıyan o karakteristik yüzüne dayanıyor. Daha büyük bir katliamın habercisi konumundaki bu felaketten kaçan insanların tek umudu Srebrenitza’ya 6 km uzaklıktaki Potocari köyündeki silahlı Hollandalı askerlerinin kontrolündeki eski bir pil fabrikası olan BM üssüdür.

BM bayrağının dalgalandığı bu dokunulmaz kale’nin koruyucu muhafızlarının, tedirgin halleri, acemi görünüşleri ve şortlu üniformalarıyla neredeyse bir ‘karikatür’ü temsil eden Hollandalı askerler olması, savaşın ortasında kalmış insanların hayatlarının ne kadar ‘’ciddiye’’ alındığını da gösteriyor. Evet, o gün orda katledilen masum insanlar hiç kimsenin umurunda değildi aslında. Herkesin ıslık çalarak seyrettiği iradi bir vahşetti yaşananlar. Yönetmenin bilinçli bir tercih olarak, BM’nin bu soykırımdaki sorumluluğunu merkeze koyan ve kurbanı katiline teslim eden anlayışın maskesine doğru hamle yapan tavrı, uluslararası bir film için oldukça şık bir hatırlatma gerçekten. Bu noktada yine Sırpların toplanma alanında Boşnak sivillere ekmek dağıttığı sıcak sahnelerin ‘’katilin iyi yanları’’ parantezinde değil, kurbanını katliam yapmayacağına inandırmak için bütün insani değerleri kullanabilecek kadar büyük bir ikiyüzlülüğe sahip katilin portresine yönelik ‘’yerinde hatırlatmalar’’ bağlamında değerlendirilmesi gerekir.

Aida, BM üssünde ailesinin canını kurtarmaya çalışırken, diğer taraftan görevi olan tercümanlığı yapmaya çalışır ama çevirdiği cümlelerin zaman içinde anlamsız ve hükümsüz bir hale geldiğine şahitlik eder. Gittikçe daha da ağırlaşan söz yükü, önce boğazına ardından kalbine doğru taşıması zor bir ağırlık bindirecektir. Bu noktada iletişimin anlamsız bir ses yığınına dönüştüğü ve yaklaşan katliamın soğukluğunun hissedildiği o an’a tanıklığı, Hollandalı albayın söylediklerini (beşerli gruplar halinde üssü terk edeceksiniz!) Boşnakçaya çevirmesiyle birlikte üzerine çöken o büyük suçluluk duygusuyla kör bir boşluğa dönüşür. BM üssündeki herkesin otobüslerle ölüme gönderildiğini anlamasına rağmen çaresizlikle çevirecektir bu cümleleri Aida. Oysa söz çoktan bitmiştir. Bir görevlinin üs’de ne olduğunu soran gazeteciye söylediği gibi; ne olduğunu çok iyi biliyorsunuz!

Quo Vadis, Aida? filmi

Tükenmez Kalem Ve Kalaşnikof

Bu filme 1995’te yaşananlar üzerinden bakıldığında, bir anlatım biçimi olarak sinemanın imkanlarını kullanan bir yönetmenin bugün’e dönüp söyledikleri önemli. Makineli tüfeklerle katledilmek üzere otobüslere doldurulan sivillerin ceplerindeki tükenmez kalemlerin bile BM Barış Gücü askerleri tarafından kesici aletle otobüse binmenin uygunsuz olacağı gerekçesiyle toplatılmasını ‘’anlatan’’ bir sahnenin varlığı bile tek başına anlamlı. Tek bir sahne bile 1995’te ne yaşandığını en sarsıcı şekilde anlatabiliyor aslında. Tükenmez kalem ve kalaşnikof. Barış ve ölüm. Katledilen sivillerin birbirlerine son kez baktığı ya da Aida’nın evine döndüğünde BM üssünde güvenlik endişesiyle tek tek yırttığı (yok ettiği hatıraları ve kaybettiği geçmişi) fotoğraflarının benzerleriyle karşılaştığı anların da filmin toplamındaki anlamı büyük.

Ve adına savaş dedikleri sivil katliamı biter. Dayton imzalanır. Nice kışlar, yazlar ve baharlar geçer acıların üzerinden. Aida başladığı yere geri döner, artık dört kişi değil, tek başınadır. Kocasının çıkarken sıkı sıkıya kilitlediği evinin kapısına geldiğinde cebinde bir anahtarı yoktur, zili çalar, ayakkabıların çıkarılmadığı yabancı bir eve girdiğini anlar. Onları öldürmek isteyenlerin ganimet olarak ele geçirdikleri, yanında iki oğlu ve kocasının olmadığı, duvardaki saatin aynı yerinde durduğu, her anlamda işgal edilmiş tanıdık ama yabancı bir ev. Önce işgalcilerini çıkarır evinden. Onları kibarca kovar. Ve salonuna kavuştuğu ilk sahnede evi artık saatsizdir. Başladığı yere döner Aida, evine, okula, hayata ve yeniden kendisine.

Finalde, bir zamanlar büyük katliamlarının yaşandığı ve sivil hayatlarına dönmüş katilleriyle paylaşmak zorunda olduğu o mekânda, çocukların sahnelediği bir gösteriyi izlerken görürüz Aida’yı. Onların temsil ettiği masumiyet üzerinden yaşanan acının derinliğine odaklanırız. Utanılacak bir şey yapmadıkları için yüzlerini kapatmaları gerekmeyen çocukların, asıl utanması gerekenlere yolladıkları bir mesajdır bu. Siz görmezden gelmeye devam ettikçe, geride kalanların iyileşmesi asla mümkün olmayacak. 26 yıl değil 26 asır geçse de bu böyle. Quo Vadis? Bütün dünya dillerinde kullanılan o Latince deyiş. O halde Quo Vadis Aida? Bu soru nerede duruyor? Aida nereye gidebilir? O çocukların masumiyetine gidebilir en fazla. Peki Aida aynı soruyu kime soracak şimdi? Jasmila Zbanic’i ve bu filme inanan herkesi tebrik etmek lazım.

Not: 25 Nisan’da yapılacak Oscar töreninde Another Round’un (Danimarka) şansının yüksek olduğu söylense de, Collective (Romanya) adlı belgeseli atlatabildiği takdirde -malum sebepler de devreye girmezse- Oscar’ı kazanması gayet mümkün görünen Quo Vadis, Aida?’nın yolunun açık olmasını dilerim. Bu ödül ve akabinde gelecek ödül konuşması, soykırımın uluslararası arenada yeniden gündeme/dolaşıma girmesine vesile olacaktır mutlaka. Unutulan soykırım tekrarlanır. Bunu hatırlatan her film bu sebeple ayrıca kıymetli. Fe eyne tezhebûn?

Güven Adıgüzel

Eleştiri: Quo Vadis, Aida?
7 / 10 Yazar Puanı
{{ reviewsOverall }} / 10 Kullanıcı Puanı (0 Puan)
Psikolojik Şiddet7
Şiddet & Kan6
Küfür & Argo1
Cinsellik & Çıplaklık0
Aldatma0
Alkol, Uyuşturucu ve Sigara2
Korku Öğeleri2
Kullanıcılar ne düşünüyor? Puanlamak için üye olmalısınız!
Order by:

İlk eleştiri yazan sen ol!

Onaylı Eleştiri
/ 10
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Mank

Seher Kavut, 93. Oscar Ödülleri’nde 10 adaylık alan Mank filmine dair yazdı.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

mank

Son dönemde filmin ülkeye ulaşmasını beklemeden, David Fincher‘in yeni filminin galasını tüm dünya ile aynı anda izleme fırsatı bulduğumuz inanılmaz bir zamanda yaşıyoruz.  Sinema dünyasında neredeyse bir devrim gerçekleşti ve salgın sona erdiğinde neyin nasıl olacağı bile bilinmezlik içerisinde. Her şey şimdi olduğu gibi kalacak mı? Ama bu soru tamamen asıl konudan sapma olur.

Hollywood, Hollywood hakkındaki filmleri seviyor, bu yüzden Pazartesi sabahı açıklanan Oscar adayı filmlerin arasından yönetmen David Fincher’in Citizen Kane’in filminin ardındaki senaristi anlattığı hakkındaki hikayesi Mank’ı görmek şaşırtıcı olmadı. Film toplamda on dalda adaylık aldı: en iyi film, aktör (Gary Oldman), yardımcı aktris (Amanda Seyfried), yönetmenlik, sinematografi, kostüm tasarımı, makyaj, ses, prodüksiyon tasarımı ve müzik.

Yönetmenin merhum babası Jack Fincher’ın senaryosuna dayanan bir proje olan “Mank“, uygulama açısından en imrenilen ve en uzun süredir hazırlığı devam eden film olarak adlandırılabilir. Fincher, babasının anısını yaşatmak için bu senaryoyu somutlaştırmak istedi. David Fincher‘ın Mank‘ı, sinema çevrelerinde kült bir film olan Citizen Kane’nin arkasındaki senaristlerden birinin kişiliğinin bir keşfi olarak tanımlanabilir.

Sinema dünyasından başka bir yaratıcıyla ilgili biyografik bir proje izlediğinizde, yaratılışın ilgi odağı olduğu çok açıktır. Ama Mank’ta her şey farklı: Hollywood’un efsanevi senaristi Herman Mankiewicz hakkında çok kafa karıştırıcı ve bu yüzden çekici bir film. Günümüzde teknik açıdan en zor filmler, Fincher‘in çalışmaları denebilir. Yapıtları çok güçlü ve bir tür çekiciliğe sahiptir. Ancak bazen bir ok yönetmenin aşil tendonuna çarpıyor: duygusal olarak “Mank” soğuk, basit, aşırı gergin ve 1930’lardadır.

Mank, geleneksel olarak iki kısma ayrılır. Çoğu sahnenin yer aldığı ilk bölümde, araba kazasında meydana gelen yaralanma nedeniyle yatalak olan senarist Henry Mankiewicz, son teslim tarihinden önce kibirli genç yönetmen Orson Welles için bir senaryo yazmaya çalışır. İki asistanı vardır ve Wells’in aşırı sinir bozucu yardımcısı, Mank’ın yükümlülüklerini sürekli olarak hatırlatır. Bu arada, filmin ikinci bölümü ise, Mankevich’in başarılı kariyerinde kendisine yardımcı olmuş gibi görünen insanlarla tanıştığı zamanlara geri dönüşlere gider.

mank filmi

Mank’ın Fincher için 1930’larda Hollywood’a bir aşk ilanından başka bir şey olmadığını söylemek yanlış olmaz. Yönetmenin detaylara olan ilgisi, o dönemin betimleyici hikaye anlatımı ve şık (tasarım açısından) yeniden yaratılmasıyla sonuçlanırken, film kesin olarak nostaljik bir proje olarak kategorize edilemez.

Bu filmde karakterleri düşman ve kahraman olarak ikiye ayırmak zor olmasına rağmen, Mankevich’in hem olumlu hem de olumsuz niteliklere sahip olduğunu göstermekte çok başarılıdır. Mank’ın olağanüstü bir zihniyete sahip, devlet politikası ve sinemadaki mevcut felaket durumu, dünyanın sonsuzluğuna kendisinden sonra bir şey verme arzusu, her şeyi tüketen ve ivme kazanan alkolizmle sınırlandığı, aranan melankolik ruh haliyle oldukça tutarlı. Biyografi boyunca Mank, bir yazar olarak kendisinin ölümü için katarsise hazırlanıyor ve bu nedenle de kesinlikle Wells’in filminin jeneriğinde adının geçmesi için kendi hayatı boyunca ilk defa mücadele veriyor. Gelecekte kazanılan Oscar düşünüldüğünde bu çaba pek de boşa çıkmamış oluyor.

Fincher‘ın bu filmde “kadın” yolunu seçmesi de ilginçtir. Filmdeki olumlu karakterler sadece kadınlardır. İlki, bir Hollywood oyuncusu olan Marion Davis. Davis’in biyografisi birçok çelişkili gerçek içerse de, Fincher bu görüntüyü cilalamaya devam ediyor ve onu lekelemeye çalışmıyor. Diğer iki çekici kadın karakter, Munk’ın asistanı Rita ve karısı Sarah’dır. Munk her ikisine de nazik davranıyor (diğer kahramanların aksine), ancak kahramanların hiçbirinin senaryo çerçevesinde ortaya çıkan bir hikayesi yoktur.

Muhtemelen film, Fincher‘ın Mankiewicz’in modern sinema için önemini takdir etme arzusudur (yönetmenin çok uzun bir süredir Mank film uyarlamasını planlaması boşuna değildir) Fincher‘in kendisinin filmografisi ve biyografisi hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olursanız, merkezde hala hem bireyin ruh hali hem de siyasi tiyatronun yükselişiyle ilgili güncel konular olmamasına rağmen paralellikler çizmek zor değildir. Dönem yönetmenleri gibi Netflix yolunu seçen Fincher, gişe odağından kurtulur, bu da yalnızca sinemacı bir projeye yol açar ve Tarantino’nun Bir Zamanlar Hollywood’un da olduğu gibi, film sektöründeki bu yaklaşım kışkırtıcı unsurlardan yoksundur.

Seher Kavut

Eleştiri: Mank
7.4 / 10 Yazar Puanı
{{ reviewsOverall }} / 10 Kullanıcı Puanı (0 Puan)
Psikolojik Şiddet1
Şiddet & Kan1
Küfür & Argo1
Cinsellik & Çıplaklık0
Aldatma0
Alkol, Uyuşturucu ve Sigara8
Korku Öğeleri0
Kullanıcılar ne düşünüyor? Puanlamak için üye olmalısınız!
Order by:

İlk eleştiri yazan sen ol!

Onaylı Eleştiri
/ 10
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

This review has no replies yet.

Avatar
Show more
Show more
{{ pageNumber+1 }}
Okumaya Devam Et

Popüler