Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Doğru Zamanda, Doğru Yerde Olmak

Bu muhteşem film, teoriyle ilintili olarak, içindeki diyaloglar ve senaryosunun inanılmaz zeki ironisi ile her şeyi anlatmakta…

Yayınlandı

tarihinde

being-there-originall

Cenk Beyaz yazdı…

Being There, Polonya asıllı ABD’li yazar Jerzy Kosinski’nin aynı adı taşıyan 1971’de yayımlanan romanından uyarlanan, Harold and Maude, The Last Detail, Coming Home gibi başyapıtların usta yönetmeni Hal Ashby’nin yönetmenliğini yaptığı, Peter Sellers, Shirley MacLaine ve Melvyn Douglas’ın rol aldıkları, 1979 Andrew Braunsberg yapımı, geniş kitlelerin ve kitleleri yönetenlerin beraberce oynadığı oyunu basit bir şekilde anlatmayı becerebilmiş, politik komedi türünde bir baş yapıttır. “Being There” Türkiye’de 1984 yılında “Merhaba Dünya” adıyla gösterime girmiş, filmin DVD versiyonu “Bir Yerde” adıyla izleyicilere sunulmuştur.

İngilizce bir deyim olan “Being There”, doğru zamanda, doğru yerde olmak anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra bizi asıl ilgilendiren Kosinski’nin Heidegger’in Dasein teorisinden etkilenmiş olmasıdır. Öyle ki, Dasein, İngilizce olarak ‘Being There’e karşılık gelmektedir. Burada yazar, kitabının felsefi temellerini “varlık”ın unutulmuşluğu üzerine kurmaktadır. Bu hususta Heidegger’in “varlık”a ilişkin görüşlerine filmde teoriyle ilişki kurulabilecek sahnelerden bahsederken değinilecektir.
Heidegger’in düşüncesi için başlangıç oluşturan temel sorun “varlık sorusu”nun geleneksel felsefe tarafından unutulmuş olmasıdır. “Varlık sorusu”nun yeniden hatırlanması için “düşünme” dışındaki her türlü kılavuzdan ve düşünmeyi teknik bir hale getiren her türlü el kitabından uzak durulmalıdır. “Düşüncesizlik”le belirlenen yirminci yüzyılda öncelikle “düşünme”nin ne olduğu ortaya konulmalıdır:

“Büyüyen düşüncesizlik bugün, bu nedenle, insanı iliklerine kadar sömüren bir süreçten kaynaklanır: İnsan bugün düşünmekten kaçmaktadır. Bu düşünmekten kaçış düşüncesizliğin zeminidir. Bu kaçışı oluşturan şey bir kısmıyla insanın bu kaçışı ne görmek ne de kabul etmek istemesidir. İnsan bugün, üstelik düşünmekten bu kaçışı düpedüz inkâr eder. Tam tersini iddia eder. O –dahası, epey haklı bir şekilde- bu kadar uzun-erimli planların ve birçok alanda bu kadar çok araştırma ve incelemenin geçmişte hiçbir zaman bugünkü kadar tutkulu bir şekilde yapılmadığını söyler” (Heidegger, 2008: 45).

Bu muhteşem film, teoriyle ilintili olarak, içindeki diyaloglar ve senaryosunun inanılmaz zeki ironisi ile her şeyi anlatmakta; temelsiz düşünceler, günümüz toplumunun yetiştirdiği boş beyinli bireyler, ambalaj insanları ve sistemleri (her şeyin sadece süslü bir ambalajı olunca beğeniliyor olması), popüler kültür ile beyni sulanmış toplumlar, doğadan kopmuş ve kendine yabancılaşmış bireyler, özneyken nesne olmuş insanoğlu hakkında en sarsıcı mesajları inanılmaz bir ustalıkla ortaya koyabilmektedir.
Varlık bakımından ontolojik önceliği “Dasein”da bulan kendi ontolojisine “temel ontoloji” (Fundamentalontologie) adını veren (aktaran Bal; Heidegger, 1953: 13; 1962: 34) Heidegger “varlık sorusu”nu unutmuş olan modern felsefeyi Ontoloji: Olgusallığın Hermeneutiği (1923) başlıklı dersinde şöyle betimler:

“Özneler ve nesneler, bilinç ve varlık vardır; varlık bilginin nesnesidir; otantik var olan şey doğaya ait bir var olandır; bilinç eylemlerin, kişinin merkezidir; “ben düşünüyorum”, öyleyse “ben seviyorum”, “ben destekliyorum”; benler (kişiler) karşısında var olanlar, nesneler, doğal şeyler, değer nesneleri, eşyalar vardır. Özne ve nesne arasındaki ilişki belirlenmelidir ve bu epistemolojinin problemidir.”

Şimdiye kadar ontolojik olarak varlık hakkında düşünülen kanıtların yetersiz kalmış olması “felsefenin skandalı”dır. Heidegger bu sorunu varlıkla ilişkisi bakımından önceliği olan bir var olanı başka bir deyişle Dasein’ı ortaya koyarak çözmeye çalışır: “Dasein doğru anlaşıldığında bu kanıtları geçersiz kılacaktır. Çünkü Dasein kendi varlığında şimdiden vardır ki, bundan sonraki kanıtlar ilk olarak onun kanıtlanmasını zorunlu tutarlar” (Heidegger, 2008: 205). Felsefenin skandalının farkına varılmasıyla açığa çıkarılan kriz durumu Heidegger için “otantik düşünce”yi başlatabilecekti. Ancak Dasein’ın deneyiminden yola çıkan düşünce için yeni bir “başlangıç” bu krizi çözebilir:

“Kendi doğruluklarını bütünüyle geleneğin yaygın akımlarını uyandırarak kuran bilimler eğer yalancı bir girişim olarak görülmek istemiyorlarsa, bunun yerine kendilerinin varlık olanağını insan Dasein’ındaki anlamalarından alacaklarsa, o zaman temel sorunun ve bu krizin çözümünün bulunacağı yer bu tartışma konularını, onların birtakım bilimsel araştırma yoluyla gizlenmelerinden önce, temel bir deneyimin incelemesine sunmaktır” (Heidegger, 2008: 4-5).

Being There_ ending

Dasein kendi sonluluğunu bilerek yaşayan otantik var olandır, otantik olmayan insan ise “günlük olan” içine gömülmüş “herkes”tir, onun konuşma tarzı ise “boş konuşma”dır. Böylece var olanlar otantik var olmaları ve kendi anlamlarını ancak Dasein ile ilişkilerinde kazanırlar. Dasein Chance’tir, çünkü o, Heidegger’in dediği gibi otantik olandır, bizler de “günlük olan” içine gömülmüş olan herkesiz.

Bazılarınca medya eleştirisi olarak anlamlandırılan yapıt böyle bir çerçevelemenin çok ötesinde bir bakışa da olanak sağlamaktadır. Zira Chance karakterinin televizyon yüzünden salak olmadığını, bilakis televizyon sayesinde hayatını ikame ettiğini dahi söylemek mümkün. Filmde asıl vurucu nokta; her karakterin kendi algılarıyla Chance’i anlamlandırıyor ve onda görmek istediğini görüyor olması. Anlatılanın anlaşılandan fazlası (ya da azı) olmadığı bu dünya, aslında çok da yabancısı olduğumuz bir dünya değil. Popüler kültürde, siyasette ve hatta gündelik ilişkilerimizde dahi biz de zihnimizde oluşturduğumuz ikonları, söyledikleriyle değil inandıklarımızla anlamlandırıyor, kategorilendiriyor, kalıp yargılıyoruz ve yeri gelince de yaftalıyoruz. Bizler de seyirci olarak bir Chance yaratıyoruz. Kendimizi diğer karakterlerden üstün bir mertebede konumlandırıyor ve Chance’in sadece bahçeden anlayan bir salak olduğunu bilerek yanlış anlaşılmalara gülerek eşlik ediyoruz.

Heidegger Dasein’ı şunlar için kullanır: 1) İnsanların varlığı için ve 2) Bu varlığa sahip var olan ya da kişi için. Derslerinde sık sık ‘insan Dasein’ından söz eder. Bu insan Dasein’ı da insanların varlığı ya da insan anlamına gelebilir. İsimleştirilmiş bir mastar olan Dasein’ın çoğul şekli yoktur. O, VAR OLAN her şeye ve her bir şeye işaret eder. Heidegger, vurgu yapmak için sık sık Da-sein biçiminde yazarak Dasein’ın kökensel anlamını, “orada varlık”ı (‘being there’) canlı tutar. Dasein özsel olarak DÜNYA’dadır ve kendisini ve dünyayı aydınlatır. ‘Ora [das Da]’ onun açtığı ve aydınlattığı uzamdır: Da-sein ne orada bir yerde olma yerine burada olma, ne de burada ve oradadır, fakat olanaktır, burada olmaya ve orada olmaya yönelik bir imkândır. Sonraki zamanlarda, Da-sein bazen ‘orada varlık’ (‘being there’) değil, fakat vardığı zaman ‘varlığın kendisini sürdürdüğü yer’ anlamına gelir: ‘Bu Yer (Where) varlığın kendisine ait bölgenin Orası’dır (There), varlığın kendisidir ve böylece Da-sein olarak adlandırılır’. Varlık ve Zaman’da her insan, otantik olmasa bile, Dasein’dır (Bal, 2010).

Dasein’ın merkezi özelliklerinden bir kısmı FIRLATILMIŞLIK ve DÜŞME yanında VAR OLUŞ’tur. Burada filmdeki ana karakterimiz Chance’i tamamıyla anlatan bir durum söz konusudur. Chance’in kendine ait hiçbir şeyi yoktur.
Usta yönetmen Hal Ashby’nin sinema kitaplarında hak ettiği yere sahip olduğunu söylemek zor. O, yine de Amerikan sinemasında karşı kültür duyarlılığı taşıyan kült filmlerin, az bilinen ama çok önemli yönetmeni. Jerzy Kosinski’nin başyapıtından yola çıkarak çektiği Being There (Bir Yerde), bir yönetmen olarak eşsiz bir atmosfer ustası olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Peter Sellers’ın mistik ve mucizevî oyunculuğu başta olmak üzere, tüm oyuncular adeta Kosinski’nin ruhunu içinde taşıyor. Ashby, Chance’in yabancılığını, farklı doğasını filmin merkezine yerleştirmiş ve böylece biz tüm karakterlerin içinde bulunduğu olağanüstü durumu sonuna kadar hissediyoruz.

Siyasete yön veren güçlü politik aktörler, Amerika’yı yöneten aileler defalarca kitaplara ve filmlere konu olmuştur. Jerzy Kosinki çevrelerinde medyatik bir duvar olan bu grupların göründüğü kadar rasyonel ve bilinçli olmadığını ortaya koyarken ilginç bir yol izliyor. Hayatı küçük ekranın sunduklarından takip eden, okuma yazması bile olmayan Chance’in onları yönetmesine izin veriyor. Hal Ashby’nin kara mizahı 130 dakika boyunca gülmenize izin vermiyor, daha çok mistik bir olayı takip eder gibi izliyorsunuz filmi. Fakat bittikten sonra Chance’in tuhaf başarısını düşündüğünüzde, deli gibi gülmek istiyor ve aslında yönetmenin zenginler kulübüyle nasıl eğlendiğini daha iyi kavrıyorsunuz.

Hayatında bir kez bile doğduğu evden çıkmamış; dış dünya hakkında, en iyi dostu olan televizyonun öğrettikleri dışında hiçbir şey bilmeyen; saf, algılaması ağır, orta yaşlı bir adam, zorunlu bir sebepten dolayı dış dünyayla tanışmak durumunda kalırsa ve dahası, türlü tesadüfler sonucu ve zeki geçinen, toplumun ileri tabakası tarafından ülkece, hatta dünyaca, politik görüşlerinden yararlanılan bir isim, haberlerin aranılan ismi, bir politik danışman ve gizemli bir kahraman haline gelirse ne olur?
İngiliz komedisinin en ünlü, en başarılı isimlerinden biri olan ve Pembe Panter serisiyle hepimizin beynine kazınan Peter Sellers, Amerikan Sineması’nın en yetenekli, en özgün ve en sempatik bayan oyuncularından Shirley Maclaine ve iki Oscarlı başarılı kariyeri ile Amerika’nın bugüne kadar çıkarttığı en iyi oyuncularından biri sayılan Melvyn Douglas gibi usta oyuncuları bünyesine almış, on ödüllü (ikisi akademi ödülü olmak üzere) filmimizin öyküsü şöyledir;

Chance (karakterin adının anlamının, “şans” olması düşündürücüdür!), varlıklı yaşlı bir adamın evinde doğmuş olan ve hayatını yaşlı adamın köşkünden bir kez dahi çıkmadan geçiren, artık orta yaşlarına gelmiş, algısı ve iletişimi yavaş olan saf bir adamdır. Chance’in iki büyük zevki vardır: Birincisi evin içindeki bahçedeki çiçeklerle uğraşmak ve onların bakımıyla yakından ilgilenmektir. Kalbindeki tüm sevgiyi kendi elleriyle düzelttiği bahçeye veren Chance, zaten evin bahçıvanı konumuna gelmiştir. Kahramanımızın en çok zevk aldığı diğer şey ise televizyonudur. Hiç dış dünyaya çıkmamış olan, dışarıdaki insanların yaptıklarını ve yaşamlarını yalnızca televizyondaki programlardan, reklam ve haberlerden takip eden Chance için; bu elektronik kutu, yakın bir arkadaşın da ötesinde, adeta bir can yoldaşıdır.

Chance’e Louis adlı evin son kalan hizmetkârı olan yaşlı, zenci bir kadın bakmakta ve ona hiç şaşmayan bir şekilde aynı saatlerde yiyeceklerini getirmektedir. Chance’in kendine ait hiçbir şeyi yoktur. Ne nüfus cüzdanı, ne doktoru ya da dişçi kaydı ne de kendi kıyafetleri. Evde bahçıvanlık görevini üstlenen Chance, bir bahçıvan gibi de giyinmemektedir; zira yaşlı adamın eskimiş fakat hala ilk günkü gibi yeni olan kıyafetleri ona verilmektedir. Kayıtlarda ismi geçmeyen, evdeki birkaç hizmetlinin dışında kimsenin görmediği, hiç dışarı çıkmayan bu adam adeta bir hayalet gibi bir hayat sürmektedir. Evin içinde sadece yemeğini yiyip, sevdiği birkaç plağı başa sarıp sarıp dinleyen, TV dışında dışarıyla hiçbir bağ kurmayan, bahçedeki çiçeklere gözü gibi bakan, yüzünde sürekli saf bir gülümse ile gezinen, ağır hareket eden, geç algılayan fakat yaşlı adama ait üzerindeki pahalı kıyafetlerle adeta bir İngiliz beyefendisine benzeyen enteresan bir hayalet adamdır Chance.

being-there-1

Film, Chance’in kaldığı evin sahibi olan yaşlı adamın ölümüyle başlar. Evin hizmetçisi Louis, Chance’e durumu anlatır, evden ayrılacağını, kendisinin de evi boşaltması gerektiğini söyler. Ertesi gün, durumun ciddiyetinde olmayan Chance, hiçbir şey olmamış gibi üstü örtülü halde bulunan televizyonunu açar, izlemeye devam eder. Burada eşyaların üzerinin beyaz örtüyle örtülmesi, muhtemeldir ki, ölüme bir gönderme niteliğindedir. Bu sırada evin içine biri bayan, biri erkek olmak üzere güzel giyimli iki kişi girer. Boş olduklarını sandıkları evde, üzeri örtülü bir televizyonu izlemeye çalışan, şık giyimli bir bey gördüklerine şaşıran bu ikili aslında avukatlık firmasından gelmekte olan iki avukattır. Yaşlı adam ölünce mülk hakkındaki hukuki işlemleri yapmak, onlara düşmüştür. Chance’in önce adamın akrabalarından biri olduğunu sanırlar; fakat kahramanımız konuştukça ve hikâyesini saf ve yavaş hareketlerle anlattıkça durumun garipliği karşısında çok şaşırırlar. Genç avukat kadın daha ılımlı davransa da, erkek avukat Chance’e garipseyen bakışlar atarak bir gün içinde evi boşaltması gerektiğini söyler kesin bir tavırla.

Olanları, yaşananları hala algılayamayan Chance, yüzündeki o saf ifadeyle yaşlı adama ait olan ve kendisine verilmiş olan krokodil bavulu, yine yaşlı adamın eskilerinden oluşan ama hala ilk günkü gibi yeni olan giysiler ve takım elbiseler ile doldurup son kez kendi oluşturduğu bahçeye bakarak çıkar. İşte bu andan sonra da birbirinden enteresan ve trajikomik, bir o kadar da ironik olaylar birbirini takip eder. Ne de olsa elindeki pahalı bavulu, üstündeki şık takım elbisesi, paltosu, şapkası ve deri botları ile tam bir beyefendiye benzese de Chance aslında; ilk defa dış dünyaya çıkan tam bir çaylak, tam bir saflık ve deneyimsizlik abidesidir. Chance’in amaçsızca gezdiği sokaklarda arka fonda evsiz insan görüntülerinin olmasının da yönetmenin film boyunca yaptığı toplumsal iğnelemelerden ve ince dokunuşlardan biri olduğunu gözden kaçırmamak gerekmektedir.

Zenci bir çeteyle başlayan macerasında hayatın, daha doğrusu yönetmenin vurguladığı 70’lerin Amerika’sının gerçek yüzüyle karşılaşır. Zencinin ona bıçağını doğrultmasıyla o da elindeki kumandayı kendini koruma dürtüsüyle zenciye doğrultur. Chance, kendini hala doğduğundan beri izlediği kurmaca olan televizyon hayatında zanneder. Ne yazık ki gerçek dünyaya televizyon kanallarını izlediğimiz gibi bakamayız. Televizyon ekranında yansıtılan görüntüler veya haberlerde anlatılanlar hoşumuza gitmediği zaman uzaktan kumanda aygıtı ile başka kanala geçebiliriz. Bu da yetmezse düğmeye basıp kapatırız televizyonu. Sadece o günün Amerika’sında değil, bugünün dünyasında dahi, siyasal ve sosyal çalkantıları yansıtan olayları izlerken, uzaktan kumanda aygıtı ile başka kanala kaçıp bu olayları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü bunlar gerçek dünyamızda varlar.

Bu filmin çok başarılı ve bugün dahi hararetle tartışılan ve aynı dozda bir coşkuyla izlenen bir eser, bir başyapıt olması sürpriz değildir. Zira yönetmen, bütün içinde küçük küçük dokunuşlarla ince eleştirileri oldukça zeki bir şekilde kamerasına yansıtmasıyla dahi, büyük bir alkışı hak ediyor. Chance’in hayatında ilk defa çıktığı dış dünyada dolaşma sahnelerinde, arka fona gayet zekice yerleştirilmiş evsiz insanlar (özellikle zencidir bu kişiler) ve sokaklardaki Amerika’daki dönemin ırkçılığını ve eşitsizliğini beyaz adama dokunduran ve ülkeyi hicveden bir şekilde alaya alan duvar yazıları (America ain’t, shit cause the White man’s got a god complex) bunun en iyi örneklerinden biridir. Bu noktada hemen şunu da belirtmekte fayda var; Chance’in aptallığını fark eden tek kişinin bir zenci olması da bir tesadüf değil. Herkes, dış dünyadan TV dışında bihaber olan, algısı son derece yavaş Chance’i -kendi adlandırdıkları biçimde Chauncey Gardiner’ı- adeta bir deha, bir filozof haline getirirken, karakterimize yıllarca adeta dadılık yapan siyahi hizmetli Louis’in ”Bu çocuğun beyni muhallebi kadardı!” diyebilmesi; ”üstün, zeki beyaz adam” kavramı hakkında son derece ince, son derece akıllıca bir iğneleme örneği oluşturuyor.

Elinde bavulu, nereye gittiğini bilmeden yürüyüp durması, hayatında ilk defa gördüğü sokakları saf fakat heyecanlı gözlerle incelemesi ile geçip giden koca bir günün ardından Chance’in şansı-adının anlamının getirdiği kozmik güçten midir bilinmez!-ansızın döner. Zira oldukça zengin ve ülke politikasında inanılmaz güçlü bir adamın karısının bindiği özel araba, hafif de olsa kahramanımıza çarpar ve bu güzel giyimli, varlıklı görünümlü adama çarpmanın kabul edilemez niteliğinden ötürü, hem arabanın şoförü hem de arabadaki leydi, yani Eve Rand (Shirley MacLaine); Chance’ten defalarca özür dilerler. Eve, bu düzgün görünümlü ve giysili adamın önemli bir insan olduğunu düşündüğünden olsa gerek, büyük bir ısrarla doktora gidilmesi gerektiğini söyler.

Şanslı Chance, limuzin diyebileceğimiz arabanın içinde, sessizlik eşliğinde Eve ile oturur. Soyadı, hatta bir kimliği dahi olmayan Chance’e Eve adını sorduğunda Chance, ”Chance, Chance the Gardener ” diye cevap verir içtiği içkinin boğazına kaçması sonucu öksürerek. Eve, hemen bu iyi görünümlü beyin adını kendince yorumlayarak tekrarlar; ”Chauncey Gardiner, Bay Chauncey Gardiner!” Bu sahne, cidden düşündürücü olan konuşmalar, ironi diyalogları silsilesinin en önemlilerinden biridir. Zira ”Bahçıvan Chance” şeklinde kendini tanıtan kahramanımızı; zengin, varlıklı bir adam görüntüsünden ötürü hemen ”Chauncey Gardiner” yapmıştır Eve! Ardından ”Basil ve Perdita Gardinerlar’la akrabalığınız var mı?” diyerek, bu adamın sırf kendisinin olmayan afilli giysileri ve bir beyefendiyi andıran görüntüsünden ötürü, sosyetenin ya da politikanın önemli isimleriyle akrabalığı olup olmadığını merak etmeye başlamıştır. Eve Rand karakteri aslında ne kötü ne yapmacık ne de yüzeysel bir karakterdir. Oldukça iyi bir kadın olan Eve, sadece belli bir kesimin eleştirisinin yapılmasında önemli bir unsur oynayan karakterlerden biridir.
Şanslı Chance, Eve’in ölmekte ve çok saygın bir kişi olan eşi Benjamin Turnbull ‘Ben’ Rand (Melvyn Douglas)’in, sayısız çalışanı ve oldukça ihtişamlı görüntüsüyle kocaman malikânesine gelir. Çünkü Chance’in minik kazadan hasar alıp almadığına emin olmak için kendisine bakacak olan doktorlar zaten bu malikânede mevcuttur. Zira ölmekte olan, saygın, güçlü karakterli, olgun ve oldukça yaşlı Ben Rand’in sağlığı fazlasıyla kritik olduğu için malikâneye ufak çapta bir hastane kurulmuştur.
Chance’in gelmesiyle, görevlilerden hizmetlilere kadar herkes bu iyi görünüşlü adama çok ilgili davranır. Ailenin doktoru ve yakın dostu (Dr. Robert Allenby) tarafından muayene edilen ve herhangi bir şeyi çıkmayan Chance’in; aile doktorunun, Ben ve Eve’in de ısrarlarıyla birkaç gün gözetim altında bulunmak için malikânede kalmasında karar kılınır.

Hakkında hiçbir şey bilmedikleri, az konuşan, yavaş hareket eden, fakat giyimi ve kuşamıyla çok saygın bir görüntü oluşturan Chance, Eve’in deyimiyle ”Chauncey Gardiner” herkesin merakını uyandırıp ilgi ve alakasını kazanır. Birbirinden komik, birbirinden ironik diyaloglar ve inanılmaz derecede zeki replikler de bu andan itibaren birbirini kovalar. Dış dünya ile o güne kadar hiçbir ilgisi olmayan, algısı bir bebeğinki kadar düşük olan ve yaşlı adamın evinde kendine bakan Louis’in ”Bu çocuğa ta küçüklüğünden beri ben baktım. Ne okumayı ne de yazmayı öğrendi. Kafasında beyin yoktu. Beyin yerine muhallebi vardı.” diye nitelendirdiği Chance’in; saçma sapan olan söyleminden asla daha derin anlamlar içermeyen ya da sadece basit tabiat gerçekleri ve bahçıvanlık terimlerinden oluşan konuşmalarına o kadar büyük ve yüce anlamlar bahşederler ki, adamın soylu biri yahut bir çeşit filozof olduğuna kendilerini inandırırlar. Dahası Ben’den politik danışmanlık alan, filmimizdeki Amerikan Başkanı olan Bobby (Jack Warden)’nin, Ben’in arzusuyla Chance ile karşı karşıya gelmesi ve ekonomik sorunlara çözüm konusunu Chance’e sorduklarında ve saf kahramanımızın olayı mevsimlerle açıkladığında (çünkü karakterimizin dünya hakkında bildiği tek şey, mevsimler ve mevsimlerin çiçekler ve ağaçlar üzerindeki etkisidir) söylediklerinin altından çok derin anlamlar çıkarmaları üzerine Chance’i ”politik bir deha” diye addederler.

Burada, Peter Sellers’ın canlandırdığı “Chance” karakteri ile 1977-1981 yılları arasında görevde kalan otuz dokuzuncu ABD başkanı Jimmy Carter arasında bir benzerlik olduğu o zamanın basınında çıkan yazılarda ima edilmişti. 1984 yılında sinema eleştirmeni Atilla Dorsay da bir Fransız dergisinden yaptığı alıntı ile sinema eleştirileri yaptığı gazete köşesinde “Being There” filmini eleştirirken “Jimmy Carter’la tatlı tatlı alay eden ince bir güldürü” üst başlığını kullanmıştı.

Chance, bu andan itibaren sağlık problemleri büyük boyutlarda olan Ben’in sağ kolu, ülke habercilerinin ve politikacılarının merakla beklediği, yorumlarını ve fikirlerini duymak için yarıştığı inanılmaz gözde bir isim haline gelir. Katıldığı programlardaki soruları anlamasa da, sadece bahçıvan olarak çalıştığı dönemlerdeki doğa bilgileriyle ilgili alakasız şeyler konuşsa da, konuştuğu her alakasız şeye bir anlam bahşedip Chance’i büyüttükçe büyütürler. Beyninde muhallebi olan Chance artık başkanın bile kendine rakip gördüğü, Ben’in sağ kolu gibi güvendiği, Eve’in gizemi ve farklı tavırlarıyla duygusal hisler beslediği, medyanın köşe bucak kovaladığı, kendisi için tehlike arz eden bir adama ve geçmişi hakkında bilgi toplamak, bir eksiğini ortaya çıkarmak için başkanın kendi adamlarını deli gibi çalıştırdığı bir isme, geçmişi ya da herhangi bir kaydı bulunamayan gizemli bir deha ve bir kahramana dönüşür.

Chance’in bir geçmişi yoktur; bir planı yoktur; aklı yoktur; art niyeti yoktur. Chance şartları zorlamaz, sadece çevresindekileri olumlar ve kendisine soru sorulduğunda bahçelerden ve bitkilerden yanıtlar verir. Bir anda ortaya çıkan bu mistik adam adeta ülkenin gurusu haline gelir. Televizyon şovları, başkanın adamları ve tüm Amerika halkı Chance’in peşindedir ve söylenenler üzerinden değil önyargıları üzerinden Chance’ten bir Chauncey Gardiner yaratmışlardır. Chance ise kayıtsızdır. Televizyon başında kendi katıldığı programı seyretmenin bile onun için bir anlamı yoktur; sıkılır ve kanal değiştirir.

Ayrıca, Chance her ne kadar eski yapımlar ya da klasik müzikle ilgili programlar da izlese; yönetmenin, Chance kanalları değiştirirken ekrana gelen popüler kültür ürünü programları ekrana getirişinde de ayrı bir dokundurma sezmemiz mümkündür. Kanallar değiştirilirken absürt eğlence programları, reklamlar, ülkenin popüler sporlarından basketbol ile ilgili şarkı ve kliplerin ekrana yansıyışı örnek olarak verilebilir. Bunların hiçbiri elbette bir tesadüf değil, yönetmenin bu kareleri adeta toplumların içi bomboş eğlence kültürüne, popüler kültüre yaptığı bir hicvi olarak değerlendirebiliriz. Tüm bunların dışında; çekim yapılan yerlerin seçimindeki başarı hemen dikkat çekiyor. Hal Ashby, zengin hayatının görkemli fakat resmi, kasvetli yanlarını görüntülerde kullanılan objeler ile son derece iyi vermeyi başarıyor. Filmin temposunun yavaşlığına rağmen asla izleyiciyi sıkmayışı da yönetmenin ayrı bir marifeti, becerisi olarak kabul edilebilir. Filmin temposunun yavaş olması, Chance’in oldukça yavaş hareket eden ve algılayan bir karakter olması; yanı sıra, senaryonun son derece güçlü metinleri ile yavaşça sindirilmesi ve yavaşça tadı alınması gereken bir yapıya sahip olmasından kaynaklanmasındandır.

Herkesin arşivinde bulundurması şart olan bir başyapıt olmasının yanında, sadece bir film değil; bir hatırlatıcı, insanı sarsıp uyuduğu uykudan uyandırma çabası olan “Being There” filmindeki Ben Rand karakterinin cenazesinde Başkan Bobby tarafından okunan ve yine bu karakter tarafından ölmeden önce yazılan, hayata dair inanılmaz mesajları olan bu yazı ve özellikle yazının son cümlesi; aslında her şeyi, filmin vermek istediği ana fikri en iyi şekilde açıklamaktadır:

“Zengin olanlara ne ihtiyacım var ne de onlara karşı sabrım. Ama dürüst olmak gerekirse onların da bana ihtiyacı olmadığını kabul etmeliyim. Saygı duyduğum insanlarla aramda siyasi farklılıklar olmasına üzülmüyorum. Buna karşın, felsefemizdeki farklılığın bizi uzaklaştırmasına üzülüyorum. Neden bir türlü mutfak personelimi, bazen bir kâse kırmızıbiberi dört gözle beklediğime inandıramadığımı asla kavrayamadım. Arkadaşım sözünü duyduğumdan çok, ”efendim” sözünü duydum. Ama sanırım, zenginliğin başka ödülleri de var. Krallarla tanıştım. Bu görüşmeler sırasında aklıma garip düşünceler geldi. ”Onu koşuda geçebilir miyim acaba?”, ”Bir topu ondan uzağa fırlatabilir miyim?” Görünüşümüz nasıl olursa olsun, hepimiz birer çocuğuz. Mavzerinizi yükseltmeniz için nişangâhınızı alçaltmanız gerekir. Size ne söylenmiş olursa olsun adil alışveriş diye bir şey yoktur. Maddi açıdan çok zengin bir hayatım oldu. Fakat son derece fakir olmayı düşünerek uykusuz geceler geçirdim. Çok yaşadım, çok zorluklar çektim. Küçük adamlarla uğraştım, çıplak doğduğumuzu ve çıplak öleceğimizi ve hiçbir muhasebecinin hayatı lehimize çeviremeyeceğini unutan adamlarla. Çocukken, Tanrı’nın insanları kendi görüntüsünde yarattığını öğrendim. Bunun üzerine ayna imalatına başladım. Güvenlik, sükûnet, hak edilmiş bir uyku… Amaçladığım her şey yakında gerçek olacak. Hayat, aklın geçirdiği bir evredir!”

Konuşma sırasında Chance cenazeden uzaklaşır ve yakındaki nehir kıyısında kırılmış dallara ve ağaçlara dokunur. Heidegger’in teorisine geri dönüldüğünde Heidegger’in daha sonraları insanı Dasein’dan daha keskin bir şekilde ayırdığını görürüz. Da-sein insan değildir, fakat insanın edindiği ve kaybettiği var-lıkla bir ilişkidir. İnsan sadece bir Özne ya da ussal bir hayvan olabilir. Dahası, Da-sein insanın kendisine karşılık gelmekten çok, insan ve tanrılar ‘arasında’ yer alır (Bal, 2010). Fakat filmin final sahnesinde seyircinin önyargılarının kurbanı olması muhtemeldir. Filmin finaline kadar bir geri zekâlıyı izlemiş olanlar, finaldeki gerçeklikten (Chance, birden derin olan nehrin üstünde yürümeye başlar. İşte o an cidden sarsılırız.) sonra kendisine şu soruyu sormak zorunda kalıyor: Çünkü hayat, gerçekten de yalnızca aklın geçirdiği bir evreden ibarettir. Chance, hayatı ve ölümü bizden daha iyi anlayan bir mesih mi, yoksa biz mi aptalız?

Kaynakça
Bal, Metin (2010) “Heidegger Düşüncesinde Teknoloji Hapishanesi ve Şiirsel Konaklama”, Bibliotech, Felsefe, Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 11 Yıl: 6, Ocak/Şubat 2010. ss. 46-66.

Heidegger, Martin (2008) Varlık ve Zaman, Çev. Kaan H. Ökten, İstanbul: Agora Kitaplığı.

Nalbantoğlu, Hasan Ünal (der.) (1997) Patikalar Martin Heidegger ve Modern Çağ, Ankara: İmge Kitabevi.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

2000 Sonrası Uluslararası Dalda Oscar Kazanan Filmler

Oscar’ın yabancıları burada.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

1956 yılından bu yana, yabancı filmler için ayrı bir kategoride ödül veren Akademi’de yarışan filmler, dünya çapında ses getirerek isimlerini ülkelerinin dışına taşımayı başardı. Sizler için, başta “Yabancı Dilde En İyi Film” ismiyle verilen, ancak bu yıl “Uluslararası En İyi Film” olarak değiştirilen ödüle layık görülen 21 filmi derledik. İyi seyirler.

2021
Körkütük / Druk IMDb 7.8

Körkütük, belirli seviyede tüketilen alkolün hayat standartlarını yükselteceğine dair bir araştırmaya rastlamalarının üzerine, bunu kendi hayatlarında test etmeye karar veren dört lise öğretmeninin hikayesini konu ediyor. Martin, kendisini yorgun ve yaşlı hisseden bir lise öğretmenidir. Evliliğinde sorunlar yaşayan Martin’in iş hayatı da pek yolunda gitmez. Martin’in öğrencileri ve velileri, not ortalamalarının artması için onun sözleşmesini iptal etmesini ister. Belirli seviyede tüketilen alkolün, zihni dünyaya açtığını savunan bir fikir üzerine Martin ve arkadaşları bir deney yapmaya karar verirler. Üç öğretmen arkadaşı ile birlikte Martin, deney için her gün belirli miktarda alkol tüketmeye başlar. Sonuç başlarda gayet olumludur. Ancak bir süre sonra deney, bazıları için olumsuz sonuçlar vermeye başlar.

2020
Parazit / Gisaengchung IMDb 8,6

Usta sinemacı Bong Joon-ho’nun Altın Palmiye ödülüne layık görülen filmi Parasite, metropolleşen Seul’un yuttuğu bir muhitte, bodrumdan hallice bir evde yaşayan Kim ailesinin, oğul Ki-woo’nun varlıklı Park ailesinin kızları Da-hye’nin özel öğretmeni olması sonrası başlarından geçenleri konu ediniyor.

2019
Roma IMDb 7,7

Cleo, Meksiko’nun orta sınıf ailelerinin yaşadığı bir Roma mahallesinde bulunan bir evde hizmetçi olarak çalışan genç bir kadındır. Bir yandan ev işleri ile uğraşan Cleo, bir yandan da evdeki dört çocukla ilgilenir. O tüm zamanını hizmetlisi olduğu evde geçirse de kendisine ait bambaşka bir dünyası vardır. Genç kadın, gönlünü Fermin adındaki bir adama kaptırmıştır. Fakat bu ilişki pek de Cleo’nun düşlediği gibi sonuçlanmaz. Bu sırada evin dört çocuk annesi olan hanımı Sofia, kocasının yokluğu ile başa çıkmaya çalışır. Birbirinden farklı hayatlara sahip olsalar da benzer travmalar yaşayan Cleo ve Sofia, siyasi kargaşanın hüküm sürdüğü bir ortamda birbirlerinin en büyük destekçisi olur.

2018
Muhteşem Kadın / Una Mujer Fantástica IMDb 7,2  

Marina, kendinden yaşça büyük olan sevgilisiyle mutlu bir ilişkisi olan bir kadındır. Gündüzleri garsonluk yapan Marina, geceleri ise gece kulübünde şarkı söyleyerek hayatını devam ettirmektedir. Marina’nın bu düzenli hayatı, sevgilisinin ani ölümü ile birlikte tepetaklak olur. Artık Marina, hem geride ve yalnız kalmışlığın ağırlığı hem de kendisini dışlayan, hırpalayan bir toplumla mücade etmek zorunda kalır. Yoldaşının zamansız ölümünden sonra, Marina’ya dair her şey sorgulanmaya başlar. Orlando’nun ölümündeki etkisi, alışılmamış ilişkileri ve en önemlisi de kaybettiği sevgilisinin ardından yas tutma hakkı.

2017
Forushande IMDb 7,8

“Üzülmene gerek yok, hayatın sadece ilk yüzyılı zordur.”

Günümüz İran’ın da geçen Satıcı başlarına gelen korkunç bir olayla başa çıkmaya çalışan genç tiyatrocu çift Rana ve Emad’ı konu alıyor. İran sinemasının güçlü soluğu Ashgar Farhadi’nin izleyiciyi girdap gibi içine çeken senaryo dinamikleriyle ve oyuncu kadrosunun kusursuz performansları, filme Cannes’da hem En İyi Senaryo hem de En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini ve bol övgü kazandırdı. Satıcı ahlaki açılımları ve İran toplumuna getirdiği derin çözümlemelerle insan davranışlarının dehlizlerine iniyor.

2016
Saul Fia IMDb 7,5

1944 yılında Auschwitz’deki vahşet kampında geçen hikayade Macar esir Saul Auslander’in hikayesi konu ediliyor. Saul, üst yetkililer tarafından öldürülmeden önce birkaç aylığına krematoryumda çalışması için seçilen ‘komando’lardan biridir. Krematoryumun insanlık dışı gündelik işlerini yürütürken bir gün yakın zamanda yakılacak olan bir çocuğun cesediyle karşılaşır. Çocuğun peşine düşen Saul, kampa yeni gelen insanlar arasında kendi topraklarından insanların olduğundan da şüphelenir. Saul kısa bir süre içerisinde çocuğun vahşice yakılmasını önlemek ve onu geleneklere uygun bir şekilde gömebilmek için tüyler ürperten bir maceraya atılacaktır.

2015
Ida IMDb 7,4

1960’lı yılların Polonya’sında geçen hikaye, inanç ve din kavramlarını tutkuyla keşfeden ve kendini Tanrı’ya adayarak rahibe olmaya karar veren Anna’nın hikayesini ele alıyor. Genç kadın, yıllardır hazırlığını yaptığı rahibelik yemini etmeye çok az bir süre kala ailesiyle ilgili büyük bir sırra vakıf olur. Polonya’daki Nazı İstilası sırasında tüm ailesini kaybeden Anna, parçaları birleştirip yıllardır kurduğu hayalin sona erişine tanık olur. İnandığı ve savaştığı değerler bilmediği geçmişinin ortaya çıkmasıyla değişime uğradığında, Anna kendini büyük bir boşluğun tam ortasında bulur.

2014
Muhteşem Güzellik / La Grande Bellezza IMDb 7,8

65 yaşına yeni girmiş başarılı bir yazar olan Jep Gamberdella bir dergide röportaj yaparak hayatını sürdürmektedir. Jep, Roma’da zengin bir hayat sürmektedir. Zenginliğini ve kariyerini gençken yazmış olduğu “The Human Camera” isimli kitabına borçludur. Jep yaşlandıkça gençliğini özlemektedir. Çünkü yıllar geçtikçe etrafındaki insanların ikiyüzlülüklerine şahit olmuştur. Bu durum onu gençliğine daha çok özendirir ve yeni bir kitap yazmaya karar verir.

Filmin yönetmen koltuğunda Paolo Sorrentino oturuyor. Sorrentino Muhteşem Güzellik isimli filminde “Gecenin Sonuna Yolculuk” isimli kitaptan da bazı alıntılar yapmakta.

2013
Aşk / Amour IMDb 7,9  

“Aşkın ve acının yaşı yok.”

80’lerinde emekli ve eğitimli iki müzik öğretmeni olan Georges ve Anne, ilerlemiş yaşlarına rağmen geride kalan ömürlerini huzur ve mutluluk içerisinde geçiren bir çifttir. Ayrıca kendileri gibi müzisyen olan kızları Eva.

Avrupa’da onlarda uzakta ailesiyle yaşamaktadır.
Yaşlı çiftin sakin hayatı bir gün Anne’nin kriz geçirip, boyundan aşağısının felç olması ile altüst olur. Georges sevgili karısına elinden geldiğince iyi bakar ama onun da yapabilecekleri sınırlıdır. Üstelik Anne’nin durumu git gide kötüleşmektedir. Georges çareyi en sonunda iki ayrı hemşire tutmakta bulur. Şimdi onca yıla yayılmış olan evlilikleri, bir kez daha bağlılık sınavı verecektir.

Usta yönetmen Michael Haneke’nin yarı otobiyografik yapımın başrollerini Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva paylaşıyor. 2012 Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen film baş yapıtlar arasında gösteriliyor.

2012
Bir Ayrılık / Jodaeiye Nader Az Simin IMDb 8,3

Bir Ayrılık’ta boşanmak üzere olan Nadir ve Simin, çocuklarının velayeti konusunda ikileme düşüp kadıdan yardım istemektedir. Bir çok festivalden büyük övgüler alarak ayrılan film, özellikle başrol oyuncularının başarılı performanslarına sırtına dayıyor.

Simin, kocası Nader ve kızı Termeh’le birlikte İran’ı terk etmek istemektedir. Nader’in Alzheimer hastası babasını bırakmayı reddetmesi üzerine boşanma davası açan Simin, dava talebi reddedilince anne babasının evine gider. Termeh ise babasıyla kalmaya karar vermiştir. Nader kızına ve babasına bakması için hamile bir genç kadını tutar; ama bu durum daha fazla soruna yol açacaktır.

2011
Daha İyi Bir Dünyada / Hævnen IMDb 7,6

Anton, Danimarka’nın refah düzeyi yüksek şehirlerinden birinde oturan ve Afrikalı göçmenlere evsahipliği yaptığı işine trenle gidip gelen bir doktordur. Bu birbirinden son derece farklı iki dünya arasında sıkışan Anton ve ailesi, kendilerini intikamla bağışlama arasında seçimi zor bir ikilemde, anlaşmazlıklarla dolu zıt kavramlarlarla karşı karşıyayken bulurlar.

İki çocuk sahibi Anton ve Marianne çifti boşanma arifesinde ayrı yaşıyorlardır. En büyük oğulları olan Elias, okuduğu okulda serseriler tarafından rahatsız ediliyordur. Babasıyla birlikte Londra’dan buraya taşınan yeni çocuk Christian Elias’ı bu durumdan koruyacaktır. Annesi kanserden ölen Christian ise halen bu acının üzüntüsünü yaşamaktadır.

2010
Gözlerindeki Sır / El Secreto De Sus Ojos IMDb 8,2

Gözlerindeki Sır’da, ülkenin en önemli mahkemelerinden birinde yıllarca sorgu müfettişliği yapan Benjamin Esposito, görevini bırakarak inzivaya çekilmeye karar vermiştir. Bu süreçte, görev yaptığı süre boyunca kendisini oldukça etkileyen bir vakayı kaleme alıp romana çevirmeyi planlamaktadır. Yaklaşık otuz yıl önce işlenen bu vahşi tecavüz ve cinayet vakasıyla ilgili detayları yeniden hatırlamaya başlayan adam tekrar bu dava üzerinde çalışmaya ve bu üstü kapanmış suçu aydınlatmaya karar verir. Belge ve bulguları yeniden inceleyebilmek için ilk adım eski çalıştığı yere geri dönmektir. Esposito için bu süreç adaletin ve vicdan kavramının acı gerçeklerinin su yüzüne çıktığı bir yolculuğa dönüşür.

Arjantin sinemasının son dönemde çıkardığı en iyi iş olan yapıt, aynı yıl En İyi Yabancı Film dalında Oscar’ı kazanıp, çeşitli festivallerden de onlarca ödülle geri döndü. Arjantin sinemasından çıkan yetenekli yönetmenlerden biri olan Juan José Campanella tarafından yönetilen film, özellikle meşhur tek plan çekilen ‘stadyum sahnesi’ ile hafızalara kazınır.

2009
Son Veda / Okuribito IMDb 8,1

Son Veda, Uzakdoğu kültürüne has duygusal yoğunlukları en güçlü bir şekilde beyazperde’ye yansıtmayı başarabilen, son dönem Japon sinema sanatına katkıları yadsınamayacak sanatçı Yojiro Takita’nın duygusal bir komedi filmi. Daigo, artık orkestrası dağılan ve müzisyen arkadaşlarına veda etmek zorunda kalmış bir çellisttir. Müzik dosyası kapanınca eşiyle beraber doğduğu topraklara geri döner. Başka bir işte çalışacak deneyimi olmadığı için deneyim aramayan ‘Gidişler’ ismindeki bir işe seyahat acentası zannederek başvurur. Aslında yapacağı işin Japon kültüründe önemli bir yere sahip ‘Nokanshi’, yani ölüleri öteki dünyaya yapacakları yolculukları için hazırlama işi olduğunu farkettiğinde artık çok geçtir. Uzakdoğu geleneğinin bir parçası olan bu tuhaf işin aslı, ölüleri usulüne göre tabutlara yerleştirmektir. İlk başlarda bu durumda hoşlanmasa da zamanla işine alışılan Diago’nun kendi yaşantısı, bakış açısı ve duyguları da bu işle beraber değişecektir. Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını evine götüren Gidişler, Japonya’nın dini inançlarına ve geleneklerine yer yer komik ve duygusal bir bakış atıyor. Ölümün bir son mu yoksa yeni bir yolculuğun başlangıcı mı olduğunu sorgulatan film, izleyicisini sömürmeyen son derece naif ve aldığı ödülleri sonuna kadar hak eden bir yapım.

2008
Kalpazanlar / Die Fälscher IMDb 7,6

Usta bir kalpazan olan Salomon Sorowitsch’in gerçek hikayesini anlatan film, savaştan kısa bir süre sonra, kumarbazların cenneti, görkemli Monte-Carlo’da başlar. Yıpranmış, eski püskü bir pardesü giydiği halde elinde para dolu bir çantayla sahilde oturan adam Salomon Sorowitch’in ta kendisidir. Geçmişine ait en büyük iz de kolundaki işarettir…
1936 Berlin. Dolanbazların, jigoloların ve kolay kadınların dünyasında barınan “Kalpazanlar Kralı” Salomon Sorowitsch için hayat, para gerektiren bir oyundur. Bunun için ihtiyaç duyduğu parayı kendi basar. Pragmatizmi ve yaratıcılığı sayesinde hayatın renkli – ve güvenli – tarafında kalmayı becermektedir, belki de bunu sadece görünüşte başarıyordur…
Güzel Aglaia’nın gülümsemesine karşı koyamayan Sorowitsch’in Berlin’de bir gece daha kalması onu felakete sürükler. Müfettiş Herzog tarafından tutuklanır. Diğer birçok profesyonel suçlu gibi, Sorowitsch de toplama kampına yollanır. Mauthausen’in normal bir hapishane olmadığının kısa sürede farkına varır; burada mahkumlar sistematik olarak öldürülmektedirler. Hayatta kalma içgüdüsü ve sanatsal mahareti sayesinde diğerlerinden ayrılır ve naziler için önemli bir işte görevlendirilir.

2007
Başkalarının Hayatı / Das Leben der Anderen IMDb 8,4

İşine çok bağlı bir Stasi polisi ve uzman sorgu yargıcı olan Wiesler, ünlü oyun yazarı Georg Dreyman’la ilgili kanıt toplama görevini üstlenir. Devlet Güvenlik Kültür Departmanı başkanı Yarbay Anton Grubitz’in (Ulrich Tukur), Dreyman’ın yeni oyununun galasına Wiesler’ı davet etmesiyle birlikte bu görev başlar. Gala gecesine katılanlar arasında Bakan Bruno Hempf de (Thomas Thieme) vardır. Bakan Hempf gala sırasında Grubitz’e başarılı oyun yazarının SED’e sadakatinden kuşku duyduğunu söyler ve geniş boyutlu bir gözetleme operasyonuna onay vereceğini açıklar. Kendi politik geleceğini aydınlatmaya istekli olan Grubitz, insanların tek tek izlenmesini içeren ve “Etkin Prosedür” adıyla bilinen yakın izleme prosedürünü uygulayacağına dair söz vererek operasyonun sorumluluğunu üzerine alır. Öte yandan Wiesler da, Dreyman’ın partiye yeteri kadar sadık olamayacağı konusunda onlarla aynı fikirdedir.

2006
Tsotsi IMDb 7,2

Juilliard’daki ikinci yılında şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşer. Hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışan Ayers’in, zamanla hayatı değişmeye başlar.

2005
İçimdeki Deniz / Mar Adentro IMDb 8,0

İçeriden ağlarken gülümsemek dışarıya…

Ramon Sampedro’nun yaşamı, 30 yıldır bir yatakta geçmektedir. Gençliğinde geçirdiği bir kazadan sonra hayatla tek ilişkisi deniz manzaralı penceresidir.Hayatına iki kadın girer: avukat Julia ve köylü kızı Rosa. Bu iki kadından biri, boynundan aşağısı felçli adama hayatın anlamını tattırır ve onun kurtuluşunu sağlar.

2004
Barbarların İstilası / Les İnvasions Barbares IMDb 7,6

Kanser hastalığı nedeniyle yatağından kalkamayan ve yavaş yavaş ölümü beklemeye başlayan Rémy, son anlarında yanında olmak isteyen ailesi ve yakınlarıyla yüzleşmek durumunda kalır. Gelenler arasında yıllardır samimi bir ilişki kuramadığı oğlu Sébastien’de bulunmaktadır. Yıllar sonra hastayı ziyarete gelen akrabalar, dostlar, metresler ilişkilerin öteki yüzünü, ekonomik ve cinsel yönlerini ortaya koyarlar.

2003
Nirgendwo in Afrika IMDb 7,5

2. Dünya Savaşı’na kısa bir süre kala, Yahudi bir aile Kenya’ya göç etmek zorunda kalır. Yeni yaşamlarının kendilerine nerelere sürükleyeceğini düşünmeden, gözden ırak bir çiftliğe yerleşirler.

Walter Redlich, eşini ve 5 yaşındaki kızını yanına almış olmasına rağmen ailenin geri kalanını geride bırakmak zorunda kalmıştır. Yeni yuvalarına alışmadan, eski hayatlarına göri dönmeyi uman aile, öteki dünyadan gelen haberle sarsıldıkça, dönmelerinin imkansız olduğunu fark etmeye başlar.

Ailenin her bireyi, yeni hayatına kendince bağlanmaya çalışır. Yeni işler, dostlar ve aşklar onları Kenya’ya yavaş yavaş bağlayacaktır.

2002
Tarafsız Bölge No Man’s Land IMDb 7,9

1993 yılında, Bosno savaşının en kanlı günleri cereyan etmektedirler. Sırp askerler ile Bosnalılar arasındaki, tampon bölgede yollarını kaybeden bir grup Bosnalı asker, kendilerine doğru açılan ateşten kaçmak üzere buldukları boş bir siperi sığınak olarak kullanmaya başlarlar. Geriye sadece Chiki kalmıştır. Yaralı olan bir diğer Sırp asker de kısa bir süre sonra aynı sipere sığınmak zorunda kalacaktır. Bu bölgeden kurtulmak için bu iki düşman asker, birbirlerinden faydalanmak durumunda kalacaklardır

2001
Kaplan ve Ejderha / Wo Hu Cang Long IMDb 7,8

Efsanevi savaşçı Li Mu Bai, Yeşil Kader adını verdiği sihirli kılıcını bölge valisine vermesi için Yu Shu Lien’e teslim eder. Ancak kılıç çalındığı zaman tüm şüpheler, Li’nin ustasını öldüren kötü şöhretli bir kaçak olan Jade Fox üzerinde toplanır.

Kaynak: Taste of Cinema

Okumaya Devam Et

Liste

David Fincher’ın Tavsiye Ettiği Filmler

Usta yönetmenden film tavsiyeleri.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

28 Ağustos 1962’de dünyaya gelen David Fincher, meslek hayatına belgesel ve video kliplerle başladı. 1992’de Alien 3 ile başladığı uzun metraj macerasına Yedi, Dövüş Kulübü, Zodiac, Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi gibi her döneme damga vuran filmleri ekledi.

Kendi tarzını ustalıkla beyaz perdeye yansıtan yönetmen, senaryolarını incelikle işleyerek sinema endüstrisine sıkı sıkıya bağlı bir düzende kült filmler üretmeyi başardı.

Başarılı filmlerinin yanı sıra, yönetmenlik konusunda da sinemaya farklı bir bakış açısı kazandıran David Fincher’ın tavsiye ettiği filmleri sizler için derledik.

Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969) Sonsuz Ölüm IMDb 8.1

Sonsuz Ölüm’de Butch Cassidy, 1890’lı yıllarda faaliyet gösteren bir soygun çetesinin zeki ve karizmatik lideridir. En yakın arkadaşı, aynı zamanda iş arkadaşı da olan güçlü Sundance Kid’tir. İkili tüm şehrin korkulu rüyası olmuş başarılı soygunculardır, Butch’ın aklıyla Sundance’in güçlü yapısı birleşince ikilinin ellerinden hiç kimse kurtulamaz. Ancak değişen dünya ve yeni global sistemde artık bu tarz illegal işlere yer yoktur. Zor durumda kalan ikili için yaşadıkları yerden uzaklaşmaları şart olmuştur.

Yönetmenliğini George Roy Hill’in yaptığı filmin başrollerinde Robert Redford ve Paul Newman ikilisi bulunuyor.

Chinatown (1974) Çin Mahallesi IMDb 8.2

Chinatown, kocasının kendisini aldattığından şüphelenen bir kadının hikayesini anlatıyor. Ida Sessions isimli bir kadın, özel dedektif Jake Gittes’e başvurup, Los Angeles su teşkilatında çalışan mühendis kocası Hollis Mulwray’in kendisini aldattığından şüphelendiğini söyler. Kadının dedektiften isteği, kocasını takip etmesidir. Gittes, Mulwray’in yanında bir kadınla yakalar, fotoğraflarını çeker ve dava kapanır. Ancak bir süre sonra Mulwray’in öldürülmesi işleri gizemli hale sokar. Davanın üzerine gitmeye karar veren Gittes, zamanla kendisini kiralayan kadın başta olmak üzere birçok gizemle karşılaşır.

Ünlü yönetmen Roman Polanski’nin en önemli yapıtlarından olan Oscar’lı filmin başrollerinde Jack Nicholson, Faye Dunaway ve John Huston gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Dr. Strangelove (1964) – IMDb 8.4

Kubrick’in ne kadar stilize olsa da nispeten “natürel” bir tuvalden ufak ufak düşlerin, masalların, hatta deliliğin o tuhaf diyarına geçiş noktasını oluşturan Soğuk Savaş dönemi kara komedisi… Paranoyak bir ABD Hava Kuvvetleri generalinin Sovyetler Birliği’ne nükleer saldırı niyetiyle start alan bu amansız politik hiciv, senaryosundan oyuncu performanslarına kadar nüfuz eden absürtlük ve çılgınlık hissini, siyah-beyaz sinemasal dünyasının kalbini oluşturan aşırı gerçekçi dekorlarla dengeliyor. Peter George’un Red Alert romanının epey serbest bir uyarlaması olan bu “kâbus komedisi”nde (yönetmenin kendi tanımı) Kubrick rejisörlük ve senaristliğinin yanı sıra, sözde belgesel sahnelerde bir kez daha kamerayı eline alıyor.

Yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yaptığı filmin başrollerinde Peter Sellers, George C. Scott ve Sterling Hayden yer alıyor.

The Godfather 2 (1974) Baba 2 IMDb 9.0

1972 yapımı ilk filmin devamı niteliğinde olan The Godfather 2 ‘da Genç Corleone, Amerika’ya yeni gelmiştir. 1917 yılında, New York şehrinin yerel mafyalarından birinin liderini öldürünce saygınlık kazanır ve korkulan biri haline gelir. Bu arada, 50 yıl sonra, Michael Corleone, Washington’da senato komitesine aile işleriyle ilgili ifade vermektedir.

Oscardan 6 ödül alan filmin yönetmenliğini ilk filmden tanıdığımız Francis Ford Coppola yapıyor. Başrollerinde de Al Pacino ve Robert De Niro gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Taxi Driver (1976) Taksi Şoförü IMDb 8.3

Taksi Şoförü, Vietnam’da savaşının izlerini henüz atamayan bir askerin, geceleri taksi şoförlüğü yaparak gördüğü kirli ve adaletsiz dünyaya uyum sağlamayı reddetme hikayesini anlatıyor. Film, Robert De Niro’nun canlandırdığı Travis Bickle karakteriyle kültleşmiştir. Taksi şoförü Travis, sosyal hayatındaki başarısızlığını, saplantılı bir tutku beslediği Bickle’la tersine döndürmeye çalışsa da beklediği karşılığı bulamıyor. Bu kırılma anından sonra bir silah alıp harekete geçmeyi, sokakların pisliğini temizlemeye karar veriyor; bu esnada kendini bir fahişeyi kurtarmaya adıyor.

Yönetmenliğini Martin Scorsese’ın yaptığı filmin başrolünde Robert De Niro ‘ya Jodie Foster ve Harvey Keitel eşlik ediyor.

Being There (1979) Merhaba Dünya IMDb 8.0

Chance, kendisini bildi bileli yanında yaşadığı yaşlı adamın evinde bahçıvanlık yaparak büyümüş ve hayatında bir kez olsun sokağa çıkmamıştır. Bütün hayatı bahçede bakımını yapıp büyüttüğü çiçeklerden ve televizyondan ibaret olan Chance, yaşlı adam bir gün ölünce ortada kalır. Çünkü ev artık satılacaktır. Kendi varlığının haricinde yaşadığına dair hiçbir kanıt olmayan Chance, avukatlara yıllardır yaşlı adamın yanında kaldığını kabul ettiremez. Nüfus kağıdı bile yoktur. Kendini birden sokaklarda bulunca yıllardır görüp bilmediği hayatın rutinleri ile tanışır. İlk defa sokaklarda yürür, arabaya biner… Ve birden şansı hiç tahmin etmediği bir yerde dönüverir.

Hal Ashby tarafından yönetilen filmin başrolünde Peter Sellers yer alıyor.

All That Jazz (1979) – IMDb 7.8

Joe Gideon müzikal tiyatroların en başarılı isimlerinden biridir, hatta koreografların zirvesindedir. Fakat bu başarı ona bir türlü mutluluk getirmez, çünkü tüm zamanını ve benliğini işine verdiğinden özel hayatını ihmal etmektedir. Gitgide ilaçlara bağlı yaşamaya başlar. Eski karısı, sevgilisi ve kızıyla olan ilişkilerini yoluna koymaya çalışırken, kaybettiği sağlığını da geri kazanmaya çalışır. Bir süre sonra ciddi bir yol ayrımında ve seçim yapmak zorunda kalır; ya sanatını sürdürecektir ya da hayatını…

 Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Roy Scheider yer alıyor.

Alien (1979) Yaratık IMDb 8.5

Görevini tamamlayan kargo gemisi Dünya’ya dönmeye hazırlanır. Bu gemisinin mürettebatını oluşturan beş erkek, iki kadın ve bir kediden oluşan ekip özel kabinlerinde uykudadır. Bu grup, bilgisayarların onlara yakın bir gezegende yabancı bir yaşam türü algılaması üzerine uyandırılırlar. Kanunlar, akıllı olabilecek her canlının araştırılmasını emretmektedir. Dallas, Lambert ve Kane’den oluşan takım gezegene ulaştığında terk edilmiş bir uzay gemisiyle karşılaşırlar. Uzay gemisini araştırmaya başlarlar ve buldukları yumurta benzeri organizmaları incelerken, bir tanesi kırılır. İçerisinden yengeç benzeri bir yaratık çıkar ve Kane’in yüzüne yapışır. İşi biten Ekip gemiye döndüğünde Ripley, Kane’i içeri almak istemez.

Ridley Scot tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Ian Holm, Veronica Cartwright, John Hurt, Sigourney Weaver ve Tom Skerrit yer alıyor.

Rear Window (1954) Arka Pencere IMDb 8.5

Arka Pencere, komşusu ile ilgili korkunç bir duruma şahit olan bir adamın hikayesini konu ediyor. Fotoğrafçı L.B. Jeffries, geçirdiği kaza sonuncunda bacağını kırar. New York’taki apartman dairesinde zorunlu tatili sırasında arka penceresinden komşularını teleskopla seyrederek zaman geçirmektedir. Jeff, yine bir seyri sırasında komşusunun, karısını öldürdüğünden şüphelenir. Olayı araştırmaları için sevgilisi Lisa ve hemşiresi Stella’dan yardım ister.

Alfred Hitchcock tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde James Stewart, Grace Kelly ve Wendell Corey yer alıyor.

Zelig (1983) IMDb 7.8

Woody Allen’nın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği film, 1920’lerde sansasyonel bir karakter olan Leonard Zelig’in kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bir adam olması ve huzuru ise sadece psikoloğunun kollarında bulmasını konu ediniyor.

Cabare (1972) IMDb 7.8

1930’ların Berlin’i, politik, toplumsal ve ekonomik anlamda büyük bir kargaşanın içindedir. İnsanlar işsizlikten sokaklara dökülmüş, ekonomi tamamen hasara uğramış ve Nazi’lerin yükselişi yavaş yavaş ilk izlerini göstermeye başlamıştır. Kit-Kat adlı müzik ve dans klübünde çalışan Sally Bowles’in de hayatı, tıpkı Almanya’nın genel atmosferi gibi bir kargaşa içindedir. Özel hayatının kargaşası yanında, hızla iktidara yürüyen Nazi’lerin tacizleri de dayanılmaz boyutlardadır.

Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Liza Minnelli yer alıyor.

Paper Moon (1973) Ay Beyazdır IMDb 8.1

Buhran yıllarında bir araba dolusu incille seyahat eden altın dişinin ardındaki ikna edici gülümseyişiyle dolandırıcı Moses Pray Kansas’ta seyahat etmektedir. Yanında dokuz yaşındaki sigara tiryakisi kimsesiz Addie bulunmaktadır. Eğlenceli ve nevrotik bir tip olan Trixie Delight onlara eşlik etmeye başlar ve zamanla Addie ve Mosses’in arasına girer. Ancak Mosses’in buna izin vermeye niyeti yoktur.

Peter Bogdanovich tarafından yönetilen filmin başrollerinde Ryan O’Neal, Tatum O’Neal ve Madeline Kahn yer alıyor.

Jaws (1975) IMDb 8.0

Jaws, bir sahil kasabasına tehdit oluşturan beyaz köpekbalığını avlamaya çalışan bir ekibin hikayesini anlatıyor. Küçük bir tatil beldesi olan Amity Adası obur, beyaz bir köpekbalığı tarafından ziyaret edilmeye başlanır. Yaşanan birkaç ölüme rağmen belediye başkanının kârı ve turizmi önde tutan tavrı nedeniyle olay fazlaca su yüzüne çıkarılmaz. İlgililer, konuyu gizlemeye çalışıp konu hakkında konuşmaktan geri kalırlar. Plajın kapatılması başkan tarafından yasaklanır. Bir gün bir çocuk ölümü gerçekleştiğinde ise artık halk bu köpekbalığını aramak ve bulmak için hazır bir durumda olacaktır.

Steven Spielberg tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Lawrence of Arabia (1962) Arabistanlı Lawrence IMDb 8.3

Arabistanlı Lawrence, Arap İsyanı’nın başlamasında önemli bir rol oynayan İngiliz bilim adamı ve ordu casusu Thomas Edward Lawrence’ın Arabistan’daki görev sürecinde yaşananları konu alıyor. Kuzey Afrika’da genç bir teğmen olan Lawrence’ın bir teklif üzerine Arabistan’a gözlemci olarak gitmesi ve zamanla bölgede isyan çıkaran Araplara yardım etmesiyle artık, Arabistan topraklarına İngilizlerin de eli değmiş olur. Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtılan Arap halkı, İngilizlerle işbirliği içerisine girerek Osmanlı Devleti’yle çatışacağı bir savaşa sürüklenir.

David Lean tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Peter O’Toole, Alec Guinness ve Omar Sharif yer alıyor.

All the President’s Men (1976) Başkanın Bütün Adamları IMDb 8.0

Film amerikan tarihinde istifaya zorlanan tek başkan olan Nixon’ın öyküsünü konu alır. 17 Haziran 1972… Nixon’ın da bir üyesi olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin birkaç mensubu, seçimi kazanması beklenen Demokrat Partinin merkez binasına sızarak dinleme cinayeti yerleştirir. İki gazetecinin durumun farkında olması, Amerikan tarihinin en büyük skandallarından birini su yüzüne çıkaracaktır. Bu gazetecilerin isimleri ise Carl Bernstein ve Bob Woodward’dır.

Alan J. Pakula tarafından yönetilen Oscar ödüllü filmin başlıca rollerinde Dustin Hoffman, Robert Redford ve Jack Warden yer alıyor.

8½ (1963) IMDb 8.1

Dünyaca tanınmış İtalyan yönetmen Guido Anselmi, yaratıcı ve kişisel bir krizin tam ortasındadır. Yeni filmi için aynı anda birkaç proje üzerinde çalışmakta, fakat çocukluk anıları onu rahat bırakmamaktadır. Yönetmen yaşamına bir türlü bir anlam verememekte ve yeni filmine başlayamamaktadır. Kaçınılmaz olarak içine kapanarak yaşamdaki gelişmesine katkıda bulunan olayları değerlendirir: çocukluğu, kilise, ailesiyle ilişkileri, yaşamına giren kadınlar ve bunların her birine eşlik eden türlü karabasanlar… Belki de yeni filminin malzemesini bunlar oluşturmalıdır. Guido, işinin saçmalığı, sanat ve karşı cinsle olan ilişkileri ve insanın varoluşunun anlamı üzerinde düşünmeye başlar.

Federico Fellini tarafından yönetilen filmin başrollerinde Marcello Mastroianni, Anouk Aimée ve Sandra Milo yer alıyor.

Citizen Kane (1941) Yurttaş Kane IMDb 8.3

Filmde zengin medya patronu Charles Foster Kane, Xanadu’daki görkemli malikânesinde hayata gözlerini yumar ve son nefesini verirken, başucundakilere kimsenin anlam veremediği bir sözcük fısıldar: “Rosebud”. Bütün medya, Kane’in son sözünün anlamını bulmak için harekete geçer ve konuşulan her kişi, Kane’in hayatının farklı bir yönünü ortaya çıkartır. Ancak “Rosebud” gizemini korur.

Orson Wells’ın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği filmde Wells’a Joseph Cotten ve Dorothy Comingore eşlik ediyor.

Days of Heaven (1978) Cennet Günleri IMDb 7.9

20. yüzyılın başlarında geçen hikaye, iki yoksul aşığın, Bill ve Abby’nin hikayesini anlatır. Bill çalıştığı yerdeki patronunu öldürdükten sonra kız arkadaşı Abby’i de yanına alarak, Texas’a kaçar. Burada varlıklı bir çiftçi için çalışmaya başlayan genç adamın patronu teşhisi konulmayan bir hastalığa kapılır. Kısa bir sürede ölecek olan bu adamın mirasını ele geçirebilmek için son derece kurnaz bir plan hazırlayan Bill, kendisini ve sevgilisini içinden çıkılması güç bir durumda bulacaktır.

Terrence Malik tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Richard Gere, Brooke Adams ve Sam Shepard yer alıyor.

Animal House (1978) Çılgınlar Okulu IMDb 7.5

Faber Koleji’nin her okulda olduğu gibi bir “kardeşlik kulübü” vardır; fakat kim başvursa kabul ettiği için şöhreti pek de iyi değildir. Bir diğer kulüp ise beyaz, Anglosakson, genç, zengin ve kendini beğenmiş erkeklerden oluşmaktadır ki onlara Dekan Worner dışında kimse tahammül edemez. Bu ikinci kulübün desteğini arkasına alan dekan, ilk kulüpteki haylazları okuldan uzaklaştırmak için bir liste oluşturur. Ve planı hoşgeldiniz partisinden hemen önce devreye girer…

Yönetmenliğini John Landis’in üstlendiği filmin başrollerinde John Belushi, Karen Allen, Tom Hulce ve Mary Louise Weller yer alıyor.

Mad Max 2: Road Warrior (1981) Çılgın Maks 2: Savaşçı IMDb 7.6

Nükleer savaş sonrası harap ve bitap düşmüş Avustralyada çılgın Max, ailesini kaybettikten sonra kendisini yollara vurmuştur. İnsanların ulaşımlarını sağlayacak petrol için yaşadığı bir bölgede çetelerin baskısı altında olan bir grubun yanına sığınır ve güvenliklerini sağlamaya çalışır.

George Miller tarafından yönetilen devam filminin başlıca rollerinde Mel Gibson, Bruce Spence ve Vernon Wells yer alıyor.

 The Year Of Living Dangerously (1982) Tehlikeli Bir Yıl IMDb 7.2

Christopher Koch’un 1978 tarihli romanından uyarlanan film Endonezyada  1965 yılında Cumhurbaşkanı Sukarnoya karşı saldırıyı konu ediniyor.

Peter Weir tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Mel Gibson, Sigourney Weaver ve Michael Murhp yer alıyor.

American Graffiti (1973) Gençlik Yılları IMDb 7.5

1962 yazında geçen film, Modesto gençlerinin, yetişkinliğin gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeden önce biraz eğlenmek istemeleri üzerine gelişen olayları anlatıyor.

George Lucas’ın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Ron Howard, Harrison Ford ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Terminator (1984) IMDb 8.0

2029 yılının kıyamet sonrası Los Angeles’ında Skynet adlı yapay zeka ürünü bilgisayar sistemi 1990’larda büyük bölümünü yok ettiği insan ırkının kurtulmayı başaran direnişçilerine karşı savaşmaktadır.

Direnişçiler Skynet’e karşı başarıya ulaşmadan hemen  önce Skynet savaşçı Terminatör’lerinden birine zamanda yolculuk yaptırarak onu geçmişe göndermeyi başarır. Terminatör’ün görevi direnişçilerin başı olan John Connor’ın annesi Sarah Connor’ı öldürmektir..

Yönetmenliğini James Cameron’nın üstlendiği serinin ilk filminde başrolde Arnold Schwarzenegger’a Michael Biehn ve Linda Hamilton eşlik ediyor.

Monty Python and The Holy Grail (1975) Monty Python ve Kutsal Kâse IMDb 8.3

Monty Python ve Kutsal Kâse’de, kral ve onun şövalyeleri, gökten gelen bir emir ile İsa’ya ait olan ama bir o kadar da kayıp olan kutsal kasenin peşine düşerler. Bu kutsal kaseyi bulmak için önlerine çıkan tüm tehlikelere göğüs germek zorundadırlar.

Terry Jones ve Terry Gilliam’ın yönetmenliğini üstlendikleri komedi türündeki filmin başlıca rollerinde Graham Chapman, John Cleese ve Eric Idle yer alıyor.

The Exorcist (1973) Şeytan IMDb 8.0

William Peter Blatty’nin aynı isimli romanından uyarlanan filmde yeni filminin çekimleri sırasında 12 yaşındaki kızı Regan’ın tuhaf eylemler sergilemeye başladığını fark eden aktris Chris MacNeil, kızını doktora götürür. Doktorlar beyninde geçici bir hasar olabileceğini söyleseler de bu vaka daha önce rastlanmamış türdendir. Bir seri tıbbi testten sonra küçük kızın hiçbir sorunu olmadığı ortaya çıkar. Ancak Regan’ın tuhaf halleri sona erecek gibi değildir. Küçük kız son derece şiddetli bir şekilde titremekte, garip sesler çıkarıp hiçbir anlamı olmayan hareketlerde bulunmaktadır. Bu ürkütücü durum karşısında çaresiz kalan Chris, kızını aynı zamanda psikiyatr olan Peder Merrin’e götürür. Peder, Regan’ın içine şeytan girdiğini tespit edecek, aile çaresizce bu durumdan kurtulmaya çalışacaktır.

William Friedkin tarafından yönetilen korku filminin başlıca rollerinde Linda Blair, Ellen Burstyn ve Max von Sydow yer alıyor.

The Graduate (1967) Mezun IMDb 8.0

Üniversite öğrenimini yeni bitirmiş genç Benjamin, okulu bitirmesinin ardından büyük bir boşluğa düşmüştür. Ne yapacağına dair karar veremeyen genç adam çevresi tarafından sürekli sıkıştırılmakta, ancak onların istediği gibi yaşamayı istememektedir. Depresyonun eşiğine gelen genç adamın hayatı, şehir dışındaki evlerinde dinlendiği bir sırada babasının patronunun karısını görmesiyle aniden değişir. Kısa zaman içerisinde ilginç bir ilişkiye daha başlayacak olan Benjamin hem annesini hem de kızı Elaine’i aynı anda idare etmeye çalışacaktır.

Mike Nichols’ün yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Anne Bancroft, Dustin Hoffman ve Katharine Ross yer alıyor.

Okumaya Devam Et

Liste

Metafor Dolu 10 Film

Anlam karmaşası içerisinde beyaz perde.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sinema duyguların dışa vurumlarından oluşan; insanı insana, insanla anlatan sanat dallarından biridir. Hal böyleyken bazı yapımlar yansıtmak istediği duygu ve düşünceleri seyircinin kucağına bırakıp kaçarken, kimi filmler metafor aracılığıyla temellendirmelerini yapar. İşte etkisinden çıkmayacağınız ‘Metafor Dolu 10 Film‘ sizlerle. İyi seyirler.

İz Sürücü (1979) Stalker IMDb 8,2

Uzak bir gelecekte, bambaşka bir yaşam düzeni içerisinde, ismi olmayan bir ülkede, dünyaya düşen dev göktaşı yaşamı yerle bir ederken Zone adında esrarengiz, yeni bir bölge oluşmuştur.

Bu bölgeden içeriye girebilen insanların tutkularının gerçekleşeceğine dair söylentiler vardır. Askerler tarafından korunan Zone bölgesine sadece gerekli olgunluğa erişmiş cesur Stalker’lar girebilmekte, bölgeye giren insanlara eşlik etmektedirler. Kahramanımız Stalker, ailesinin tüm itirazlarına rağmen bölgeye girmek isteyen bir bilim adamına ve bir yazara eşlik etmeye karar verir.

Stalker, dev bir göktaşının yaşamı alt üst etmesinin akabinde oluşan esrarengiz Zone bölgesi ve buraya girmek isteyen bir bilim insanı ile yazara eşlik eden bir Stalker’ın hikâyesini anlatıyor.

İhtiyarlara Yer Yok (2007) No Country for Old Men IMDb 8,1

Llewelyn Moss, bir olay yerinde bulduğu çantayı alır ve başını hiç ummadığı bir belaya sokar. Artık peşinde bir kiralık katil vardır. Moss bir Vietnam gazisidir ve bir şekilde uyuşturucu olaylarının ortasında soruna dönüşen bir meseleye karışır. Peşindeki katil Anton Chigurh planı konusunda kararlıdır çünkü işini yarım bıramak niyetinde değildir. İşin için çok sayıda masum insanın ve suçluların da karışacağı soluk soluğa bir takip başlayacaktır.

Bugün Aslında Dündü (1993) Groundhog Day IMDb 8,0

Hava durumu spikeri olan Phil Connors Pennsylvania’daki bir kasabaya geleneksel Groundhog Day şenliklerini görüntülemek için gönderilir. Kendini beğenen ve kibirli biri olan Phil, kasabadaki bu basit ve sıradan insanlarla bir arada olmaktan hiç hoşlanmaz. Berbat bir gün geçirir ve kar fırtınasından dolayı yollar kapandığı için orada sabahlamak zorunda kalır. Tek istediği bu ortamdan bir an önce kurtulmaktır ama sabah uyandığında anlamakta zorlanacağı bir şeyle karşılaşır. Zaman döngüsüne yakalanmış ve o nefret ettiği günü her gün yeniden yaşamak zorundadır. Tek çaresi gününü güzel geçirmeyi sağlayacak şeyler bulmak olan Phil her gün aynı şeyleri yaşıyor olmanın da avantajını kullanmaya başlar. Bill Muray’ın kendisine hayran bırakacağı Harold Ramis imzalı bu film eğlenceli bir klasik.  

Persona (1966) IMDb 8,1

Persona, Bergman filmografisinin en şaşırtıcı ve en aykırı parçası. Yönetmenin ustalığının ve modern sinemayı etkilemekle kalmayıp onu nasıl büyük ölçüde kendinden çıkardığının en güzel kanıtlarından biri. Sinamotografisinin ustalığını bir yana bırakırsak, buradaki sinema dilinin günümüzdekinden geri kalan yanı yok. Sinematografi de işin içine girdiğinde Bergman fersah fersah öteye gidiyor. Kuralları kim koydu diye merak ediyorsanız işte size Bergman, sinemanın gerçek babası. Örneğin Lynch Mulholland Çıkmaz’ını yazarken bu filmi en az on kez izlemiş olmalıdır.

Solaris (1972) Solyaris IMDb 8,1

Ağır işleyen filmlerindeki muhteşem görsellikle sinema tarihinde önemli bir yere sahip olan Rus yönetmen Andrey Tarkovskiy’nin yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Solyaris”, Tarkovsky’nin en önemli yapımları arasında yer alır. İnsanlığın sadece utanç duygusuyla kurtulabileceğine inanan yönetmen, Solaris gezegeni bölgesine kurulu olan bir uzay istasyonunda iki bilim adamının yaşadığı insanlık deneyimini aktarıyor.

Doktor Kris Kelvin, gönderilen bilim insanlarının geri dönmediği Solaris gezegenine gider. Burada olup bitenleri anlamaya çalışan Doktor, kısa bir süre sonra gezegenin sırrını anlayacak ve büyük bir vicdan muhasebesi yaşayacaktır.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar (2003) Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom IMDb 8,0 

Mevsimler ve doğanın o kusursuz çağrısı, yarattığı teslimiyet arzusu belki de başka hiçbir şeyde benzeri olmayan. Yüzen bir ev ki doğaya dair ne varsa muhteşem olan onu çevrelerken o göl ortasında yüzmekte. Yaşlıca bir rahip ve kendisine refakat eden diğer genç-çocuk rahip adayı.Yaşlı rahip, ona her şeyi bilgelikle ama bir o kadar da doğal bir akış içinde öğretir. Bu şekilde geçip giden mevsimler ile büyüyen çocuğun geçirdiği evrim, son derece doğal bir ahenk içinde ilerlerken sıra artık büyümüş olan çocuğun öğrendiklerini gerçek hayata nasıl yansıtacağını görmeye gelir. Ufak yaştan beri öğretilen erdemlere rağmen asıl öğretimin hayatın kendisi tarafından yapıldığının farkında olan bilge rahip için ise bekleme ve görme zamanıdır. Gerçek bir görsel şölen olarak beyazperdeye yansıyan ve gösterildiği bütün festivallerde büyük beğeni ile karşılanan bir film.

Hiç Bitmeyen Öykü (1984) Die unendliche Geschichte IMDb 7,4  

Zorbalığa uğrayan Bastian, okulunun tavan arasına kapanır ve ejderhalar, yarış salyangozları gibi sihirli yaratıkların ülkesi Fantasia hakkında bir kitap okumaya başlar.

Kaynak (2006) The Fountain IMDb 7,2

Ölümsüzlüğün ağacı: Hayat Ağacı.

The Fountain, bir adamın sevdiği kadını kurtarmak için giriştiği ebedi savaşımı anlatan bir yolculuk. Destansı yolculuk, 16. Yüzyıl İspanya’sında bir fatih olan Tomas’ın (Hugh Jackman), ölümsüzlük bahşettiğine inanılan efsanevi bir varlık olan Gençlik Çeşmesi’ni aramaya çıkmasıyla başlar. Hikaye, modern bir bilim adamı olan Tommy Creo, sevgili karısı Isabel’ı yavaş yavaş öldüren kanseri tedavi edebilmek uğruna ümitsiz çırpınışlarını anlatarak devam ediyor. 26. Yüzyılda derin uzayda yolculuk eden astronot Tom, kendisini bin yıldır yiyip bitiren gizemleri kavramaya başlar. Bu bin yıla yayılan üç hikayede, tüm zamanların Thomas’ı olan savaşçı, bilimadamı ve kaşif; hayat, aşk, ölüm ve yeniden doğuş kavramlarıyla yüzleşir. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Eraserhead (1977) IMDb 7,4

Sinema tarihinin en orjinal filmlerinden birisi olan film, David Lynch’in ilk uzun metraj filmidir. Dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende geçen filmde Jack Nance’in canlandırdığı Henry Spencer’ın özürlü kız arkadaşı olan Mary X’den (Charlotte Stewart) mutant bir çocuğu olur. Bu öykü etrafında ilerleyen film, 30 dakika boyunca Spencer’ın kabusuna bizi davet eder. Filmde Henry Spencer evi terk eden kız arkadaşının öfkesini bebeğini öldürerek dindirir. Bir sürü rahatsız edici imge, izleyicinin algısını allak bullak eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, ‘Eraserhead’ bir deneysel sinema başyapıtıdır. Filmde fantastik görüntüler çoğunluktadır.

Kutsal Motorlar (2012) Holy Motors IMDb 7,1

Cesar o gün her sabah yaptığı gibi işe gitmek için elinde çantası, yaşadığı görkemli malikaneden çıkar, beyaz limuzinine doğru yürür. Çevresindeki korumalar ona eşlik ederken, şoförü Celine kendisine kapıyı açar ve yol boyunca o gün tamamlamaları gerekan randevularından konuşurlar. Cesar eline yaşlı bir kadın peruğu alıp onu düzeltmeye başlayıncaya dek her şey normal gibi görünmektedir. Peki gerçekten her şey bu kadar normal midir.

Prometheus (2012) IMDb 7,0

Tekrar bilim-kurgu türüne dönüş yapan kült yönetmen Ridley Scott’ın önderliğinde Alien’ın köklerine yapılan bu yolculuk, hayatın başlangıcına dair araştırma yürüten bir ekibin evrenin en karanlık noktasında yaşadıkları maceralara odaklanıyor. Ekibin insanoğlunun geleceğini korumak adına girdiği bu savaş, her şeyin sonu olabilir.

Ters Yüz (2015) Inside Out IMDb 8,1  

Ters Yüz, küçük bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Küçük Riley için hayat, babasının San Francisco’da yeni bir işe başlamasıyla baştan aşağıya değişir. Orta-Batı’daki yaşamını geride bırakan Riley’ı şimdi yeni bir ev, okul ve arkadaşlar beklemektedir. Peki içindeki duyguları o ne söyler? Neşe, Korku, Öfke, Nefret ve Üzüntü. Riley’in zihninin içinde yaşayan, ona günlük hayatında tavsiyeler veren duyguları bu yeni hayata alışırken ufak bir kaosa neden olacaktır. Neşe, Riley’nin en önemli duygusudur ve onu hep pozitif tutmaya çalışır ama diğer duygular bu yeni hayatına uyum sağlama konusunda biraz şaşkındır.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler