Dünya Kötü İnsan Kaynıyor

Eleştiri Manşet

Walter Benjamin, Pasajlar kitabında Tarih Kavramı Üzerine adlı bölümde şöyle der: “Tarih, şimdiki zamanın oluşturduğu bir kurgulamanın nesnesidir.” Yaşadığımız devirde tarihsel olaylardan kitaplar da diziler de filmler de çokça yararlanmışlardır. Nesne hâline getirdiğimiz tarihsellik kimi zaman elimizde gerçekleri deşifre için kimi zaman da insanları yönlendirmede bir araç olarak kullanılmıştır. Mesela John F. Kennedy suikastı gibi önemli bir olayı anlatan Oliver Stone’un 91 yapımı JFK filmi ya da 2016 yapımı Jackie filmini örnek gösterebiliriz. Yıl 2019’ken son filmini 2016’da çeken Martin Scorsese’nin herkesin merakla beklediği filmi The Irishman, Netflix tarafından yayımlandı. Tarihselliğin içinde devrini bambaşka bir gözle anlatan bir filmle çıktı karşımıza Scorsese. O, bir hikâye anlatıcısıdır ve bu filmindeki anlatımında tarihselliğe yaslanarak fakat tarihsel gelenekten kopmayı da isteyerek “tarihin tüylerini tersine fırçalamayı” seçen bir yönetmen.

Tarihi anlamayı, yaşanan olayların karanlığını çözmeyi insanlık olarak her zaman gereksiniyoruz. The Irishman, dönemin mafyatik geçmişine odaklanan ve orada dönen dolapları açığa çıkartan bir film olarak karşımıza çıkar. Çok önemli olan Kennedy suikastı gibi, Fidel Castro’nun ABD’ye kafa tutması gibi olaylar belgeselvari bir şekilde televizyonlarda gösterilirken biz mafyaların aralarında olan çıkar çatışmalarını izleriz. Ana eksende gerçekten yaşamış kişiler, belki sıradan bir izleyicinin ya da Amerikalı olmayan birinin fikrinin bile olamayacağı Russell, Frank ya da Kamyoncular Sendikası Başkanı Jimmy Hoffa vardır. Robert De Niro ve Al Pacino’nun oyunculuklarını izlerken büyük bir film izlediğimizi anlarız. Bu büyüklüğü filmin senaryosunu bir çoğumuzun Schindler’in Listesi’nden de bildiğimiz Steven Zaillian’ın yazmış olmasından da hissederiz.

Scorsese bize yaşanan olayları verirken öncelikle mekânları, karakterleri yavaş yavaş tanıtarak ilerler. Kamerayı kullanış biçimi de karakterleri takip etme ve öykünün içine bizi sokabilme şeklindedir. Biz olayları izlerken adeta o devirdeyizdir. Yer yer Frank’ın yani Robert De Niro’nun yaşlanmış hâlinin sesi görüntülere anlatıcı olarak gelir, bazen dış anlatıcıyla iç anlatıcı yer değiştirir. Yakın geçmişi, uzak geçmişi ve şimdiyi yaşar vaziyetteyizdir. Bu film bir lunapark değil insanlık tarihidir. Çünkü karakterler bir tip olarak değil, yaşayan, ailesi olan, üzülen, gülen, öldüren, birer gerçek insan kisvesindedir. The Irishman, öyküsünde anlattığı ayrıntılarla denizin altında milyonlarca silahtan oluşmuştur, her birinin bir hikâyesi vardır. Filmsel bir tercih olarak filmde gösterilen her mafya adamının ne zaman, nasıl öldüğü de yazıyla izleyiciye belirtilir. Bu tercih; seyirciye karşı yapılan filmsel inandırıcılıktan çok, büyük insanların olduğu bir çağda herhangi küçük bir mevkiide yaşayan ve var olan bir mafyanın gerçekliğinin gösterilmek istenmesindendir. Mafyanın siyaseti domine etmesine, yaşanan bütün pisliklere, bütün çıkar çatışmalarına, kontrolden çıkanı öldürme hâline, polisle mafyanın yaptığı işbirliklerine izleyerek tanık oluruz. Devletin arka planında yaşanan bütün bu gerçeklerle birlikte hayatın da zaman üzerinde yapamadığı durdurmayı filmin sonlarına doğru fark ederiz. Hikâyenin başlarında orta yaşlarda olanlar yaşlanmış durumdadır. “Er ya da geç bu dünyaya konan herkesin gitme vakti gelir.” cümlesini duyarız. Filmin yaklaşık üç buçuk saat olması ise izleyeni korkutmasın çünkü sonsuzluk gerçekten de bir çırpıda geçiyordu.

Zeynep Sarhan

zeynepsarhan@hotmail.com

Yorumlar

 
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up