Ekrandakiler

Genel

Ekrem Ergüder / Çerçeve

1990’ların başında özel televizyonların kurulmasıyla birlikte ülkemizde televizyon yayıncılığı yeni boyutlar kazandı.

Devlet tarafından yapılan televizyon yayıncılığı ile özeller arasında seyircinin tahmin ettiğinden çok daha fazla farklar var.

Ben ve benim kuşağımdaki TRT kökenli televizyoncu arkadaşlarım ilk yıllardan itibaren bu farkları en iyi gözlemleyenler olduk.

Önce Magic Box bünyesindeki İnterstar ve Teleon’da, daha sonra Kanal 6’nın kuruluş yıllarında özeldeki ilk deneyimlerimizi yaşadık.

Bu ilk yılların ardından dijital uyduların çıkışı ve yasal düzenlemelerle kanal sayısı arttı. Televizyon yayını yapan kuruluş sayısı bu konuda en meraklı millet olan İtalyanlarla boy ölçüşecek sayıya ulaştı. O günden bugüne bizim de özel televizyon deneyimimiz kamu yayıncılığındaki süremizi fazlasıyla aştı.

Televizyon devlet için halkını eğitmek, bilgilendirmek, kültür seviyesini yükseltmek ve hoşça vakit geçirtmek anlamını taşır.

Hatta o yıllarda TRT’nin iç tüzüğünde “halkımızın gece rahat uyumasını sağlayacak yayınlar yapması” gerektiği şeklinde uyarılar vardı.

Halen bu kurallar geçerli mi bilmiyorum ama mesela bu yüzden korku ve gerilim filmlerine pek rastlamazdık TRT’de.

 

Böyle bir yayıncılık misyonunun yanı sıra şimdi artık karşımıza iş adamları için bir yatırım şekli olarak çıkıyor televizyon.

Yatırım mantığı sinemada da diğer kültür ürünlerinde de var hiç kuşkusuz. Para kazanmadan ne sinema ve müzik yapılabilir ne de kitap yazılır.

Televizyonda durum biraz farklı; üretilenlerin toplum tarafından tüketim hızı diğer hiçbir mecra ile karşılaştırılamayacak kadar fazla.

Bu tüketim hızı, üretimi ve üretim şartlarını da ister istemez değiştiriyor.

Yatırımcı için risk de burada başlıyor zaten.

İktisat dilinde üretime katılan unsurlara “girdi” denir ve her işletmede girdi maliyetlerinin minimizasyonu amaçlanır.

Televizyonun girdileri neler? Başka bir deyişle maliyeti minimize edilmesi gerekenler neler? İşte asıl sorun burada.

Televizyonun üretiminin iki temel girdisi var: Teknoloji ve insan.

Bu iki konudaki tercihler televizyonda izlediğiniz programların yapım şeklini, içeriğini, sunucusunu, dekorunu etkilediği gibi evdeki alıcınıza daha net bir şekilde ulaşmasını bile belirliyor. Aslında bu üretim süreci seyirciye görünmeyen birçok aşamayı barındırıyor.

 

Diyelim ki en son teknolojiyi satın aldınız. Kameralarınız, yapım ve yayın donanımınız en ileri teknolojide, televizyon için en uygun genişliğe ve tavan yüksekliğine sahip stüdyoları kiraladınız, en iyi ışık malzemesiyle donatıp, en iyi dekoru yaptırdınız.

Sonrasında artık üretime başlayıp çekim yapmanız gerekiyor.

Peki, ne çekeceğiz?

Bomboş dekoru kimseye izlettiremeyeceğimize göre?

Demek ki o kameraların önünde, ışıkların altında, dekorun içinde “insan” olması gerekiyor. Tabi çekimi yapanlar ve kurgulayanlar da zaten insanlar olacak.

Televizyonculuğun hammaddesinin tamamen insan ve insan emeği olan bir sektör olduğu televizyon izlerken fark edilemeyebilir.

Sadece teknolojiyle işler yürüyor zannedilebilir. Elinizdeki kumanda, HD televizyonunuz ve çoklu müzik sisteminiz sizi yanıltmasın.

İnsanların yaptığı üretim olmasa hiçbiri bir işe yaramaz.

Kameraları ve donanımı ilk satın aldığınıza yakın bir fiyata elden çıkarabilirsiniz belki ama depolayamacağınız ve satamayacağınız unsur olan “insan“larla üretim yapmak zorundasınız. Başta söz ettiğimiz tüketim hızına dönersek; üstelik bu ürünler de toplum tarafından en hızlı tüketim yapılan mecraya sunulacak demektir.

Bir programı en fazla bir kez tekrar yayınlarsanız insanlar seyreder ikinciden sonra tekrar yayınlarsanız, seyircinizi siz zaten kendi elinizle başka kanallara göndermişsiniz demektir.

İktisat diliyle televizyonculukta insan unsurunun “ikame elastikiyeti” sıfırdır. Yerine başka hiçbir şeyi koyamazsınız.

Diyelim ki programınıza çağırdığınız konuklar gelmedi. Ya da yarışma programı çekiyorsunuz yarışmacılar gelmedi. Ne yapacaksınız? Yanınızda çalışan çaycıyı yarıştırırım, diye düşünüyorsunuz ama onu geçen hafta yarıştırmıştınız zaten. Ya da stüdyo seyircisine minibüs göndermediğiniz için gelmediler ve siz de son dakikada ajanstan çağırırım dediniz. Çektiğiniz Ramazan programına ajansın yanlışlıkla Hıristiyan seyirci getirme ihtimalini düşündünüz mü? (Aman ne olacak diyemezsiniz. İnsanlar konuşmacılara ilgisiz kalıp kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar, bu da çekimi olumsuz etkiliyor.)

Her açıdan bakıldığında “insan” televizyonun temeli. Bu gerçeği kabul ettikten sonra televizyona bakışınız çok değişecektir artık.

Programa gelen konuğun gömleğinin yanlış iliklenmiş düğmesi bile o an aslında onun değil sizin sorununuzdur.

Sadece reytinglere bakarak televizyonculuk yapmaya çalışan bankacı genel müdürlere bunu anlatamazsınız o ayrı.

 

Ekrem Ergüder

ekremerguder@gmail.com

https://twitter.com/ekremerguder

 

Yorumlar

 
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.

2 Yorum

  1. Ekrem tebrikler, ders gibi bir yazı olmuş…

    Reply
  2. şu bankacı genel müdürleri de merak etmedik değil.

    Reply

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up