Danny Boyle: Steve Jobs Benim Kahramanım Değil

Röportajlar

Trainspotting, Slumdog Millionaire, The Beach ve 127 Saat gibi filmlerin yönetmeni Danny Boyle, Steve Jobs’u Teaser dergisine anlattı.

Bir önceki filminiz ‘Trance’ı New York’ta çekmek istiyordunuz ama sonuç olarak Londra’da çektiniz…

Evet doğru, bunu unutmuştum!

…Steve Jobs’u ise Kaliforniya’da çektiniz…

Evet San Francisco’da

…ama şehri pek görmüyoruz. Bir filmin çekimini yaparken seçtiğiniz şehrin önemini anlatabilir misiniz?

(gülüyor) Ben şehirleri seviyorum. Pek kır ve doğa insanı değilim. Doğada bir film çekmiştim, ‘The Beach’, pek iyi değildi. Çok çabuk sıkılmıştım. Ben şehirleri seviyorum. Bu röportaja gelirken ‘Place de la République’ten (Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’ndan) geçtim, bu şekilde hayatını kaybeden insanlara saygımı gösterdim.Söylemesi garip ama şehirler hem tehlikelerle hem de muhteşem şeylerle doludur. Öylelerdir: vahşet ve harikalar beraberdir. Ben şehirde büyüdüm ve buna bağımlıyım. Kaliforniya’yı düşündüğünüz kadar sevmiyorum aslında. ABD’ye karşı bir şeyim yok, New York’u çok seviyorum mesela ama Los Angeles bana göre değil. Kaliforniya’yı anlamakta güçlük çekiyordum ama konuyla alakalı olduğundan ‘Steve Jobs’un çekimleri için San Francisco’yu seçtik. İsteyin ya da istemeyin modern dünya Kaliforniya’nın kuzeyinde şekillendi. Kaliforniya’nın bu şehirlerinde yaratılan şeyler dünyayı kökten değiştirdiler. Bu bakımdan ‘Steve Jobs’u burada çekmemiz çok doğaldı.

San Francisco’da zaman geçirdikten sonra bu şehrin çekiciliğini anlayabiliyorum; harika bir şehir, Avrupayi bir yanı var, yeniliklere ve fikirlere açık bir yer. Buradan neden bunca çılgın fikri çıktığını anlamak çok da zor değil. Kendine aşık olan Los Angeles’ın tersine, San Francisco’da hippilerle beraber belli bir düşünce yapısı – özgür sanat, özgür düşünce, LSD – başladı ve bugünün teknolojik yaratıcılığına ön ayak oldu. Orada olduğunuz zaman bu yaratıcılığın her an her yerde olduğunu görüyorsunuz. Onun için filmi orada çekmek önemliydi. İlk başta yapımcılar filmi Budapeşte’de ya da Londra’da, vergi indirim olduğu sürece herhangi bir yerde çekmemizi istiyordu. Bize, “sonuç olarak film üç tane kapalı alanda geçiyor” deniyordu. Ben ise tam tersine, filmi bize ilham veren şeyin doğduğu yerde çekerek doğal ortamına döndüreceğimizi düşündüm.

Mesela, Steve Jobs’la Steve Wozniak’ın ilk Macintosh’u yarattıkları garajda çekimler yaptık ve inanılmaz bir şeydi. Bu garaj yeni sanayi devriminin Mekke’si sayılabilir, ben ilk sanayi devriminin yaşandığı Manchester’dan geliyorum ve ikisi arasında böyle bir bağ kurdum. Ayrıca insanların, kalabalığın göründüğü sahneler için de Kaliforniya’da çekmemiz yararlı oldu çünkü başından itibaren bu bölge bizi destekledi ve insanlar yaptıklarımıza çok ilgi duydu.

Trainspotting, Slumdog Millionaire ve The Beach gibi roman uyarlamaları yaptınız, 127 Saat ve Steve Jobs gibi filmlerle de gerçek hikaye uyarlamaları. Gerçek karakterlerden birer sinema kahramanı yapabilmek için onları biraz değiştirmemiz, onlara neredeyse ihanet etmemiz gerekiyor oluşu, onları roman kahramanlarına yaklaştırıyor mu? Yani var olan olaylardan, malzemelerden yeni bir karakter yaratıyor oluşumuz?

Evet! Kesinlikle. (Bir iki saniye düşünüyor ve gülüyor) “Gerçeklik” üzerine herkesin yaptığı tüm bu münakaşa çok ilginç. (Danny Boyle’un Steve Jobs filminde gerçekleri çarpıttığı konuşulmuştu)Örneğin Steve Jobs’u canlandırmak için ona tıpatıp benzeyen birini kullansaydım o zaman neredeyse gerçeği çektiğimizi iddia ediyor olurdum. Bu bana daha fazla düzmecilik gibi gelirdi çünkü gerçekliği çekmiyorduk. Yapmamız gereken şey, gerçeğin özünü almaktı. Bir kişinin fiziğine konsantre olabilirsiniz, hem de günümüz teknikleri bir aktörün suratı üzerinde oynamamızı sağlıyor. Ya da fiziği bir kenara bırakıp tamamen daha içsel bir şey üzerine konsantre olabilirsiniz. Oysa Michael Fassbender tam da böyle çalışıyor, içeriden başlıyor. İşini bir güreşe, bir çekişmeye dönüştürüyor. Karakterini bulmak için onunla mücadele ettiğini görüyorsunuz, repliklerini tekrarlıyor, ileri geri yürüyor. Size bir şey sunmak için karakteri üzerinde çalışıyor.Danny Boyle

Bu süreci filmdeki üç bölümün ilkinde görebiliyorsunuz: kendine vuran bir boksör gibi savaşıyor. Oysa üçüncü ve son bölümde bir şey bulduğunu, karakterle ilgili bir fikre sahip olduğunu, bir bakıma Steve Jobs’u tanıdığını anlıyorsunuz. O denli yaklaşıyor ki ona benzemeye başlıyor! Filmin son bölümü Steve Jobs’un bildiğimiz imajını gösteriyor, boğazlı kazak ve kot pantalonla, ve o esnada Michael ona gerçekten çok benziyor. Burada sizin sorunuza geliyorum, yeni bir kimlik, yeni bir karakter doğuyor ve gerçeğinin yerine geçiyor. Gerçek kişi elbette olduğu gibi kalıyor ama yeni biri doğuyor. Bir filmde, bir kişinin sinematografik bir yansımasını inşa ediyoruz ki, siz, seyirciler, bu kişinin bilinmedik bir yanını öğrenebilin çünkü muhtemelen gerçek hayatta bu kişiyle hiçbir zaman tanışmayacaksınız.

Senarist Aaron Sorkin Amerika üzerine yazan biri ve Steve Jobs gerçek bir Amerikan ikonu. Ancak siz normalde Amerika’yla bağdaşan bir yönetmen değilsiniz.

Evet bu doğru.

michael-fassbenderSteve Jobs’la Amerika hakkında bir film yapma fikriniz var mıydı?

Genellikle Amerika üzerine filmi yapmıyorum çünkü şöyle düşünüyorum… (duruyorum) Kızım Amerikalı. Yani, İngiltere’de doğdu büyüdü ama ruhu Amerikalı. Neden bilmiyorum ama öyle!(gülüyor) Son altı yıldır orada yaşıyor. Ben kızıma benzemiyorum: derinden İngilizim. Gerçek Avrupalı da değilim. Avrupa fikri hoşuma gidiyor ama gerçek bir İngilizim: adalıyım ve buna çok bağlıyım. Onun için de Amerika’yı ve Amerikalıları hiçbir zaman tam olarak anlamadım. Hoşuma giden şeyler var ama beğenmediğim de çok şey var. Sinema endüstrisi Amerika’da olduğu için ve aynı dili konuştuğum için önüme bir sürü proje geliyor. Ama dürüst olmak gerekirse benden bunu nasıl bekliyorlar bilmiyorum çünkü ben Amerika’yı tanımıyorum! Bazı şeyleri anlıyorum ama orada yaşamıyorum.

127 Saat’i yaptım ama orada karakter her şeyden soyutlanmış, bir yerde hapsolmuş durumda. Sanırım Steve Jobs için de aynı şey geçerli: bana göre film Amerika’yla ilgili değil. Projeyi kabul ettiysem, bu içinden geçtiğimiz dönemi ve yaşadığımız değişimleri ilginç bulduğumdandır. İletişim, sahip olabileceğimiz en değerli şeylerden biridir. İletişim tarzımız. Bilgiye hakim oluş tarzımız. Bilginin sahip olduğu güç. Ayrıca filmin bir baba kızın ilişkisini de anlatıyor oluşu bana çok dokunaklı geliyor. Her ne kadar Steve Jobs’un kızı Lisa Brennan-Jobs çok acıklı şeyler yaşamış olsa da babasını anlıyor. Aaron Sorkin onunla tanıştı, ben de öyle. Bize çok yardımcı oldu. Bir bakıma film onun da versiyonu ve bu benim hoşuma gitti. Amerika’nın portresinden çok benim ilgimi çeken bu faktörler oldu.

Teatral sahneleme kodlarıyla oynuyorsunuz, monologlar, karakterlerin girişieri çıkışları, neredeyse tüm film bir tiyatroda geçiyor. Bir de elbette filmin üç perdeye bölünmesi var. Çok teatral olan bir şeye sinematografik bir yan katarak ortaya bir süper yapım çıkarmak mıydı amacınız?

Tiyatroların çok güzel, çekici ve sinematografik yerler olduğunu düşünüyorum. Bunda dramatik ve seksi bir yan var. Ben bunu seviyorum. Ama biz herşeyden önce Steve Jobs’un ruhunun sesini duyduğumuz bir portre yapmak istedik. Bu alışılmış bir şey değil. Çok parlak insanların portrelerini yapmak kolay değildir. Dehalarını nasıl göstermeliyiz? Parlaklıkları onları diğerlerinden, bizlerden ayıran şeydir. Bu dahiyi nasıl herkese, bize yakınlaştırabiliriz? Sinemada, bu tarz insanları kara tahtaya, camlara matematiksel denklemler yazarken görürüz. Ya da diğer karakterlerin onlara ne kadar parlak olduklarını söylediklerini duyarız. Steve Jobs’da göze çarpan şey, senarist Aaron Sorkin’in kendi dehasını kullanmış olmasıdır, basit bir dille, kelimelerle zor olanı anlatmak. Onun tarzı sayesinde, bu parlak beyinlerin dehasını anlar hale geliyoruz ve onları takip ediyoruz, elbette bazen düşünüldüğünden daha zor olabiliyor ve bu biraz disiplin ve irade gerektiriyor ama gerçekten istiyorsak bunu başarabiliriz. Benim için bu harika bir şey. Bir dil, yazı ya da konuşma tarzı, bir aktörün performası kadar önemli olabilir. Ben Sorkin’de, projenin teatral yanından çok buna bayıldım. Sonra elbette senaryonun bir tiyatroda geçiyor oluşu, farklı şeyler anlatan tüm bu dekorlar hoşuma gitti.

Steve Jobs’un montajından bahsetmek istiyorduk çünkü Sorkin’in kaleme alıdğı senaryo ve diyaloglar çok yoğun. Buna rağmen montajda eğlenebildiniz mi, farklı şeyler deneyebildiniz mi?

Evet hem de nasıl! Aaron yazış tarzıyla size neredeyse montaj sırasında sahneyi nasıl hazırlamanız gerektiğini anlatıyor. Fikirleri bazen çok parlak oluyor ve gayet iyi işliyor. Bazen de olmuyor(gülüyor). O zaman yeniden gözden geçiriyoruz. Steve Jobs, montaj bakımından hayatımın en iyi deneyimlerinden biri oldu. Belli bir disipline ihtiyacımız vardı çünkü hikaye çok basit ve sadece altı karakterden oluşuyor. Ancak buna rağmen önümüzde bir çok seçenek, fırsatlar vardı. Bir yönetmen olarak benim de bir çok seçeneğim vardı, hem sahneleme olarak, hem de kavram olarak. Steve Jobs’da anladım ki Fassbender ve Winslet gibi önemli oyuncular önünüzdeki seçeneklerin sayısını artırıyor. Çekimler sırasından bunun farkına varmayabiliyoruz. Bu montaj aşamasını çok daha canlı hale getiriyor. Neredeyse organik, canlı bir şeye dönüşüyor çünkü aktörlerin size verdiği seçeneklerle neye daha çok ışık tutabileceğinize karar verebiliyor, sahneleri, ilişkileri daha iyi kurabiliyorsunuz.

Steve Jobs, kendini yaratan ve yeniden yaratan insanların sembolü… Baş karakterleriniz aynı zamanda çok kuvvetli anlatıcılar: Trainspotting’deki ses, Slumdog Millionaire’deki ‘flashback’ler, ‘127 Saat’teki kısa videolar. Bu bakımdan Steve Jobs’un Danny Boyle’e has karakterlerinden biri olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet, Steve Jobs harika bir konuşmacıydı. Onun başarısında önemli bir detay bu. Birçok başarısızlık yaşadı, hiçbir şekilde işlemeyen ve tutmayan şeyler yarattı ama her seferinde bu başarısızlıkları unutmamız için uğraştı. Çok iyi bir hikaye yazarı ve oyuncuydu. Temel düşünce ve tanıtım toplantılarıyla bir ürünün lansman tarzını temelden değiştirdi ve dünyanın dört bir yanından CEO’ları ellerinde mikrofonları, insanların karşısına çıkmak zorunda bıraktı! (gülüyor) Onun anlatım tarzı iletişim üzerine kuruluydu. Sanki bizimle doğrudan konuşuyormuş hissini veriyordu. Steve Jobs’dan önce bilgisisayarlar – zaten bundan dolayı filme Arthur C. Clarke’ın fotoğraflarıyla başlıyoruz – bize yabancıydı, yabaniydi, korku verici ve ruhsuzdu. Neye yaradıklarını bilmezdik ama onlardan yine de korkardık. Steve Jobs geldi ve “Hayır hayır hayır! Bilgisayarlar arkadaşımızdır! Kişisel yardımcınızdır! dedi ve bunda da çok haklıydı.

Bakın şimdi onları yanımızdan ayıramıyoruz, gittiğimiz her yere götürüyoruz. Bize bu hikayeyi anlatarak bizi bilgisayarların gerekliliğine inandırdı. Belki de farkında olmadan ona ilgi duymamın nedenlerinden biriydi bu. Jobs’un temsil ettiği şeye inanmıyorum. Ama filmde de yer alan söylemlere inanıyorum: elinizde bir yetenek varsa onu çekinmeden, zarifçe kullanmalısınız. Oysa Jobs bunu istemiyordu çünkü bu onun için yüzünü geçmişe dönmek anlamına geliyordu. Geçmişle bağlarını koparmanın tek yolunun onu inkar etmek ya da çürütmek  olduğunu düşünüyordu, kızıyla ve onun başarmasına yardımcı olduğu kişilerle de yaptığı buydu. Onu ilgilendiren tek şey gelişmekti. O bakımdan benim için kesinlikle bir kahraman değil. Ama bir hikayeyi anlatış şekliyle belki de dediğiniz gibi benim karakterlerime yakın biri.

Eskiden filmlerimin birbirlerinden çok farklı olduklarını düşünürdüm, sonra bir gün bir gazeteci bana dedi ki: “Aslında filmleriniz aynı şeyden bahsediyor, bir adam akıl almaz engellerle yüzleşiyor ve onları aşıyor”. Tamam belki biraz genelleyici ve bu konuda çok şey söyleyebiliriz ama bir bakıma haklı! Bilerek ya da fark etmeden bu tip insanlara, hikayelere ilgi duyuyorum. Ve eminim ki Steve Jobs da kendini bu şekilde tanıtırdı, bir kahraman gibi. Ama dediğim gibi benim için kesinlikle bir kahraman değil. Benim kahramanlarım Wikipedia’da yazanlar, bilgilerini herkesle paylaşanlar ve bunun için beş kuruş almayan insanlar. Felesefi anlamda bu çok önemli. Bilginiz size ait ve büyük şirketlerin buna fiyat biçmeleri doğru değil. Bilgimiz DNA’mızın bir parçasıdır, bize aittir. Akıllı telefonlarla inanılmaz olan şey, tüm bunlara ulaşmamızı sağlamasıdır. Ve bu bilgi herkese ait. Ben, World Wide Web’i yani interneti yaratan Tim Berners-Lee gibi birine büyük saygı duyuyorum çünkü hiç kimsenin, hiçbir şirketin onu satın almamasını, ona sahip olamamasını, kontrol etmemesini sağladı, çünkü emin olabilirsiniz ki ellerinde böyle bir imkanları olsa yaparlardı.

Kaynak: ZETE- Hafta Sonu dergisi

Teaser’dan çeviren Cem Gelgün

________

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up