Bizimle İletişime Geçin

Eleştiri

Dünya Kötü İnsan Kaynıyor

Martin Scorsese imzalı The Irishman filmini Zeynep Sarhan değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

Walter Benjamin, Pasajlar kitabında Tarih Kavramı Üzerine adlı bölümde şöyle der: “Tarih, şimdiki zamanın oluşturduğu bir kurgulamanın nesnesidir.” Yaşadığımız devirde tarihsel olaylardan kitaplar da diziler de filmler de çokça yararlanmışlardır. Nesne hâline getirdiğimiz tarihsellik kimi zaman elimizde gerçekleri deşifre için kimi zaman da insanları yönlendirmede bir araç olarak kullanılmıştır. Mesela John F. Kennedy suikastı gibi önemli bir olayı anlatan Oliver Stone’un 91 yapımı JFK filmi ya da 2016 yapımı Jackie filmini örnek gösterebiliriz. Yıl 2019’ken son filmini 2016’da çeken Martin Scorsese’nin herkesin merakla beklediği filmi The Irishman, Netflix tarafından yayımlandı. Tarihselliğin içinde devrini bambaşka bir gözle anlatan bir filmle çıktı karşımıza Scorsese. O, bir hikâye anlatıcısıdır ve bu filmindeki anlatımında tarihselliğe yaslanarak fakat tarihsel gelenekten kopmayı da isteyerek “tarihin tüylerini tersine fırçalamayı” seçen bir yönetmen.

Tarihi anlamayı, yaşanan olayların karanlığını çözmeyi insanlık olarak her zaman gereksiniyoruz. The Irishman, dönemin mafyatik geçmişine odaklanan ve orada dönen dolapları açığa çıkartan bir film olarak karşımıza çıkar. Çok önemli olan Kennedy suikastı gibi, Fidel Castro’nun ABD’ye kafa tutması gibi olaylar belgeselvari bir şekilde televizyonlarda gösterilirken biz mafyaların aralarında olan çıkar çatışmalarını izleriz. Ana eksende gerçekten yaşamış kişiler, belki sıradan bir izleyicinin ya da Amerikalı olmayan birinin fikrinin bile olamayacağı Russell, Frank ya da Kamyoncular Sendikası Başkanı Jimmy Hoffa vardır. Robert De Niro ve Al Pacino’nun oyunculuklarını izlerken büyük bir film izlediğimizi anlarız. Bu büyüklüğü filmin senaryosunu bir çoğumuzun Schindler’in Listesi’nden de bildiğimiz Steven Zaillian’ın yazmış olmasından da hissederiz.

Scorsese bize yaşanan olayları verirken öncelikle mekânları, karakterleri yavaş yavaş tanıtarak ilerler. Kamerayı kullanış biçimi de karakterleri takip etme ve öykünün içine bizi sokabilme şeklindedir. Biz olayları izlerken adeta o devirdeyizdir. Yer yer Frank’ın yani Robert De Niro’nun yaşlanmış hâlinin sesi görüntülere anlatıcı olarak gelir, bazen dış anlatıcıyla iç anlatıcı yer değiştirir. Yakın geçmişi, uzak geçmişi ve şimdiyi yaşar vaziyetteyizdir. Bu film bir lunapark değil insanlık tarihidir. Çünkü karakterler bir tip olarak değil, yaşayan, ailesi olan, üzülen, gülen, öldüren, birer gerçek insan kisvesindedir. The Irishman, öyküsünde anlattığı ayrıntılarla denizin altında milyonlarca silahtan oluşmuştur, her birinin bir hikâyesi vardır. Filmsel bir tercih olarak filmde gösterilen her mafya adamının ne zaman, nasıl öldüğü de yazıyla izleyiciye belirtilir. Bu tercih; seyirciye karşı yapılan filmsel inandırıcılıktan çok, büyük insanların olduğu bir çağda herhangi küçük bir mevkiide yaşayan ve var olan bir mafyanın gerçekliğinin gösterilmek istenmesindendir. Mafyanın siyaseti domine etmesine, yaşanan bütün pisliklere, bütün çıkar çatışmalarına, kontrolden çıkanı öldürme hâline, polisle mafyanın yaptığı işbirliklerine izleyerek tanık oluruz. Devletin arka planında yaşanan bütün bu gerçeklerle birlikte hayatın da zaman üzerinde yapamadığı durdurmayı filmin sonlarına doğru fark ederiz. Hikâyenin başlarında orta yaşlarda olanlar yaşlanmış durumdadır. “Er ya da geç bu dünyaya konan herkesin gitme vakti gelir.” cümlesini duyarız. Filmin yaklaşık üç buçuk saat olması ise izleyeni korkutmasın çünkü sonsuzluk gerçekten de bir çırpıda geçiyordu.

Zeynep Sarhan

zeynepsarhan@hotmail.com

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eleştiri

Eleştiri: Shirley

Seher Kavut, Shirley filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Shirley

Shirley Jackson, Stephen King gibi önde gelen bir romancının eserlerini etkileyen, 20. yüzyılın en büyük Amerikalı yazarlarından biridir. Buna Gotik roman “Tepedeki Evin Hayaleti”nden aşinayız. Yazar, eserlerinde korku ve dehşet prizması aracılığıyla insanların ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarır ve iyi insanlarda bile karanlık bir şeyin her zaman bir yerlerde yattığını anlatmaya çalışır. Çalışmalarının birçok araştırmacısı, Shirley’nin insan psikolojisinin inceliklerinde usta olduğu fikrini oluşturdu, bu yüzden de hep merak uyandıran bir kişiliğe sahip olmuştur, “Nasıl bir insandı?”. Bu gizlilik perdesi, kurgu biçiminde de olsa, Josephine Decker tarafından entelektüel bulmaca draması “Shirley“de denenmiştir.

Senaryo, Amerikalı yazar Susan Scarfe Merrell‘in aynı adlı romanının kurgusal bir uyarlamasıdır. Yer, 1940’ların sonlarında, yeni evli Rose ve Fred Nemzer’in geldiği Bennington kasabasındaki Vermont eyaletinde geçiyor.  Fred akademik pratiğine yerel bir kolejde devam etmeyi ve Profesör Stanley Hyman’ın asistanı olmayı planlıyor. Kahramanların henüz kendi evleri olmadığı için profesör ve yeni bir roman yazmaya çalışan ünlü yazar eşi Shirley Jackson’ın evinde kalırlar. Fred ve Profesör Hyman her gün kampüste uzun saatler geçirirken, Rose aynı zamanda Shirley’nin o an için işine odaklanabilmesi için evde ona yardım etmek için üzerine düşeni yapmaya karar verir. 

Konu ise genç evli bir çift olan Fred ve Rose’un kasabaya gelmesiyle başlar. Fred, Bennington Koleji’nde asistan olarak kariyer yapmaya çalışırken, genç hamile karısı Shirley ile yalnız zaman geçirmek zorunda kalır. İlk başta, kız evin hanımının karmaşık doğasına alışmakta zorlanır, ancak kısa sürede kadınlar ortak bir dil bulmayı başarırlar. Rose’un hayatında tuhaf bir şey olmaya başlayınca ise, Shirley’nin kendisi tarafından icat edilen tehlikeli bir oyunun ağına düştüğünden şüphelenmeye başlar.

Shirley başlarda bir tür canavar gibi davranır. Pratikte hiçbir şey yemiyor, evden dışarı çıkmıyor, sürekli yatıyor. Ancak Rose’un ortaya çıkmasıyla yavaş yavaş canlanmaya başlar. Her zaman çift arasında garip durumlar yaratır ve bundan zevk alır. Yalnız tüm bunlar yaratıcı sürecin bir parçasıdır, çünkü Shirley’nin karakterini anlaması önemlidir ve bunun için Rose’u manipüle etmeye başlar. Rose önce Shirley’den korkar, sonra ondan nefret eder ve sonra sempati cinsel çekiciliğe dönüşür.

Shirley

Oyunculuklar ana rolleri oynayan küçük bir oyuncu kadrosu ile ayırt edilir ölçüde. Elizabeth Moss’un oynadığı Shirley Jackson karakteri sürekli olarak gerçek hayattan ilham alan yaratıcı, yetenekli ama çok, çok zor bir insandır. Ayrıca Odessa Young‘ın Rose rolündeki oyunculuğu da güvenle övebilecek seviyede. İlk bakışta Rose, gerçek mutluluğu yakışıklı bir kocada, bir çocukta ve ilginç insanlarla tanışmakta bulan tipik bir genç kız gibi görünebilir. Ama gerçekte, bu kız daha fazlasını ister, her şeyden önce, kişisel özgürlüğü ve hayatı istediği gibi yaşamayı seçme hakkını hayal eder.

Yönetmen Josephine Decker‘ın klasik bir biyografik film çektiğini söylemek mümkün değil, özellikle de filmin konusu çoğunlukla kurgu olduğu için. Burada, daha ziyade, yazarın iç dünyasına hem Shirley’nin kendi açısından hem de onu çevreleyenlerin, her şeyden önce ana karakter Rose’un bakış açısından bakma girişimi sunulmaktadır.  Shirley’nin gerçekten ruhunu eserlerine koyan çok yaratıcı bir insan olduğunu hemen görüyoruz. Ayrıca, roman yazma süreci filmde öyle bir şekilde sunulur ki, filmde gerçeklik ve fantezi birbirine fazlasıyla karıştığından, yazarın fantezisinin mi yoksa kaderin bir kaçışı mı olduğunu anlamak zordur.

Aynı zamanda yönetmen feminist mesajlardan da çekinmiyor. Bu durum izlediğimiz Shirley’nin kendi hayal gücünün bir ürünü olan Rose Nemzer’in karakterinin analizi ile ilgilidir. Her durumda, kendisini şefkatli bir kocanın kanatları altında bulmak için ebeveyn rahminden yeni çıkmış genç bir kadının hikayesini görüyoruz. Ve kız, eşinin tüm kaprislerini yerine getirmekten gerçekten mutlu olur, özellikle de onunla asla tartışmadığı, asla hakaret etmediği, asla istemediğini yapmaya zorlamadığı için. Yani Young, Rose’u adeta kendisine atfediyor ve böylece daha derine bir duygu bombası atabiliyor. Burada Shirley de Rose’u manipüle ederek duygusal zayıflığından yararlanarak katkısını yapıyor. Genel olarak, “Shirley” daha çok, izledikten sonra çözmesi biraz zaman alacak gerçek bir bulmacanın unsurlarına sahip, çok incelikli bir psikolojik gerilim filmi gibidir.

Sonuç Shirley‘nin sıradan bir izleyici için bir film olmadığı açık bir şekilde söylenebilir. Film, anlamak için üzerinde uzun uzun düşünmeniz gereken, entelektüel sinema kategorisine ait bir film. Her halükarda, izlemeden önce, sıradan bir film değil, gerilim unsurları içeren çok heceli bir psikolojik drama beklediğinize hazırlıklı olmalısınız.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: Candyman

Seher Kavut, Candyman filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Candyman

Candyman’in tarihi, ünlü yazar Clive Barker’ın “The Forbidden” hikayesini yazıp “Books of Blood” koleksiyonuna dahil ettiği 1985 yılına kadar uzanır. Seyircisini, hayatının şiddetli bir ölümle son bulduğu kişinin ruhu hakkındaki efsaneyle tanıştıran Barker, anlatıyı parlak bir Afro-Amerikan tadıyla doldurur ve uğursuz geçmişin aslında kaygısız şimdiyle çok yakından iç içe olduğunu göstermeye çalışır. The Forbidden hikayesi haklı olarak ünlendi ve Books of Blood’un mutlak tüm döngüsünün en unutulmaz bölümlerinden biri haline geldi ve bu nedenle Barker, yapımcıların kapısını çalıp filmi aktarmayı teklif etmesine şaşırmadı. “Yasak”ın ilk film uyarlaması, hikayenin yayınlanmasından 7 yıl sonra, yani 1992’de yapıldı ve neredeyse hemen efsanevileşti. Film yapımcıları, Freddy Krueger ve Jason Voorhees’in himayesinde korkuya layık bir alternatif yaratmayı başardılar ve rafine tavırları ve en acımasız, tavizsiz şekilde öldürme yeteneği olan eşsiz bir katil yarattılar. Böylece, Clive Barker’ın hikayesi ekranda iyi bir görsellik kazandı ve tüm üretim maliyetlerini katlayarak kazandıran çekici ve karanlık bir endüstriyel peri masalı haline geldi ve Afro-Amerikan kültürünün ne kadar trajik ve akılda kalıcı olabileceğini gösterdi.

Böylesine önemli bir başlangıçtan sonra, büyük ekranlardaki “Candyman” tarihinin uzun süre devam etmesi ve daha fazla hayran çekmesi gerekiyor gibi göründü, ancak ilk filmden sonra ciddi bir düşüş oldu. Bernard Rose’un filminin devamı, daha az ilgi görmeye başladı. Devam filminin içinde ilginç fikirler vardı, ama hepsi orijinalde sunulana göre tamamen ikincil görünüyordu.  Gişedeki düşüşün burada kritik olmaktan uzak olduğu ortaya çıktı ve yine de, yapımcılar gelecekte Candyman‘e ciddi para yatırmaktan korktular ve üçlemeyi Tony Todd’un bile hakkında açıkçası felaket ve kesinlikle gereksiz  dediği bir filmle bitirmeye karar verdiler. Böylece, “Candyman” ile ilgili sonraki her film, franchise kalitesinin çıtasını daha da düşürdü ve Adam Robitail’in huzursuz hayaletinin hayranları, dördüncü bölümü uzun süre hayal etmekten çekindi. Stüdyonun planları serinin yeniden canlandırılmasını içermiyordu ve “Testere” ve “Astral” gibi çok daha güncel korku hikayeleri gündeme geldi. Bununla birlikte, trajik bir hikayeden siyah bir katilin anısı hala bu şekilde ölemezdi, yılların amansız akışında banal bir şekilde çözülürdü. Ve 2021’de Candyman ile ilgili başka bir senaryo nihayet ışığı gördü, bu da kısmen hem kolay bir yeniden başlama olarak kabul edilebilirdi ve “ilk” filmin güzel bir devamı olabilirdi.

Filmin konusu bizi bir zamanlar Afro-Amerikalılar için geniş bir gettonun bulunduğu Chicago’nun kötü şöhretli Cabrini Green bölgesine geri götürüyor. Tüm kanlı vahşetlerine rağmen Candyman, Cabrini Green’e alaka düzeyini pratik olarak kaybeder, çünkü depresif getto alanında, burada sanat insanlarının, bohemlerin ve genel olarak insanların uzak olduğu lüks yeni moda daireler inşa edilmiştir. Eski dedikoduları ve tuhaf efsaneleri hiç umursamayan insanlar.  Yenilenmiş Cabrini-Green’in bu sakinleri arasında, kız arkadaşı Brianna (Teyona Parris) ile güzel ve rahat bir daireye yerleşen umut verici genç sanatçı Anthony McCoy (Yahya Abdul-Matin) de vardır. Yalnızca gerçek bir tanınma kazanmayı düşünen Anthony, artık dikkatini hiçbir şeye odaklayamıyordu. İlham arayan adam, sonsuza dek unutulmuş gibi görünen Candyman efsanesiyle hala temas halindedir ve bu durum Anthony için birçok yaratıcı fırsata yol açar, ancak tam olarak anlamadığınız bir şeyle flört etmek genellikle kötü sonlara neden olur. Şeker Adam geri döner ve her şeyden intikam almaya yeniden devam eder.

Kendi kariyerini büyük ölçüde değiştiren ve zamanımızın son derece sosyal Afro-Amerikan dehşetinin en önemli figürlerinden biri haline gelen Candyman‘in reenkarnasyonunu Jordan Peele’den başka birinin üstlenmesi bile biraz şaşırtıcı olurdu. Get Out’taki çalışmasıyla Oscar kazanan ve eksantrik korku filmi We ile başarısını pekiştiren Peel, kendisini en çok endişelendiren konuları aydınlatmak için çalışmaya devam ederek sanatsal nişine sağlam bir şekilde yerleşti. Seyirci de Peele’nin kreasyonlarına ciddi gişe hasılatı ile karşılık verdiğinden, yapımcılar burada yönetmen olarak başka biri olsa bile Candyman‘de parmağı olmasını sorun etmediler. Anahtar, Peel’in projeyi bir bütün olarak denetlemesi ve fikirlerinin ekranda şekillenmesiydi. Ve elbette, şöhretin ve saygının zirvesinde olan film yapımcısı, Amerikan halkını yıllarca tedirgin eden bir dizi acil sosyal sorunu “Şeker Adam” tarihine dahil ederek kendine ihanet etmemeye karar verdi. Ancak burada, diğer bölgelerden izleyiciler tarafından ilk kez hissedilen belirli bir numara da var. Amerikan topluluğuna içeriden işkence eden anları herkes yeterince ve anlaşılır bir şekilde değerlendiremez ve sonuçta popüler kültürün herhangi bir eseri çok çeşitli izleyiciler için tasarlanmalı ve binlerce kişinin ruhunun iplerine sarılmalı.

Orijinal 1992 Candyman‘in güzelliği, Clive Barker tarafından dönüştürülen Afro-Amerikan efsanelerine olan tüm bağlılığına rağmen, filmin herhangi bir korku hayranını kolayca ilgilendirebilecek evrensel olarak korkunç bir parça olmasıydı. Nia DaCosta ve Jordan Peel’in filmi örneğinde, modern Amerikan topluluğunun çeşitli sosyal yönleriyle çok derinden ilgileniyor ve bu nedenle ona okyanusun her iki tarafındaki izleyicileri kolayca fethedecek bir film demek çok zor…

Seher Kavut

Okumaya Devam Et

Eleştiri

Eleştiri: The Man Who Sold His Skin

Seher Kavut, The Man Who Sold His Skin filmini değerlendirdi.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Seher Kavut, OLD filmini değerlendirdi.

Derisini Satan Adam” sinema alanındaki görünümünü çağdaş Belçikalı kavramsal sanatçı Wim Delvoye‘ye borçludur. 2006 yılında bir sanat nesnesi olarak “Tim” kullanılır. Gerçek bir kişi olan, Tim Steiner’ın tüm sırtına dövme yapılır (dua eden bir kızı, yarasaları, kafatasını, çiçekleri vb. tasvir eder). 2008’de Delvoye, Tim’in derisini 150.000 avroya Steiner’in ölümünden sonra derisine dövme yaptıracak olan bir Alman koleksiyoncuya satmayı başarır. Genel olarak, filmin fikri, kendi içinde harika ve yakın ilgiye değer olan çağdaş sanatçı Wim Delvoye’ye atıfta bulunuyor.

 Suriyeli mülteciler ve çağdaş sanat

Televizyon ekranlarında, uzmanlaşmış web sitelerinde ve gazetelerde sonunda gerçek konuşma özgürlüğü ve herkes için eşitliğin geldiğinin söylendiği modern dünyada yaşıyoruz. Elbette buna kısmen katılabiliriz, ancak duruma daha derinden bakarsanız, sözde evrensel şeffaflık, açık sınırlar ve evrensel ırksal ve sosyal hoşgörü zamanlarında bile eski temellerin hala olmadığını görebilirsiniz. Ortadan kaybolmuş gibi görünür ve birkaç farklı, daha zarif bir formda topluma hükmetmeye devam eder. Ve bize tam tersini ne kadar anlatsalar da, insanlar diğer insanların elinde bir meta olmaya devam ediyor, güç bahşedilmiş insan, özel arzuları tarafından yönlendiriliyor.

Filmde, insan-serginin rolü, dikkatsiz sözler sonucunda Suriye hapishanesine düşen, daha sonra güvenli bir şekilde oradan kaçan ve komşu Lübnan’a nakledilen Suriyeli mülteci Sam Ali’ye verilir. Bu sırada çok sevdiği Abir, ailenin baskısı altında nüfuzlu zengin bir adamla evlenmek zorunda kalır. İç savaşın patlak vermesinden sonra Abir ve kocası Belçika’ya taşınır. Sam onu ​​görmek için can atar ama Avrupa’ya taşınamaz. Ve sonra şeytanla bir anlaşma teklif edilir – şok edici sanatçı Jeffrey Godfroy (prototipi sadece Wim Delvoye’dur) avro bölgesine geçişini ayarlamaya hazırdır. Sadece sırtına bir “Schengen” vizesi dövmesi yaptırmayı kabul etmesi ve sanat objesi olarak çeşitli sergilere katılması yeterlidir. Sam, hiç düşünmeden Avrupa’ya taşınma ve Abir’le birlikte olma fırsatı için derisini satar.

Filmin güçlü bir semantik mesajı var ve tüm modern toplumun yüzüne atılan cüretkar bir tokat denilebilir. Derisini Satan Adam‘ın yazarları, sözde uygar toplum sisteminin gerçekte ne kadar çürük ve kusurlu olduğunu ve kültürel ve toplumsal devrimin neden gelecekte de yapılması gerektiğini bize gösteriyor. Sam Ali örneği, hem mülteci hem de sıradan işçi, yoksul, güçlünün kaprislerine rehin olan ve kısır köle döngüsünden çıkamayan sıradan insanların yüzbinlerce, milyonlarca hikayesini içine alıyor.

Bir Faust ve Mephistopheles Meselesi

Film bedenini satma olgusunun, belki de genel insani anlamda düşünülebilecek ve bu “talihsiz” gezegenin her sakinini ilgilendiren farklı bir yönüne değiniyor. Hayatımızı daha iyi hale getirmek için nelere göz yummaya hazırız, aşk uğruna nelerle savaşabiliriz, aile uğruna ne kadar yükü sırtımızda taşıyabiliriz? Bu konu filmde bir nevi Faust ve Mephistopheles arasındaki anlaşmayla refaha çıkmaya çalışan Ali’nin hikayesinde tekrar açıklığa kavuşturulmaya çalışılıyor. Dünyevi mallar ve hayallerin gerçekleşmesi uğruna ruhun ölümünün ebedi kültürel sembolü. Yönetmen bu doğrudan benzetmeyi gizlemiyor çünkü bunu Goethe’den daha iyi, kimse betimleyemedi.

Filmimizin kahramanı, içsel ikilemi hemen ama değil, oldukça hızlı bir şekilde çözüyor. Sam buna bir paradoks diyor: özgür olmak için kendini satmak. Bir insan gibi yaşamak için, bir insanın var olmayı bırakması gerektiğini ifade ediyor. Zengin başarılılar, yoksulluk ve umutsuzluktan tükenmiş ruhlar için Mephistopheles olurlar.

Bu hiçbir zaman yeni bir ikilem olmadı. Bu tür anlaşmalar her zaman olmuştur ve olacaktır.  İyi ve çekici, ama nihayetinde ölümcül kötülükten oluşan zor bir yoldan oluşan ışık bu şekilde düzenlenir. Bazen iki yoldan birini seçmek için acele ediyoruz ve çoğu zaman yanlış seçimler yapıyoruz. İnsan pratik olarak ayartmaya karşı koyamaz. Zayıftır, ama merhamete layıktır, kınamaya değil. İngiliz yazar Maria Corelli’nin, Lucifer’in bu ayartmaya direnecek birinin bulunacağını düşlediği, mistik bir çöküş romanı olan “Şeytanın Acıları” kitabını hatırlatan bir olgu. Bu, herkese, hatta iyilik olmadan var olamayan kötülere bile umut verici. Ebedi diyalektik.

Cauter Ben Chania, tanıdık bir hikayenin kendi versiyonunu sergilemek için harika bir görünüm, deri, seçti. Cilt bizi korur ve huzuru yaşamamızı sağlar, nefes alır, sağlığımız ve ruh halimiz için belirleyicidir. Kahraman, resmini yapmasına izin vererek işareti kabul eder.  Sosyal malların dış korumasını elde ederek, içeriden teşhir edilir. Bu tür hikayelerin sonu her zaman dramatiktir. Ancak, filmin anlattığı bu özel hikayede olduğu gibi, bunu tekrar gözden geçirmenin zamanı gelebilir.

Sadece politik bir film olmadığını desteklemek amacıyla sanatsal çekimlere fazlaca yer verilir. Parlak renkler, iyi seçilmiş açılar, çerçevenin doygunluğu ve görsel güzelliği, sanatın özüne atıfta bulunan çift görüntülerin (aynalar, ekranlar vb.) Ana motifi (görüntüleme, dünyayı ikiye katlama) – filmin estetik alanı övgünün ötesinde. Anlamsal içerik de zengindir ve ortak yeri modern toplumda bir kişinin insanlıktan çıkarılması (onu bir sanat nesnesine dönüştürerek; geleneksel bir Müslüman’da sosyal ve kültürel özgürlüklerden yoksun bırakma) olan sanatsal ve sosyal sorunlara yansıma nedenleri sağlar. Toplum; iç savaş, yoksulluk veya mülteci statüsü nedeniyle devalüasyon; çeşitli kamu kurumları tarafından bencil çıkarlar için kullanım vb.). Dolayısıyla “Derisini Satan Adam” olay örgüsünün önemsizliği, temaların uygunluğu ve çerçevenin estetiği ile belli bir ilgiyi hak eden göz alıcı bir film.

Seher Kavut

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler