Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Doğru Zamanda, Doğru Yerde Olmak

Bu muhteşem film, teoriyle ilintili olarak, içindeki diyaloglar ve senaryosunun inanılmaz zeki ironisi ile her şeyi anlatmakta…

Yayınlandı

tarihinde

being-there-originall

Cenk Beyaz yazdı…

Being There, Polonya asıllı ABD’li yazar Jerzy Kosinski’nin aynı adı taşıyan 1971’de yayımlanan romanından uyarlanan, Harold and Maude, The Last Detail, Coming Home gibi başyapıtların usta yönetmeni Hal Ashby’nin yönetmenliğini yaptığı, Peter Sellers, Shirley MacLaine ve Melvyn Douglas’ın rol aldıkları, 1979 Andrew Braunsberg yapımı, geniş kitlelerin ve kitleleri yönetenlerin beraberce oynadığı oyunu basit bir şekilde anlatmayı becerebilmiş, politik komedi türünde bir baş yapıttır. “Being There” Türkiye’de 1984 yılında “Merhaba Dünya” adıyla gösterime girmiş, filmin DVD versiyonu “Bir Yerde” adıyla izleyicilere sunulmuştur.

İngilizce bir deyim olan “Being There”, doğru zamanda, doğru yerde olmak anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra bizi asıl ilgilendiren Kosinski’nin Heidegger’in Dasein teorisinden etkilenmiş olmasıdır. Öyle ki, Dasein, İngilizce olarak ‘Being There’e karşılık gelmektedir. Burada yazar, kitabının felsefi temellerini “varlık”ın unutulmuşluğu üzerine kurmaktadır. Bu hususta Heidegger’in “varlık”a ilişkin görüşlerine filmde teoriyle ilişki kurulabilecek sahnelerden bahsederken değinilecektir.
Heidegger’in düşüncesi için başlangıç oluşturan temel sorun “varlık sorusu”nun geleneksel felsefe tarafından unutulmuş olmasıdır. “Varlık sorusu”nun yeniden hatırlanması için “düşünme” dışındaki her türlü kılavuzdan ve düşünmeyi teknik bir hale getiren her türlü el kitabından uzak durulmalıdır. “Düşüncesizlik”le belirlenen yirminci yüzyılda öncelikle “düşünme”nin ne olduğu ortaya konulmalıdır:

“Büyüyen düşüncesizlik bugün, bu nedenle, insanı iliklerine kadar sömüren bir süreçten kaynaklanır: İnsan bugün düşünmekten kaçmaktadır. Bu düşünmekten kaçış düşüncesizliğin zeminidir. Bu kaçışı oluşturan şey bir kısmıyla insanın bu kaçışı ne görmek ne de kabul etmek istemesidir. İnsan bugün, üstelik düşünmekten bu kaçışı düpedüz inkâr eder. Tam tersini iddia eder. O –dahası, epey haklı bir şekilde- bu kadar uzun-erimli planların ve birçok alanda bu kadar çok araştırma ve incelemenin geçmişte hiçbir zaman bugünkü kadar tutkulu bir şekilde yapılmadığını söyler” (Heidegger, 2008: 45).

Bu muhteşem film, teoriyle ilintili olarak, içindeki diyaloglar ve senaryosunun inanılmaz zeki ironisi ile her şeyi anlatmakta; temelsiz düşünceler, günümüz toplumunun yetiştirdiği boş beyinli bireyler, ambalaj insanları ve sistemleri (her şeyin sadece süslü bir ambalajı olunca beğeniliyor olması), popüler kültür ile beyni sulanmış toplumlar, doğadan kopmuş ve kendine yabancılaşmış bireyler, özneyken nesne olmuş insanoğlu hakkında en sarsıcı mesajları inanılmaz bir ustalıkla ortaya koyabilmektedir.
Varlık bakımından ontolojik önceliği “Dasein”da bulan kendi ontolojisine “temel ontoloji” (Fundamentalontologie) adını veren (aktaran Bal; Heidegger, 1953: 13; 1962: 34) Heidegger “varlık sorusu”nu unutmuş olan modern felsefeyi Ontoloji: Olgusallığın Hermeneutiği (1923) başlıklı dersinde şöyle betimler:

“Özneler ve nesneler, bilinç ve varlık vardır; varlık bilginin nesnesidir; otantik var olan şey doğaya ait bir var olandır; bilinç eylemlerin, kişinin merkezidir; “ben düşünüyorum”, öyleyse “ben seviyorum”, “ben destekliyorum”; benler (kişiler) karşısında var olanlar, nesneler, doğal şeyler, değer nesneleri, eşyalar vardır. Özne ve nesne arasındaki ilişki belirlenmelidir ve bu epistemolojinin problemidir.”

Şimdiye kadar ontolojik olarak varlık hakkında düşünülen kanıtların yetersiz kalmış olması “felsefenin skandalı”dır. Heidegger bu sorunu varlıkla ilişkisi bakımından önceliği olan bir var olanı başka bir deyişle Dasein’ı ortaya koyarak çözmeye çalışır: “Dasein doğru anlaşıldığında bu kanıtları geçersiz kılacaktır. Çünkü Dasein kendi varlığında şimdiden vardır ki, bundan sonraki kanıtlar ilk olarak onun kanıtlanmasını zorunlu tutarlar” (Heidegger, 2008: 205). Felsefenin skandalının farkına varılmasıyla açığa çıkarılan kriz durumu Heidegger için “otantik düşünce”yi başlatabilecekti. Ancak Dasein’ın deneyiminden yola çıkan düşünce için yeni bir “başlangıç” bu krizi çözebilir:

“Kendi doğruluklarını bütünüyle geleneğin yaygın akımlarını uyandırarak kuran bilimler eğer yalancı bir girişim olarak görülmek istemiyorlarsa, bunun yerine kendilerinin varlık olanağını insan Dasein’ındaki anlamalarından alacaklarsa, o zaman temel sorunun ve bu krizin çözümünün bulunacağı yer bu tartışma konularını, onların birtakım bilimsel araştırma yoluyla gizlenmelerinden önce, temel bir deneyimin incelemesine sunmaktır” (Heidegger, 2008: 4-5).

Being There_ ending

Dasein kendi sonluluğunu bilerek yaşayan otantik var olandır, otantik olmayan insan ise “günlük olan” içine gömülmüş “herkes”tir, onun konuşma tarzı ise “boş konuşma”dır. Böylece var olanlar otantik var olmaları ve kendi anlamlarını ancak Dasein ile ilişkilerinde kazanırlar. Dasein Chance’tir, çünkü o, Heidegger’in dediği gibi otantik olandır, bizler de “günlük olan” içine gömülmüş olan herkesiz.

Bazılarınca medya eleştirisi olarak anlamlandırılan yapıt böyle bir çerçevelemenin çok ötesinde bir bakışa da olanak sağlamaktadır. Zira Chance karakterinin televizyon yüzünden salak olmadığını, bilakis televizyon sayesinde hayatını ikame ettiğini dahi söylemek mümkün. Filmde asıl vurucu nokta; her karakterin kendi algılarıyla Chance’i anlamlandırıyor ve onda görmek istediğini görüyor olması. Anlatılanın anlaşılandan fazlası (ya da azı) olmadığı bu dünya, aslında çok da yabancısı olduğumuz bir dünya değil. Popüler kültürde, siyasette ve hatta gündelik ilişkilerimizde dahi biz de zihnimizde oluşturduğumuz ikonları, söyledikleriyle değil inandıklarımızla anlamlandırıyor, kategorilendiriyor, kalıp yargılıyoruz ve yeri gelince de yaftalıyoruz. Bizler de seyirci olarak bir Chance yaratıyoruz. Kendimizi diğer karakterlerden üstün bir mertebede konumlandırıyor ve Chance’in sadece bahçeden anlayan bir salak olduğunu bilerek yanlış anlaşılmalara gülerek eşlik ediyoruz.

Heidegger Dasein’ı şunlar için kullanır: 1) İnsanların varlığı için ve 2) Bu varlığa sahip var olan ya da kişi için. Derslerinde sık sık ‘insan Dasein’ından söz eder. Bu insan Dasein’ı da insanların varlığı ya da insan anlamına gelebilir. İsimleştirilmiş bir mastar olan Dasein’ın çoğul şekli yoktur. O, VAR OLAN her şeye ve her bir şeye işaret eder. Heidegger, vurgu yapmak için sık sık Da-sein biçiminde yazarak Dasein’ın kökensel anlamını, “orada varlık”ı (‘being there’) canlı tutar. Dasein özsel olarak DÜNYA’dadır ve kendisini ve dünyayı aydınlatır. ‘Ora [das Da]’ onun açtığı ve aydınlattığı uzamdır: Da-sein ne orada bir yerde olma yerine burada olma, ne de burada ve oradadır, fakat olanaktır, burada olmaya ve orada olmaya yönelik bir imkândır. Sonraki zamanlarda, Da-sein bazen ‘orada varlık’ (‘being there’) değil, fakat vardığı zaman ‘varlığın kendisini sürdürdüğü yer’ anlamına gelir: ‘Bu Yer (Where) varlığın kendisine ait bölgenin Orası’dır (There), varlığın kendisidir ve böylece Da-sein olarak adlandırılır’. Varlık ve Zaman’da her insan, otantik olmasa bile, Dasein’dır (Bal, 2010).

Dasein’ın merkezi özelliklerinden bir kısmı FIRLATILMIŞLIK ve DÜŞME yanında VAR OLUŞ’tur. Burada filmdeki ana karakterimiz Chance’i tamamıyla anlatan bir durum söz konusudur. Chance’in kendine ait hiçbir şeyi yoktur.
Usta yönetmen Hal Ashby’nin sinema kitaplarında hak ettiği yere sahip olduğunu söylemek zor. O, yine de Amerikan sinemasında karşı kültür duyarlılığı taşıyan kült filmlerin, az bilinen ama çok önemli yönetmeni. Jerzy Kosinski’nin başyapıtından yola çıkarak çektiği Being There (Bir Yerde), bir yönetmen olarak eşsiz bir atmosfer ustası olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Peter Sellers’ın mistik ve mucizevî oyunculuğu başta olmak üzere, tüm oyuncular adeta Kosinski’nin ruhunu içinde taşıyor. Ashby, Chance’in yabancılığını, farklı doğasını filmin merkezine yerleştirmiş ve böylece biz tüm karakterlerin içinde bulunduğu olağanüstü durumu sonuna kadar hissediyoruz.

Siyasete yön veren güçlü politik aktörler, Amerika’yı yöneten aileler defalarca kitaplara ve filmlere konu olmuştur. Jerzy Kosinki çevrelerinde medyatik bir duvar olan bu grupların göründüğü kadar rasyonel ve bilinçli olmadığını ortaya koyarken ilginç bir yol izliyor. Hayatı küçük ekranın sunduklarından takip eden, okuma yazması bile olmayan Chance’in onları yönetmesine izin veriyor. Hal Ashby’nin kara mizahı 130 dakika boyunca gülmenize izin vermiyor, daha çok mistik bir olayı takip eder gibi izliyorsunuz filmi. Fakat bittikten sonra Chance’in tuhaf başarısını düşündüğünüzde, deli gibi gülmek istiyor ve aslında yönetmenin zenginler kulübüyle nasıl eğlendiğini daha iyi kavrıyorsunuz.

Hayatında bir kez bile doğduğu evden çıkmamış; dış dünya hakkında, en iyi dostu olan televizyonun öğrettikleri dışında hiçbir şey bilmeyen; saf, algılaması ağır, orta yaşlı bir adam, zorunlu bir sebepten dolayı dış dünyayla tanışmak durumunda kalırsa ve dahası, türlü tesadüfler sonucu ve zeki geçinen, toplumun ileri tabakası tarafından ülkece, hatta dünyaca, politik görüşlerinden yararlanılan bir isim, haberlerin aranılan ismi, bir politik danışman ve gizemli bir kahraman haline gelirse ne olur?
İngiliz komedisinin en ünlü, en başarılı isimlerinden biri olan ve Pembe Panter serisiyle hepimizin beynine kazınan Peter Sellers, Amerikan Sineması’nın en yetenekli, en özgün ve en sempatik bayan oyuncularından Shirley Maclaine ve iki Oscarlı başarılı kariyeri ile Amerika’nın bugüne kadar çıkarttığı en iyi oyuncularından biri sayılan Melvyn Douglas gibi usta oyuncuları bünyesine almış, on ödüllü (ikisi akademi ödülü olmak üzere) filmimizin öyküsü şöyledir;

Chance (karakterin adının anlamının, “şans” olması düşündürücüdür!), varlıklı yaşlı bir adamın evinde doğmuş olan ve hayatını yaşlı adamın köşkünden bir kez dahi çıkmadan geçiren, artık orta yaşlarına gelmiş, algısı ve iletişimi yavaş olan saf bir adamdır. Chance’in iki büyük zevki vardır: Birincisi evin içindeki bahçedeki çiçeklerle uğraşmak ve onların bakımıyla yakından ilgilenmektir. Kalbindeki tüm sevgiyi kendi elleriyle düzelttiği bahçeye veren Chance, zaten evin bahçıvanı konumuna gelmiştir. Kahramanımızın en çok zevk aldığı diğer şey ise televizyonudur. Hiç dış dünyaya çıkmamış olan, dışarıdaki insanların yaptıklarını ve yaşamlarını yalnızca televizyondaki programlardan, reklam ve haberlerden takip eden Chance için; bu elektronik kutu, yakın bir arkadaşın da ötesinde, adeta bir can yoldaşıdır.

Chance’e Louis adlı evin son kalan hizmetkârı olan yaşlı, zenci bir kadın bakmakta ve ona hiç şaşmayan bir şekilde aynı saatlerde yiyeceklerini getirmektedir. Chance’in kendine ait hiçbir şeyi yoktur. Ne nüfus cüzdanı, ne doktoru ya da dişçi kaydı ne de kendi kıyafetleri. Evde bahçıvanlık görevini üstlenen Chance, bir bahçıvan gibi de giyinmemektedir; zira yaşlı adamın eskimiş fakat hala ilk günkü gibi yeni olan kıyafetleri ona verilmektedir. Kayıtlarda ismi geçmeyen, evdeki birkaç hizmetlinin dışında kimsenin görmediği, hiç dışarı çıkmayan bu adam adeta bir hayalet gibi bir hayat sürmektedir. Evin içinde sadece yemeğini yiyip, sevdiği birkaç plağı başa sarıp sarıp dinleyen, TV dışında dışarıyla hiçbir bağ kurmayan, bahçedeki çiçeklere gözü gibi bakan, yüzünde sürekli saf bir gülümse ile gezinen, ağır hareket eden, geç algılayan fakat yaşlı adama ait üzerindeki pahalı kıyafetlerle adeta bir İngiliz beyefendisine benzeyen enteresan bir hayalet adamdır Chance.

being-there-1

Film, Chance’in kaldığı evin sahibi olan yaşlı adamın ölümüyle başlar. Evin hizmetçisi Louis, Chance’e durumu anlatır, evden ayrılacağını, kendisinin de evi boşaltması gerektiğini söyler. Ertesi gün, durumun ciddiyetinde olmayan Chance, hiçbir şey olmamış gibi üstü örtülü halde bulunan televizyonunu açar, izlemeye devam eder. Burada eşyaların üzerinin beyaz örtüyle örtülmesi, muhtemeldir ki, ölüme bir gönderme niteliğindedir. Bu sırada evin içine biri bayan, biri erkek olmak üzere güzel giyimli iki kişi girer. Boş olduklarını sandıkları evde, üzeri örtülü bir televizyonu izlemeye çalışan, şık giyimli bir bey gördüklerine şaşıran bu ikili aslında avukatlık firmasından gelmekte olan iki avukattır. Yaşlı adam ölünce mülk hakkındaki hukuki işlemleri yapmak, onlara düşmüştür. Chance’in önce adamın akrabalarından biri olduğunu sanırlar; fakat kahramanımız konuştukça ve hikâyesini saf ve yavaş hareketlerle anlattıkça durumun garipliği karşısında çok şaşırırlar. Genç avukat kadın daha ılımlı davransa da, erkek avukat Chance’e garipseyen bakışlar atarak bir gün içinde evi boşaltması gerektiğini söyler kesin bir tavırla.

Olanları, yaşananları hala algılayamayan Chance, yüzündeki o saf ifadeyle yaşlı adama ait olan ve kendisine verilmiş olan krokodil bavulu, yine yaşlı adamın eskilerinden oluşan ama hala ilk günkü gibi yeni olan giysiler ve takım elbiseler ile doldurup son kez kendi oluşturduğu bahçeye bakarak çıkar. İşte bu andan sonra da birbirinden enteresan ve trajikomik, bir o kadar da ironik olaylar birbirini takip eder. Ne de olsa elindeki pahalı bavulu, üstündeki şık takım elbisesi, paltosu, şapkası ve deri botları ile tam bir beyefendiye benzese de Chance aslında; ilk defa dış dünyaya çıkan tam bir çaylak, tam bir saflık ve deneyimsizlik abidesidir. Chance’in amaçsızca gezdiği sokaklarda arka fonda evsiz insan görüntülerinin olmasının da yönetmenin film boyunca yaptığı toplumsal iğnelemelerden ve ince dokunuşlardan biri olduğunu gözden kaçırmamak gerekmektedir.

Zenci bir çeteyle başlayan macerasında hayatın, daha doğrusu yönetmenin vurguladığı 70’lerin Amerika’sının gerçek yüzüyle karşılaşır. Zencinin ona bıçağını doğrultmasıyla o da elindeki kumandayı kendini koruma dürtüsüyle zenciye doğrultur. Chance, kendini hala doğduğundan beri izlediği kurmaca olan televizyon hayatında zanneder. Ne yazık ki gerçek dünyaya televizyon kanallarını izlediğimiz gibi bakamayız. Televizyon ekranında yansıtılan görüntüler veya haberlerde anlatılanlar hoşumuza gitmediği zaman uzaktan kumanda aygıtı ile başka kanala geçebiliriz. Bu da yetmezse düğmeye basıp kapatırız televizyonu. Sadece o günün Amerika’sında değil, bugünün dünyasında dahi, siyasal ve sosyal çalkantıları yansıtan olayları izlerken, uzaktan kumanda aygıtı ile başka kanala kaçıp bu olayları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü bunlar gerçek dünyamızda varlar.

Bu filmin çok başarılı ve bugün dahi hararetle tartışılan ve aynı dozda bir coşkuyla izlenen bir eser, bir başyapıt olması sürpriz değildir. Zira yönetmen, bütün içinde küçük küçük dokunuşlarla ince eleştirileri oldukça zeki bir şekilde kamerasına yansıtmasıyla dahi, büyük bir alkışı hak ediyor. Chance’in hayatında ilk defa çıktığı dış dünyada dolaşma sahnelerinde, arka fona gayet zekice yerleştirilmiş evsiz insanlar (özellikle zencidir bu kişiler) ve sokaklardaki Amerika’daki dönemin ırkçılığını ve eşitsizliğini beyaz adama dokunduran ve ülkeyi hicveden bir şekilde alaya alan duvar yazıları (America ain’t, shit cause the White man’s got a god complex) bunun en iyi örneklerinden biridir. Bu noktada hemen şunu da belirtmekte fayda var; Chance’in aptallığını fark eden tek kişinin bir zenci olması da bir tesadüf değil. Herkes, dış dünyadan TV dışında bihaber olan, algısı son derece yavaş Chance’i -kendi adlandırdıkları biçimde Chauncey Gardiner’ı- adeta bir deha, bir filozof haline getirirken, karakterimize yıllarca adeta dadılık yapan siyahi hizmetli Louis’in ”Bu çocuğun beyni muhallebi kadardı!” diyebilmesi; ”üstün, zeki beyaz adam” kavramı hakkında son derece ince, son derece akıllıca bir iğneleme örneği oluşturuyor.

Elinde bavulu, nereye gittiğini bilmeden yürüyüp durması, hayatında ilk defa gördüğü sokakları saf fakat heyecanlı gözlerle incelemesi ile geçip giden koca bir günün ardından Chance’in şansı-adının anlamının getirdiği kozmik güçten midir bilinmez!-ansızın döner. Zira oldukça zengin ve ülke politikasında inanılmaz güçlü bir adamın karısının bindiği özel araba, hafif de olsa kahramanımıza çarpar ve bu güzel giyimli, varlıklı görünümlü adama çarpmanın kabul edilemez niteliğinden ötürü, hem arabanın şoförü hem de arabadaki leydi, yani Eve Rand (Shirley MacLaine); Chance’ten defalarca özür dilerler. Eve, bu düzgün görünümlü ve giysili adamın önemli bir insan olduğunu düşündüğünden olsa gerek, büyük bir ısrarla doktora gidilmesi gerektiğini söyler.

Şanslı Chance, limuzin diyebileceğimiz arabanın içinde, sessizlik eşliğinde Eve ile oturur. Soyadı, hatta bir kimliği dahi olmayan Chance’e Eve adını sorduğunda Chance, ”Chance, Chance the Gardener ” diye cevap verir içtiği içkinin boğazına kaçması sonucu öksürerek. Eve, hemen bu iyi görünümlü beyin adını kendince yorumlayarak tekrarlar; ”Chauncey Gardiner, Bay Chauncey Gardiner!” Bu sahne, cidden düşündürücü olan konuşmalar, ironi diyalogları silsilesinin en önemlilerinden biridir. Zira ”Bahçıvan Chance” şeklinde kendini tanıtan kahramanımızı; zengin, varlıklı bir adam görüntüsünden ötürü hemen ”Chauncey Gardiner” yapmıştır Eve! Ardından ”Basil ve Perdita Gardinerlar’la akrabalığınız var mı?” diyerek, bu adamın sırf kendisinin olmayan afilli giysileri ve bir beyefendiyi andıran görüntüsünden ötürü, sosyetenin ya da politikanın önemli isimleriyle akrabalığı olup olmadığını merak etmeye başlamıştır. Eve Rand karakteri aslında ne kötü ne yapmacık ne de yüzeysel bir karakterdir. Oldukça iyi bir kadın olan Eve, sadece belli bir kesimin eleştirisinin yapılmasında önemli bir unsur oynayan karakterlerden biridir.
Şanslı Chance, Eve’in ölmekte ve çok saygın bir kişi olan eşi Benjamin Turnbull ‘Ben’ Rand (Melvyn Douglas)’in, sayısız çalışanı ve oldukça ihtişamlı görüntüsüyle kocaman malikânesine gelir. Çünkü Chance’in minik kazadan hasar alıp almadığına emin olmak için kendisine bakacak olan doktorlar zaten bu malikânede mevcuttur. Zira ölmekte olan, saygın, güçlü karakterli, olgun ve oldukça yaşlı Ben Rand’in sağlığı fazlasıyla kritik olduğu için malikâneye ufak çapta bir hastane kurulmuştur.
Chance’in gelmesiyle, görevlilerden hizmetlilere kadar herkes bu iyi görünüşlü adama çok ilgili davranır. Ailenin doktoru ve yakın dostu (Dr. Robert Allenby) tarafından muayene edilen ve herhangi bir şeyi çıkmayan Chance’in; aile doktorunun, Ben ve Eve’in de ısrarlarıyla birkaç gün gözetim altında bulunmak için malikânede kalmasında karar kılınır.

Hakkında hiçbir şey bilmedikleri, az konuşan, yavaş hareket eden, fakat giyimi ve kuşamıyla çok saygın bir görüntü oluşturan Chance, Eve’in deyimiyle ”Chauncey Gardiner” herkesin merakını uyandırıp ilgi ve alakasını kazanır. Birbirinden komik, birbirinden ironik diyaloglar ve inanılmaz derecede zeki replikler de bu andan itibaren birbirini kovalar. Dış dünya ile o güne kadar hiçbir ilgisi olmayan, algısı bir bebeğinki kadar düşük olan ve yaşlı adamın evinde kendine bakan Louis’in ”Bu çocuğa ta küçüklüğünden beri ben baktım. Ne okumayı ne de yazmayı öğrendi. Kafasında beyin yoktu. Beyin yerine muhallebi vardı.” diye nitelendirdiği Chance’in; saçma sapan olan söyleminden asla daha derin anlamlar içermeyen ya da sadece basit tabiat gerçekleri ve bahçıvanlık terimlerinden oluşan konuşmalarına o kadar büyük ve yüce anlamlar bahşederler ki, adamın soylu biri yahut bir çeşit filozof olduğuna kendilerini inandırırlar. Dahası Ben’den politik danışmanlık alan, filmimizdeki Amerikan Başkanı olan Bobby (Jack Warden)’nin, Ben’in arzusuyla Chance ile karşı karşıya gelmesi ve ekonomik sorunlara çözüm konusunu Chance’e sorduklarında ve saf kahramanımızın olayı mevsimlerle açıkladığında (çünkü karakterimizin dünya hakkında bildiği tek şey, mevsimler ve mevsimlerin çiçekler ve ağaçlar üzerindeki etkisidir) söylediklerinin altından çok derin anlamlar çıkarmaları üzerine Chance’i ”politik bir deha” diye addederler.

Burada, Peter Sellers’ın canlandırdığı “Chance” karakteri ile 1977-1981 yılları arasında görevde kalan otuz dokuzuncu ABD başkanı Jimmy Carter arasında bir benzerlik olduğu o zamanın basınında çıkan yazılarda ima edilmişti. 1984 yılında sinema eleştirmeni Atilla Dorsay da bir Fransız dergisinden yaptığı alıntı ile sinema eleştirileri yaptığı gazete köşesinde “Being There” filmini eleştirirken “Jimmy Carter’la tatlı tatlı alay eden ince bir güldürü” üst başlığını kullanmıştı.

Chance, bu andan itibaren sağlık problemleri büyük boyutlarda olan Ben’in sağ kolu, ülke habercilerinin ve politikacılarının merakla beklediği, yorumlarını ve fikirlerini duymak için yarıştığı inanılmaz gözde bir isim haline gelir. Katıldığı programlardaki soruları anlamasa da, sadece bahçıvan olarak çalıştığı dönemlerdeki doğa bilgileriyle ilgili alakasız şeyler konuşsa da, konuştuğu her alakasız şeye bir anlam bahşedip Chance’i büyüttükçe büyütürler. Beyninde muhallebi olan Chance artık başkanın bile kendine rakip gördüğü, Ben’in sağ kolu gibi güvendiği, Eve’in gizemi ve farklı tavırlarıyla duygusal hisler beslediği, medyanın köşe bucak kovaladığı, kendisi için tehlike arz eden bir adama ve geçmişi hakkında bilgi toplamak, bir eksiğini ortaya çıkarmak için başkanın kendi adamlarını deli gibi çalıştırdığı bir isme, geçmişi ya da herhangi bir kaydı bulunamayan gizemli bir deha ve bir kahramana dönüşür.

Chance’in bir geçmişi yoktur; bir planı yoktur; aklı yoktur; art niyeti yoktur. Chance şartları zorlamaz, sadece çevresindekileri olumlar ve kendisine soru sorulduğunda bahçelerden ve bitkilerden yanıtlar verir. Bir anda ortaya çıkan bu mistik adam adeta ülkenin gurusu haline gelir. Televizyon şovları, başkanın adamları ve tüm Amerika halkı Chance’in peşindedir ve söylenenler üzerinden değil önyargıları üzerinden Chance’ten bir Chauncey Gardiner yaratmışlardır. Chance ise kayıtsızdır. Televizyon başında kendi katıldığı programı seyretmenin bile onun için bir anlamı yoktur; sıkılır ve kanal değiştirir.

Ayrıca, Chance her ne kadar eski yapımlar ya da klasik müzikle ilgili programlar da izlese; yönetmenin, Chance kanalları değiştirirken ekrana gelen popüler kültür ürünü programları ekrana getirişinde de ayrı bir dokundurma sezmemiz mümkündür. Kanallar değiştirilirken absürt eğlence programları, reklamlar, ülkenin popüler sporlarından basketbol ile ilgili şarkı ve kliplerin ekrana yansıyışı örnek olarak verilebilir. Bunların hiçbiri elbette bir tesadüf değil, yönetmenin bu kareleri adeta toplumların içi bomboş eğlence kültürüne, popüler kültüre yaptığı bir hicvi olarak değerlendirebiliriz. Tüm bunların dışında; çekim yapılan yerlerin seçimindeki başarı hemen dikkat çekiyor. Hal Ashby, zengin hayatının görkemli fakat resmi, kasvetli yanlarını görüntülerde kullanılan objeler ile son derece iyi vermeyi başarıyor. Filmin temposunun yavaşlığına rağmen asla izleyiciyi sıkmayışı da yönetmenin ayrı bir marifeti, becerisi olarak kabul edilebilir. Filmin temposunun yavaş olması, Chance’in oldukça yavaş hareket eden ve algılayan bir karakter olması; yanı sıra, senaryonun son derece güçlü metinleri ile yavaşça sindirilmesi ve yavaşça tadı alınması gereken bir yapıya sahip olmasından kaynaklanmasındandır.

Herkesin arşivinde bulundurması şart olan bir başyapıt olmasının yanında, sadece bir film değil; bir hatırlatıcı, insanı sarsıp uyuduğu uykudan uyandırma çabası olan “Being There” filmindeki Ben Rand karakterinin cenazesinde Başkan Bobby tarafından okunan ve yine bu karakter tarafından ölmeden önce yazılan, hayata dair inanılmaz mesajları olan bu yazı ve özellikle yazının son cümlesi; aslında her şeyi, filmin vermek istediği ana fikri en iyi şekilde açıklamaktadır:

“Zengin olanlara ne ihtiyacım var ne de onlara karşı sabrım. Ama dürüst olmak gerekirse onların da bana ihtiyacı olmadığını kabul etmeliyim. Saygı duyduğum insanlarla aramda siyasi farklılıklar olmasına üzülmüyorum. Buna karşın, felsefemizdeki farklılığın bizi uzaklaştırmasına üzülüyorum. Neden bir türlü mutfak personelimi, bazen bir kâse kırmızıbiberi dört gözle beklediğime inandıramadığımı asla kavrayamadım. Arkadaşım sözünü duyduğumdan çok, ”efendim” sözünü duydum. Ama sanırım, zenginliğin başka ödülleri de var. Krallarla tanıştım. Bu görüşmeler sırasında aklıma garip düşünceler geldi. ”Onu koşuda geçebilir miyim acaba?”, ”Bir topu ondan uzağa fırlatabilir miyim?” Görünüşümüz nasıl olursa olsun, hepimiz birer çocuğuz. Mavzerinizi yükseltmeniz için nişangâhınızı alçaltmanız gerekir. Size ne söylenmiş olursa olsun adil alışveriş diye bir şey yoktur. Maddi açıdan çok zengin bir hayatım oldu. Fakat son derece fakir olmayı düşünerek uykusuz geceler geçirdim. Çok yaşadım, çok zorluklar çektim. Küçük adamlarla uğraştım, çıplak doğduğumuzu ve çıplak öleceğimizi ve hiçbir muhasebecinin hayatı lehimize çeviremeyeceğini unutan adamlarla. Çocukken, Tanrı’nın insanları kendi görüntüsünde yarattığını öğrendim. Bunun üzerine ayna imalatına başladım. Güvenlik, sükûnet, hak edilmiş bir uyku… Amaçladığım her şey yakında gerçek olacak. Hayat, aklın geçirdiği bir evredir!”

Konuşma sırasında Chance cenazeden uzaklaşır ve yakındaki nehir kıyısında kırılmış dallara ve ağaçlara dokunur. Heidegger’in teorisine geri dönüldüğünde Heidegger’in daha sonraları insanı Dasein’dan daha keskin bir şekilde ayırdığını görürüz. Da-sein insan değildir, fakat insanın edindiği ve kaybettiği var-lıkla bir ilişkidir. İnsan sadece bir Özne ya da ussal bir hayvan olabilir. Dahası, Da-sein insanın kendisine karşılık gelmekten çok, insan ve tanrılar ‘arasında’ yer alır (Bal, 2010). Fakat filmin final sahnesinde seyircinin önyargılarının kurbanı olması muhtemeldir. Filmin finaline kadar bir geri zekâlıyı izlemiş olanlar, finaldeki gerçeklikten (Chance, birden derin olan nehrin üstünde yürümeye başlar. İşte o an cidden sarsılırız.) sonra kendisine şu soruyu sormak zorunda kalıyor: Çünkü hayat, gerçekten de yalnızca aklın geçirdiği bir evreden ibarettir. Chance, hayatı ve ölümü bizden daha iyi anlayan bir mesih mi, yoksa biz mi aptalız?

Kaynakça
Bal, Metin (2010) “Heidegger Düşüncesinde Teknoloji Hapishanesi ve Şiirsel Konaklama”, Bibliotech, Felsefe, Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 11 Yıl: 6, Ocak/Şubat 2010. ss. 46-66.

Heidegger, Martin (2008) Varlık ve Zaman, Çev. Kaan H. Ökten, İstanbul: Agora Kitaplığı.

Nalbantoğlu, Hasan Ünal (der.) (1997) Patikalar Martin Heidegger ve Modern Çağ, Ankara: İmge Kitabevi.

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

Metafor Dolu 10 Film

Anlam karmaşası içerisinde beyaz perde.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sinema duyguların dışa vurumlarından oluşan; insanı insana, insanla anlatan sanat dallarından biridir. Hal böyleyken bazı yapımlar yansıtmak istediği duygu ve düşünceleri seyircinin kucağına bırakıp kaçarken, kimi filmler metafor aracılığıyla temellendirmelerini yapar. İşte etkisinden çıkmayacağınız ‘Metafor Dolu 10 Film‘ sizlerle. İyi seyirler.

İz Sürücü (1979) Stalker IMDb 8,2

Uzak bir gelecekte, bambaşka bir yaşam düzeni içerisinde, ismi olmayan bir ülkede, dünyaya düşen dev göktaşı yaşamı yerle bir ederken Zone adında esrarengiz, yeni bir bölge oluşmuştur.

Bu bölgeden içeriye girebilen insanların tutkularının gerçekleşeceğine dair söylentiler vardır. Askerler tarafından korunan Zone bölgesine sadece gerekli olgunluğa erişmiş cesur Stalker’lar girebilmekte, bölgeye giren insanlara eşlik etmektedirler. Kahramanımız Stalker, ailesinin tüm itirazlarına rağmen bölgeye girmek isteyen bir bilim adamına ve bir yazara eşlik etmeye karar verir.

Stalker, dev bir göktaşının yaşamı alt üst etmesinin akabinde oluşan esrarengiz Zone bölgesi ve buraya girmek isteyen bir bilim insanı ile yazara eşlik eden bir Stalker’ın hikâyesini anlatıyor.

İhtiyarlara Yer Yok (2007) No Country for Old Men IMDb 8,1

Llewelyn Moss, bir olay yerinde bulduğu çantayı alır ve başını hiç ummadığı bir belaya sokar. Artık peşinde bir kiralık katil vardır. Moss bir Vietnam gazisidir ve bir şekilde uyuşturucu olaylarının ortasında soruna dönüşen bir meseleye karışır. Peşindeki katil Anton Chigurh planı konusunda kararlıdır çünkü işini yarım bıramak niyetinde değildir. İşin için çok sayıda masum insanın ve suçluların da karışacağı soluk soluğa bir takip başlayacaktır.

Bugün Aslında Dündü (1993) Groundhog Day IMDb 8,0

Hava durumu spikeri olan Phil Connors Pennsylvania’daki bir kasabaya geleneksel Groundhog Day şenliklerini görüntülemek için gönderilir. Kendini beğenen ve kibirli biri olan Phil, kasabadaki bu basit ve sıradan insanlarla bir arada olmaktan hiç hoşlanmaz. Berbat bir gün geçirir ve kar fırtınasından dolayı yollar kapandığı için orada sabahlamak zorunda kalır. Tek istediği bu ortamdan bir an önce kurtulmaktır ama sabah uyandığında anlamakta zorlanacağı bir şeyle karşılaşır. Zaman döngüsüne yakalanmış ve o nefret ettiği günü her gün yeniden yaşamak zorundadır. Tek çaresi gününü güzel geçirmeyi sağlayacak şeyler bulmak olan Phil her gün aynı şeyleri yaşıyor olmanın da avantajını kullanmaya başlar. Bill Muray’ın kendisine hayran bırakacağı Harold Ramis imzalı bu film eğlenceli bir klasik.  

Persona (1966) IMDb 8,1

Persona, Bergman filmografisinin en şaşırtıcı ve en aykırı parçası. Yönetmenin ustalığının ve modern sinemayı etkilemekle kalmayıp onu nasıl büyük ölçüde kendinden çıkardığının en güzel kanıtlarından biri. Sinamotografisinin ustalığını bir yana bırakırsak, buradaki sinema dilinin günümüzdekinden geri kalan yanı yok. Sinematografi de işin içine girdiğinde Bergman fersah fersah öteye gidiyor. Kuralları kim koydu diye merak ediyorsanız işte size Bergman, sinemanın gerçek babası. Örneğin Lynch Mulholland Çıkmaz’ını yazarken bu filmi en az on kez izlemiş olmalıdır.

Solaris (1972) Solyaris IMDb 8,1

Ağır işleyen filmlerindeki muhteşem görsellikle sinema tarihinde önemli bir yere sahip olan Rus yönetmen Andrey Tarkovskiy’nin yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Solyaris”, Tarkovsky’nin en önemli yapımları arasında yer alır. İnsanlığın sadece utanç duygusuyla kurtulabileceğine inanan yönetmen, Solaris gezegeni bölgesine kurulu olan bir uzay istasyonunda iki bilim adamının yaşadığı insanlık deneyimini aktarıyor.

Doktor Kris Kelvin, gönderilen bilim insanlarının geri dönmediği Solaris gezegenine gider. Burada olup bitenleri anlamaya çalışan Doktor, kısa bir süre sonra gezegenin sırrını anlayacak ve büyük bir vicdan muhasebesi yaşayacaktır.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar (2003) Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom IMDb 8,0 

Mevsimler ve doğanın o kusursuz çağrısı, yarattığı teslimiyet arzusu belki de başka hiçbir şeyde benzeri olmayan. Yüzen bir ev ki doğaya dair ne varsa muhteşem olan onu çevrelerken o göl ortasında yüzmekte. Yaşlıca bir rahip ve kendisine refakat eden diğer genç-çocuk rahip adayı.Yaşlı rahip, ona her şeyi bilgelikle ama bir o kadar da doğal bir akış içinde öğretir. Bu şekilde geçip giden mevsimler ile büyüyen çocuğun geçirdiği evrim, son derece doğal bir ahenk içinde ilerlerken sıra artık büyümüş olan çocuğun öğrendiklerini gerçek hayata nasıl yansıtacağını görmeye gelir. Ufak yaştan beri öğretilen erdemlere rağmen asıl öğretimin hayatın kendisi tarafından yapıldığının farkında olan bilge rahip için ise bekleme ve görme zamanıdır. Gerçek bir görsel şölen olarak beyazperdeye yansıyan ve gösterildiği bütün festivallerde büyük beğeni ile karşılanan bir film.

Hiç Bitmeyen Öykü (1984) Die unendliche Geschichte IMDb 7,4  

Zorbalığa uğrayan Bastian, okulunun tavan arasına kapanır ve ejderhalar, yarış salyangozları gibi sihirli yaratıkların ülkesi Fantasia hakkında bir kitap okumaya başlar.

Kaynak (2006) The Fountain IMDb 7,2

Ölümsüzlüğün ağacı: Hayat Ağacı.

The Fountain, bir adamın sevdiği kadını kurtarmak için giriştiği ebedi savaşımı anlatan bir yolculuk. Destansı yolculuk, 16. Yüzyıl İspanya’sında bir fatih olan Tomas’ın (Hugh Jackman), ölümsüzlük bahşettiğine inanılan efsanevi bir varlık olan Gençlik Çeşmesi’ni aramaya çıkmasıyla başlar. Hikaye, modern bir bilim adamı olan Tommy Creo, sevgili karısı Isabel’ı yavaş yavaş öldüren kanseri tedavi edebilmek uğruna ümitsiz çırpınışlarını anlatarak devam ediyor. 26. Yüzyılda derin uzayda yolculuk eden astronot Tom, kendisini bin yıldır yiyip bitiren gizemleri kavramaya başlar. Bu bin yıla yayılan üç hikayede, tüm zamanların Thomas’ı olan savaşçı, bilimadamı ve kaşif; hayat, aşk, ölüm ve yeniden doğuş kavramlarıyla yüzleşir. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Eraserhead (1977) IMDb 7,4

Sinema tarihinin en orjinal filmlerinden birisi olan film, David Lynch’in ilk uzun metraj filmidir. Dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende geçen filmde Jack Nance’in canlandırdığı Henry Spencer’ın özürlü kız arkadaşı olan Mary X’den (Charlotte Stewart) mutant bir çocuğu olur. Bu öykü etrafında ilerleyen film, 30 dakika boyunca Spencer’ın kabusuna bizi davet eder. Filmde Henry Spencer evi terk eden kız arkadaşının öfkesini bebeğini öldürerek dindirir. Bir sürü rahatsız edici imge, izleyicinin algısını allak bullak eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, ‘Eraserhead’ bir deneysel sinema başyapıtıdır. Filmde fantastik görüntüler çoğunluktadır.

Kutsal Motorlar (2012) Holy Motors IMDb 7,1

Cesar o gün her sabah yaptığı gibi işe gitmek için elinde çantası, yaşadığı görkemli malikaneden çıkar, beyaz limuzinine doğru yürür. Çevresindeki korumalar ona eşlik ederken, şoförü Celine kendisine kapıyı açar ve yol boyunca o gün tamamlamaları gerekan randevularından konuşurlar. Cesar eline yaşlı bir kadın peruğu alıp onu düzeltmeye başlayıncaya dek her şey normal gibi görünmektedir. Peki gerçekten her şey bu kadar normal midir.

Prometheus (2012) IMDb 7,0

Tekrar bilim-kurgu türüne dönüş yapan kült yönetmen Ridley Scott’ın önderliğinde Alien’ın köklerine yapılan bu yolculuk, hayatın başlangıcına dair araştırma yürüten bir ekibin evrenin en karanlık noktasında yaşadıkları maceralara odaklanıyor. Ekibin insanoğlunun geleceğini korumak adına girdiği bu savaş, her şeyin sonu olabilir.

Ters Yüz (2015) Inside Out IMDb 8,1  

Ters Yüz, küçük bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Küçük Riley için hayat, babasının San Francisco’da yeni bir işe başlamasıyla baştan aşağıya değişir. Orta-Batı’daki yaşamını geride bırakan Riley’ı şimdi yeni bir ev, okul ve arkadaşlar beklemektedir. Peki içindeki duyguları o ne söyler? Neşe, Korku, Öfke, Nefret ve Üzüntü. Riley’in zihninin içinde yaşayan, ona günlük hayatında tavsiyeler veren duyguları bu yeni hayata alışırken ufak bir kaosa neden olacaktır. Neşe, Riley’nin en önemli duygusudur ve onu hep pozitif tutmaya çalışır ama diğer duygular bu yeni hayatına uyum sağlama konusunda biraz şaşkındır.

Okumaya Devam Et

Liste

İlişkilere Gerçekçi Bakan 10 Film

Pembe tabloların dışından.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

İki insan birbirini sever, engeller aşılır ve sonsuza dek mutlu yaşanır. Ya da iki insan birbirini sever, ardından tanımaya başlarlar birbirlerini. Seni tanıdığı için memnun olanlar, seni yavaş yavaş tanımaya başlarlar ya da keşke tanımasaydım olur cümleler… Ya da tanıştıkça yabancı olunur…. Veya tanıdıkça bağlar kuvvetlenir. Bir arada olmak, hayatına birini almak en başından bir tavizdir, hayatının sana ait olan kısmının bir kısmını bir başkasının kontrolüne, denetimine bırakırsın. Özgürlüğünü, yani en değerli şeyini, armağan edersin sevdiğin için… Sonra tutsaklık seni rahatsız eder, gardiyanın da seni daha da tutsak etmek ister, iki insan birbirine hem mahkum hem de gardiyandır aynı zamanda… Aşağıda aşk, evlilik gibi mevzular üzerine gerçekçi bir takım şeyler söyleyen filmler var. Bazıları direkt bu mevzuya dalarken bazıları da dolaylı yoldan dokunuyor meseleye. İyi seyirler.

Aç Kalpler

Aç Kalpler (2014) Hungry Hearts IMDb 64

Venedik Film Festivali’nde hem En İyi Erkek Oyuncu hem de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan yapım, birbirlerine ilk görüşte aşık olan bir çiftin sıra dışı hikayesini anlatıyor. Filmin başrollerinde yeni Star Wars serisinde de rol alacak olan, Inside Llewyn Davis, Frances Ha ve Girls dizisinden tanıdığımız yükselen yıldız Adam Driver ve performansıyla bol övgü toplayan Alba Rohrwacher bulunuyor.

ude (Adam Driver) ve Mina (Alba Rohrwacher), New York’ta tesadüf eseri tanışıp beraber olmaya başlarlar. Jude’un hareketli kişiliğini Mina sakinliğiyle tamamlayınca, kusursuz ilişkileri evliliğe kadar gider. Ancak bu kusursuz denge, bebeklerinin dünyaya gelmesinin ardından bozulur ve çiftin aslında ebeveynlik konusunda birbirlerinden çok farklı düşündükleri ortaya çıkar. Mina vegan beslenme ve arınmayı bir saplantı haline getirmiştir ve ağır bir diyet yapmaktadır. Üstelik bu diyeti bebeğine de uygulamaya çalışmaktadır. Bebeğin büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını gören Jude, duruma müdahale etmeye çalışır ancak bu bir ölüm kalım savaşına dönüşecektir.

____

Nights and Weekends

Nights and Weekends (2008) IMDb 6.2

Mattie ve James birbirlerine aşıklar. Ancak birbirlerinden uzak geçen onlarca sabah ve aralarındaki binlerce kilometre ilişkilerini yiyip bitiriyor. New York ve Şikago arasındaki mesafe ile boğuşurken, birbirlerini gördüklerinde ilişkilerinin tatlı anları değil, zorlukları öne çıkmaya başlıyor.
___

Blue Valentine

Aşk ve Küller (2010) Blue Valentine IMDb 7.4

Dean ve Cindy’nin evlilikleri büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Hayatlarının bu trajik sürecinde çift, gençlik yıllarına ve birbirlerine aşık oldukları zamanları hatırlamaya çalışırlar. Film zıt kavramları karşı karşıya getiriyor. Sevgi nefrete, geçmiş günümüze, hayal gerçeğe, gençlik yaşlılığa, erkek kadına karşı geliyor.
_____

L'avenir

Gelecek Günler (2016) L’avenir IMDb 7.0

Mia Hansen-Løve’ın Berlin’den Gümüş Ayı ödülüyle döndüğü filmi Gelecek Günler, evli ve iki çocuklu felsefe öğretmeni Nathalie, işi, annesi ve evliliği arasında sıradan bir tempoda yaşamını sürerken başına gelenler yüzünden yeni bir hayat kurmaya doğru adım atar.
____

Prensim

Prensim (2015) Mon roi IMDb 6.1

Her aşk, zaman içerisinde bir enkaza dönüşmez mi? Ödüllü yönetmen Maïwenn’in son filmi, bildiğiniz aşk filmlerine pek benzemiyor. Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan film; acı ve özlem, tutku ve ihanet arasında gidip gelen fırtınalı ve sıra dışı bir ilişkiye odaklanıyor. Bir tarafta düzenli hayatıyla istikrarlı bir avukat olan Marie-Antoinette, diğer tarafta ise karizmatik, özgür ruhlu, kadın avcısı Georgio. İdealize edilmiş bir aşk mefhumunu ve beyaz atlı prens kavramını sorgulayan film, klişelerden uzak durarak bir ilişkinin duygusal türbülanslarını son derece cesur bir şekilde perdeye taşıyor. Variety’nin “Jules ve Jim” kadar ultra-romantik olarak nitelediği filmin başrollerini Emmanuelle Bercot, Vincent Cassel ve Louis Garrel paylaşıyor.

___

Irrational Man

Mantıksız Adam (2015) Irrational Man IMDb 6.6

Woody Allen bu filminde varoluşsal bir krizin ortasında olan orta yaşlardaki felsefe profesörünün hikayesini anlatmakta. Filmin başrollerinde ise Emma Stone, Joaquin Phoenix ve Parker Posey var.

Abe Lucas, son dönemlerde yaşamaktan zevk alamayan, duygusal olarak dibe vurmuş bir felsefe profesörüdür. Hayatında yeni bir sayfa açmak için küçük bir kasabaya yerleşir ve orada ders vermeye başlar. Burada tanıştığı Rita Richards (Parker Posey), aynı üniversitede hocalık yapan, mutsuz bir kadındır. Abe’in öğrencisi Jill Pollard ise sınıfın en başarılısıdır ve zamanla aralarında bir arkadaşlık başlar. Jill her ne kadar erkek arkadaşı Roy’a aşık olsa da Abe’in ıstırap dolu, sanatçı kişiliğini ve egzotik geçmişini karşı konulamaz derecede çekici bulur.

Bir gün Abe ve Jill’in bir yabancının konuşmasına kulak misafiri olup, Abe’in olaya dahil olmasıyla işler değişir. Abe bu olayla birlikte kendi hayatını ve başkalarının hayatını derinden etkileyecek bir karar alır ve hayata yeniden tutunup, her anın keyfini çıkarmaya başlar. Fakat bu durum Jill, Rita ve kendi hayatını sonsuza dek değiştirecek günleri de beraberinde getirecektir.
_____

The Story of Us

İkimizin Hikayesi (1999) The Story of Us IMDb 5.9

İlişkileri artık iyice içeriğini kaybeden Jordan çifti, çocukları 12 yaşındaki Josh ve 10 yaşındaki Erin yaz kampındayken ayrılmaya karar verirler. Ben ve Katie çiftinin bir arada kalabilmesinin tek yolu birbiri ile olabildiği kadar az iletişim kurmaktır. Ben ve Katie birbirinden ayrı geçirdikleri zaman boyunca geçmişte çok şeyi paylaştıklarını farkederler. Yaşadıkları ortak mutluluklar onları bir araya getiren nedendir.
___

Sürgün

Sürgün (2007) Izgnanie IMDb 7.7

Bir aile, anne, baba ve çocukları şehir yaşamından ayrılıp doğa ile iç içe bir kır evine giderler. Burası büyükbabalarından kalma bir yerdir. Şehir kültürüne adapte olmuş insanlara uzak kalan bir doğa yaşamının kurallarına ayak uydurmak hiç de kolay değildir. Doğada hükmeden kavramlar çok başkadır. Orada var olmaya devam etmek isteyenler için büyük fedakarlıklar söz konusu olmak zorundadır. Film özünde vicdan sorguları ve işlenen günahların sancıları ile savrulan bir ailenin hikayesini konu alıyor.

___

Demolition

Yeniden Başla (2015) Demolition IMDb 7.0

Eşini trafik kazasında trajik bir şekilde kaybeden yatırım uzmanı Davis Mitchell, duygusal bir çöküntü yaşamaktadır. Davis, tüm hayatını sorguladığı bu dönemde giderek kontrolünü yitirmektedir. Bir gün parasını kaptırdığı otomatı üreten şirkete bir şikayet mektubu yazar. Davis, bu mektup sayesinde şirketin müşteri temsilcisi Karen ile yakınlaşacak ve bu beklenmedik ilişki, hem Karen hem de Davis’in tekrar hayata sıkı sıkıya sarılmasını sağlayacaktır.

_____

Scenes from a Marriage (1973) Bir Evlilikten Manzaralar Imdb 8.5

Marianne ve Johan’ın on yıllık evliliklerini masaya yatıran film, çiftin ayrılıklarını, evlilik dışı ilişkilerini, barışıp yeniden ayrılmalarını ve en nihayetinde de boşanmalarını konu ediyor.

Boşandıktan sonra bile birbirinden kopamayan Marianne ve Johan çiftinin her görüşmeleri ayrı bir kavgayla sonuçlansa da birbirlerine olan sevgileri şartlar ne olursa olsun galip geliyor.

Film evlilik hayatıyla ilgili çok önemli kelamlar ederken aynı zamanda izleyiciyi psikolojik olarak Marianne ve Johan’ın ilişkisine hapsediyor. Başta Woody Allen olmak üzere birçok yönetmeni etkileyen Bergman’ın bu filmi aynı zamanda en iyi yabancı film dalında altın küre sahibi.

___

Nelyubov

Bonus: Sevgisiz (2017) Nelyubov IMDb 7.8

Birbirlerine karşı nefretle dolu bir kadınla bir erkek ve arka odada, korku içinde gözyaşlarına boğulmuş çocukları… Sevgisiz, bu çocuğun ansızın ortadan kaybolması üzerine onu aramaya başlayan, boşanma arifesindeki bir karı-kocanın bezginlik ve pişmanlıkla yaralı çabalarının hikâyesini anlatıyor. Günümüz Rus sinemasının büyük ustası Andrey Zvyagintsev, şiddetle, kavgayla ve sevgisizlikle yoğrulmuş, hayalleri kırılınca ağlamayı bile unutmuş bir toplumun portresini post-modern bilgi çağı filtresinden çiziyor. Yozlaşmış, çürümüş, hayati değere sahip kurumları ardı ardına işlevsiz hale gelmiş Rus toplumu, yönetmenin otopsi masasında. Sevgisiz, Rusya’nın Oscar adayı seçildi.

___

Ne olacak simdi

Ayrıca bunlar da var:

Ne Olacak Şimdi (1979)

45 Yıl (2015)

Kayıp Kız (2014)

Okumaya Devam Et

Günün Haberi

Şairlerin Hayatını Beyaz Perdeye Taşıyan Filmler

Şairleri anlatan şiir gibi filmler…

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali (2012)

Filmde Sabahattin Ali’nin edebiyatçı kimliğinin yanı sıra sevdaları, fikir dünyası ve onu faili meçhule götüren dönemin sosyo-politik dinamikleri de ele alınıyor.

Sylvia (2003) IMDb 6,3

Yıl 1956, İngiltere. İleride tanınan bir şair ve yazar olarak ün salacak olan Sylvia Plath, şair Ted Hughes ile tanışır. Cambridge’de şairin dizelerinden yansıyan zekasından etkilenip henüz tanışmadan önce aşık olmuştur ona. Ted de tanıştıkları zaman aşık olur. Evlenirler. Sylvia çok geçmeden kocasının dizelerine, kalemine, yakışıklılığı ile birleşen başarısına vurulan, etkisi altında kalan başka kadınların da varlığının farkına varır. Bir zaman sonra Sylvia, kocasının profesyonelliğinin gölgesinde var olma çatışmasına düşer. Yazma kariyerindeki ilerleyişi Ted’inki kadar doğal ve içgüdüsel gelişememektedir. Acı ve öfke duyguları arasında yazdığı yarı otobiyografik bir roman ve az sayıda şiirleri ile kariyerine imzasını atmıştır.

Kelebeğin Rüyası (2013) IMDb 7,8

Zonguldak’ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa’da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı’nın kızı Suzan’ın Zonguldak’a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer’in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940’lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer’in hem kendi gelecekleri, hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.

Parlak Yıldız (2009) IMDb 6,9

Filmde şair Keats’ın yaşamına dokunuyoruz. Yıl 1818 ve Londra dışında eşsiz doğa manzaralı bir yerdeyiz. O vakitler henüz yirmi üç yaşında olan şair, genç komşusu Fanny Brawne ile gizli bir ilişki sürdürmektedir. Aralarındaki aşk giderek kök salıp güçlenirken üstesinden gelinmesi gereken engeller ile karşı karşıdırlar. Öncelikle Fanny’nin annesi bu engellerden biridir. Öte yandan Keats’in bir hastalığı vardır. Buna bir de Keats’in en yakın arkadaşı Brown eklenince işler iyice zorlaşır. 

Mavi Gözlü Dev (2007) IMDb 6,7

 Komünizm propagandası nedeni ile mahkum edilen Nazım, içeride kulaktan kulağa büyüyen haklı bir üne kavuşur. Dil yeteneği ve muhteşem şiirleri sayesinde yavaş yavaş bir efsane haline dönüşür. Çevresinde şiirinden, ressamlığından feyz alarak genişleyen bir devrimci ve sanatçı arkadaş grubu oluşurken Nazım Hikmet’in aklında olan tek şey çok sevdiği eşi Piraye’dir.

Lope (2010) IMDb 6,0

Trajedi ve komediyi harmanlayarak İspanyol sinemasında yeni bir devir başlatan, Lope de Vega’nın hayatını konu alan bir film.

Tutkunun Şairleri (1995) IMDb 6,6

Fransız şairler Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine’nin hayatından kesitler sunan, 1995 yapımı biyografik filmde iki şairin hayatından kesitler sunuluyor. Paul Verlaine evlidir fakat karısının kendi şair ruhundan anlamadığını düşünür. O sıralarda evinden kaçarak şehre gelen, kendisine önceden şiirlerini yollayarak zekasına hayran bırakan genç ve idealist Rimbaud’u evinde ağırlar. Rimbaud’un haşarı ve rahatsız edici tavırları ev sakinleri tarafından hoş karşılanmaz fakat bu durum Verlaine için geçerli değildir. Rimbaud’un gizemine kapılan Verlaine için Rimbaud devri başlar. Aynı dili konuşan bu iki insanın arasındaki ilişki sadece şair iki arkadaş ilişkisi olmaktan çıkacak ve tüm hayatlarını değiştirecek bir yol izleyecektir.

Postacı (1994) IMDb 7,7

Sıradan bir İtalyan postacı, ünlü bir şairin mektuplarını taşırken şiir sevmeyi öğrenir. Bu durumu Beatrice adındaki güzeli etkilemek için kullanacaktır. Mektupların sahibi Pablo Neruda’dır. Onun gönderilerinden sorumlu postacı Mario, kısa sürede kendisi ile bir bağ kurar. Ondan aldığı destekle Mario, kendi içindeki cevheri açığa çıkartmayı öğrenir. Ardından da aşka davet zamanı gelir. 

Sayat Nova (1969) IMDb 7,7

Ermeni ozan Sayat Nova’nın hayatını ele alan film, sanatçının ünlü şiirleri eşliğinde Nova’nın yaşamının önemli dönüm noktalarını işliyor. Sofiko Chiaureli’nin altı farklı rolde izleyici karşısına çıktığı filmde Nova’nın bilinmeyen, gölgede kalmış eserleri de ölümsüzleşiyor. 

Howl (2010) IMDb 6,7

1957 yılının San Francisco’sunda genç şair Allen Ginsberg, yıllar boyunca en fazla okunan ve tartışılan şiire imza atar: Howl .Filmde tıpkı bu performatif şiir gibi üç parçadan oluşur: Allen Ginsberg’in gençlik dönemlerinden kesitler, şairin kendi sesi ile bir araya gelir. Howl şiirini Chicago davası’nda okuyan Ginsberg’e tepkiler bir diğer bölümü oluşturur.

BONUS

Yedi Güzel Adam

Hikayesi 1950 ve 1970’li yılların Kahramanmaraş’ında geçen dizi; yakın edebiyat tarihimize damgasını vuran şairlerimiz Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Ali Kutlay, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören’in hayatını konu alıyor.

HazırlayanMehmet Ali Karga

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler