Çok Affedersiniz, Bir Ridley Scott Filmi: The Martian

Fatih Mutlu Serbest Kürsü

Mars’ın yüzeyinde çalışan bir grup NASA elemanı, kopan devasa bir fırtına nedeniyle alelacele gezegeni terk etmek durumunda kalır. Fırtına sırasında savrulan parçalardan biri astronotlardan Mark Watney’ye isabet eder ve astronotun korunaklı elbisesi hasar görür. Diğer ekip elemanları, Watney’yi kurtarmaya çalışmak (ve dolayısıyla bu sırada gezegeni terk edecekleri uzay aracını riske atmak) ile kıyafeti hasar gördüğünden hayatta kalma ihtimali neredeyse sıfır olduğu için Watney’yi geride bırakıp hızla gezegenden uzaklaşmak arasında tercih yapar. Ekip araca binip Mars’ı terk eder, Watney’nin cesedi gezegende kalır. Fırtına dindikten sonra Watney’nin aslında ölmediği, çok az oksijeni sayesinde kendini Mars’ta inşa ettikleri korunaklı kampa can havliyle attığı görülür. Fakat burada da, Mars ile NASA arasındaki iletişimin tamamen koptuğu anlaşılacaktır.

Ridley Scott’ın yönettiği, Matt Damon’ın Mark Watney karakterini oynadığı Marslı, kızıl gezegendeki bu yapayalnız astronotun hayatta kalma mücadelesi ile, nice sonra Watney’nin yaşadığını fark eden NASA’nın onu kurtarma çabasını anlatıyor.

***

Film, Amerikalı bilim-kurgu yazarı Andy Weir’in aynı adlı romanından uyarlanmış.

Romanı okumadım, bu yüzden, hikayeye ilişkin aktaracağım notlar sadece film üzerinedir (ki, zaten daha önce konuşmuştuk, roman romandır, film ise film.)

Bir de, affınıza sığınarak, hikayede geçen bazı olayları meramımı daha iyi anlatabilmek için burada aktarmam gerekecek; mazur görün lütfen.

THE MARTIAN

Hikayenin merkezinde, Watney’nin Mars’ta bir başına kalması duruyor. Mars’ta ve bir başına. Yani başka bir canlı yok. Yani hiç insan yok. Yani Watney’nin bütün müspet ve menfi taraflarıyla insanlığının çırılçıplak ortaya çıkabileceği bir vasat. Yalana “ihtiyacı” yok, paraya ihtiyacı yok, ay sonunu getirme derdi yok, “Arabayı nereye park edeceğim?” derdi yok… Sadece hayatta kalmak için zamanını ve zekasını son derece uyumlu kullanması lazım. İnsani açıdan olabildiğince yalın, olabildiğince pürüzsüz, olabildiğince saf bir durum. Bu dehşet verici ortamda Watney delirebilir, tefekküre dalabilir, olgunlaşabilir ya da -af buyurun- hayvanlaşabilir.

Gelgelelim, filmde bu insani durumlar neredeyse hiç yok.

Başta Watney’nin “destansı” sera kurma hikayesi olmak üzere, hikayenin Mars’ta geçen ana gövdesinde insana dair bir şey göremiyoruz. En büyük aksilikler, en büyük kazalar, en büyük krizler birbiri ardına patlıyor, ama Watney’de tek bir duygu belirtisi yok. Yahu azıcık üzül be adam, azıcık öfkeden deliye dön, umutsuzluğa kapıl ya da hırslan iyice… Bir şeyi başardığında, bir krizi atlattığında, derin bir problemi çözdüğünde azıcık sevin, azıcık rahatla… Yok. “Bir bilim insanı soğukkanlılığında” hareket etsen bile en nihayetinde insansın ve yıllar yıllar uzakta yapayalnızsın. Yok. Tamam, Watney, klasik bir senaryo yapısında bir anakarakterin olması gerektiği kadar azimli, pes etmeyen bir figür; ama bu hali sanki insan oluşundan değil, çok iyi programlanmış bir robot oluşundan ileri geliyor gibi. Fotoğraf bu.

Bir yan hikaye olarak, Watney’nin Mars’ı alelacele terk eden ekip arkadaşlarının yolculuğunda da benzer bir durum var. NASA ilk etapta ekibe Watney’nin hala hayatta olduğunu söylememeye karar veriyor. Çünkü ekip Mars’a geri dönmek isteyebilir ve dünyaya yolculuğu bile yıllar alacakken böyle bir harekete girişmesi ekibin geri kalanının da hayatını riske atabilir. Güzel, makul. Fakat bu karar sürecinde ve tabi ki ekibin Mars’ı terk etme anından sonra o uzay aracında neler olup bittiğini hiç görmüyoruz. Watney’yi geride bıraktıkları için pişman oldular mı mesela, “Öldüğünden emin olmadıkça orayı terk etmemeliydik” diye aralarında kavga ettiler mi, yoksa yaptıklarından müsterih midirler; bilmiyoruz. Böyle olunca da, bir süre sonra son derece riskli bir operasyonla Watney’yi kurtarmak için Mars’a dönmeleri gerektiğinde, gemide yaptıkları o oylama inandırıcılığını yitirmiş ucuz bir komedi sahnesi olarak kalıyor. Hissiyatını bilmediğim bir adamın, bilmem kaç milyon fersah uzaktaki karısına ve çocuklarına veda ettiği sahne ne kadar anlamlı olabilir ki? Klişe bile değil.

6) The Martian

Şunu diyebilirdim: “Tamam, duygu yok belki ama, filmin genel matematiğine, ritmine, olay örgüsüne baktığımızda bu açılardan güçlü bir yapı görüyoruz.”

Diyemiyorum, çünkü hikayede kilit rol oynayan Rich Purnell karakteri ile Çinlilerin hikayeye dahil olma biçimleri de amatörce izah ediliyor. Belki her iki durum da romanda işlenmişti ve yönetmen esere sadık kalmak için bunları anlattı, bilmiyorum. Ama, işte, roman başka şey, film başka. Ana hikayeye iki farklı yön veren iki büyük yan hikayenin “Meğerse bir tane delikanlı varmış, çok zekiymiş, o halledermiş” yahut “Meğerse Çinliler de o sırada oradalarmış, görüyor musun?” gibi kalıplarla filme katılması olacak şey mi? Bunlardan biri ya da her ikisi filmden çıkarılsaydı yahut film süresinin uzaması riski göze alınsaydı, ustaca bir yapıyla karşılaşabilirdik.

Gladyatör

Gladiator gibi bir iki filmi hariç, Ridley Scott’ın filmlerinde genel olarak “insan” zaten yoktur. Bazı filmlerinde bu kusurunu örtmek için karakter-olay örgüsü dengesini olay örgüsü lehine bozarak başarıya ulaştığı vakidir. “The Martian”da bu da yok; her iki manada da, çalışma masasında duran notları eline yüzüne bulaştırmış sanki.

Öte yandan, bir türde karar kılıp orada devam etmek şart mıdır, değil midir, tartışılır; ancak kah Steven Spielberg’e, kah Francis Ford Coppola’ya, kah Martin Scorsese’ye özenip, “Aslında savaş filmi de yapabilirim, aslında suç filmi de yapabilirim, aslında tarihi film de çekebilirim” demesi, Ridley Scott’ı sinemadan epeyce uzaklaştırmışa benziyor. Yavuz Turgul imzalı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”ni bilirsiniz; Ridley Scott, o filmin başkahramanı Haşmet Asilkan’ın gelişkin bir sürümü işte.

***

Bir not: “The Martian”, “En İyi Film” ve “En İyi Uyarlama Senaryo” dallarında Oscar’a aday gösterilmiş bir yapım. Bu yılın “En İyi Film” adayları arasında, içinde sıfır (rakamla, 0) “insan” barındıran, “Mad Max: Fury Road” da var. Bu tabloya bakınca, güncel “Akademi ırkçılık yapıyor” tartışması nasıl da yavan kalıyor. Evet, siyahları tutuyoruz, ama Oscar da pek ödüle benzemiyor zaten.

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up