Çatlak Aynada Muhteşem Görüntüler

Manşet

cemil-cinar

Bazı yönetmenler vardır, filmlerde oluşturdukları dünyaları gördüğünüzde unutamadığınız ve bir sonraki karşılaşmanızda hemen içine girebildiğiniz.

Bazı filmler vardır görür görmez kime ait olduğunu bildiğiniz…

Bir Tim Burton filmi izlerken açılış sekansından itibaren tanıdık noktaları yakalamaya başlarsınız. Beetlejuice ile başlayan oluşum bence Corpse Bride ile tam anlamıyla zirveye oturmuş ve hemen her filmi (Planet of the Ape’i bunun dışında tutuyorum) kült statüsüne yükselmiş filmler.

Bir Martin Scorsese filmi izlediğinizde erkek egemen bir dünyada güç savaşlarıyla karşılaşacağınızı bilirsiniz.

Veya bir Tarantino filminde geveze karakterlerin her türlü sürprizine açık olmanız gerektiğini bilirsiniz. Daha sayamadığım niceleri (Steven Spielberg, David Fincher, Steven Sodenberg, Stanley Kubrick vs.)

Ama bazı filmler ve yönetmenler vardır. Fark edilmesi daha zor herkese hitap etmeyen ama seyretmeye başladığınızda kapılıp gittiğiniz renkli karakterli dünyalara sahip filmlerdir. Bazıları hemen kült statüsüne ulaşsa da (Big Lebowski), bazıları sonradan değeri anlaşılan filmler kategorisinde rahatlıkla yarışabilirler (Ridley Scott‘ın Blade Runner‘ı gibi).

Wes Anderson‘un ilk seyrettiğim filmi The Royal Tenenbaums‘da benim için iki arada bir derede kaldığım filmlerden biriydi. Oldukça başarılı üç kardeşin mükemmel görünen hayatlarının, babalarının evi terketmesiyle nasıl altüst olduğunu ironik bir dille anlatan farklı bir filmdi. Hemen ardından gelen Bill Murray‘ın başrolde olduğu “The Life Aquatic with Steve Zissou” (Steve Zissou ile suda yaşam) belgesel çekmek için dünyayı dolaşan sualtı kaşifi Steve’in arkadaşı köpekbalığı tarafından öldürülünce şöhretini kaybetme tehlikesi geçirmesi ve kayıp oğlu olduğunu iddia eden genç bir pilotla tanışmasını anlatıyor.  Steve Zissou arkadaşını öldüren köpekbalığını avlamak ve aile ilişkilerini düzenlemek için bir maceraya atılıyor. Bu filmde de ironik bir dil kullanan Wes Anderson komedi ve dram arasındaki çizgide yürümeye devam ediyordu.

Moonrise Kingdom‘a gelene kadar olan iki uzun metrajlı filmini (Fantastic Mr.Fox ve Darjeeling Limited) izleme imkanım olmadı ama Moonrise Kingdom konusu ve görüntüleriyle  başta söylediğim tanıdıklık hissini ziyadesiyle verdi. Burada da bir kasabadan kaçan genç aşıkları arayan kasabalıların hikayesi bizi karşılıyordu.

buyuk-budapeste-oteli

İstanbul Film Festivali kapsamında gittiğim The Grand Budapest Hotel ise yönetmenin tüm ayırıcı özelliklerinin bir arada olduğu bir film.

Hayali Zubrowka şehrinde bulunan Büyük Budapeşte Hoteli’nde konuk olan yazar, hotelde karşılaştığı Bay Mustafa tarafından hoteli nasıl satın aldığı konusunda açıklama yapmak üzere yemeğe davet edilir. Consierge (büyük hotellerde müşterilerin dış ihtiyacını karşılayan kişi) Gustave M. görevi müşterilerinin “her türlü” ihtiyacını karşılayan ve bunu yaparken centilmenlikten vazgeçmeyen biridir.  Müşterisi Madam D.’nin ölümünü haber alır almaz yanında yeni işe başlayan yardımcısı Zero ile olası bir miras hakkını almak için merhumenin şatosuna doğru yola çıkarlar.

Bir ölümle başlayan öykü birbirinden arıza karakterlerin devreye girmesiyle polisiye, komedi arasında gidip gelir.

Hemen her filminde çalıştığı Bill Murray‘ın yanında Ralph Fiennes, F. Murray Abraham, Adrien Brody, Williem Dafoe, Jeff Goldblum, Harvey Keitel, Jude Law, Edward Nordton, Tilda Swinton ve daha nice oyuncuyu bir arada tutabilmek ve onlardan iyi performans alabilmek büyük maharet isteyen bir konu. Daha önceki filmlerinde de kalabalık kadrolarla çalışan Wes Anderson bunu kolaylıkla başarıyor. Özellikle Ralph Fiennes ve Zero’yu oynayan Tony Revolori iyi bir performans sergiliyorlar. Kalabalık kadrolar Wes Anderson’un ilk özelliği gibi geliyor bana.

İkinci olarak görsellikteki kalite film başlangıcından itibaren sizi etkisi altına alıyor. Bir tablodan çizgiroman estetiğine giden bir arada şaşırtıcı bir görsellik bekliyor seyirciyi. Rahiplerin ikilimizi gizlediği ve yönlendirdiği sahnelerdeki arka plan görüntüleri sizi tebessüm ettirmeye yetiyor. Veya hapishaneden kaçış sahnesi başlı başına keyif unsuru.

Arıza karakterler ise bir diğer ortak nokta Wes Anderson filmlerinde. Tenenbumlar, Steve Zissou, Moonrise Kingdom’un izci şefi Ward (Edward Norton), Mr. Bishop gibi karakterler Budapeşte Hotelinde de mevcut.

Başta Çapraz Anahtar Kardeşliğinin üyeleri olmak üzere bu sefer Jopling (Willem Dafoe), Dmitri (Adrien Brody),  Ludwig (Harvey Keitel) vs. karakterler filmden aldığınız keyfi arttıracaktır. Ama asıl arıza Gustave M. her olayın başlangıcında okuduğu şiirler ve bunun bulaşıcılığı başlı başına yetiyor zaten.

Biraz farklı bir komedi seyretmek istiyorsanız kaçırmayın diyebileceğim bir film Büyük Budapeşte Hoteli. Eminim izledikten sonra yönetmenin diğer filmlerine de bakmak isteyeceksiniz.

Şimdiden iyi seyirler.

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up