Burjuvaziyi Rahat Bırakmayan Adam ve Amour

Genel

adil-kalkan

Ülkemizde 2012‘nin Aralık ayında vizyona giren Aşk (Amour), yönetmeni Michael Haneke’nin deyimiyle ”kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler”den. Gerçekten de izleyiciyi rahatsız eden bir yönü vardır Haneke filmlerinin. Gördüğü sorunlu alanları daha çok aile ve ev üzerinden burjuvaziye yöneltir ve son filmi Aşk’ta da bunu fazlasıyla görürüz. Bu yazımızda Avusturyalı yönetmenin önceki çalışmalarına da göndermelerde bulunacağımızı ve Aşk’tan hikâye itibariyle de fazlasıyla bahsedeceğimizi baştan ifade edelim. Moda tabirle bu yazı spoiler içerir.

Neredeyse tüm çekimlerinin bir evde gerçekleştirildiği filmde, kahramanlarımız 70’li yaşlardaki Anne ve Georges’in; birbirlerine bağlı, düzenli ve huzurlu bir hayatları vardır. Geçmişlerinde müzik öğretmenliği yapmış çiftin hikâyesini de anlatmaya Haneke, beraberce gittikleri eski bir öğrencilerinin konserinden görüntülerle başlar. Konserden geldiklerinde çift, evlerinin kapılarının zorlandığını fark eder ve belki de bu gerginliğin etkisiyle ertesi gün Anne kısa süreli bir kilitlenme yaşar, bu durum Anne’nin hastalığının da ilk belirtisidir. Dakik denecek kadar düzenli, keyifli, sakin hayatları bozulur bundan sonra ve Anne günden güne kötüye gider. Georges de büyük bir fedakârlıkla eşinin her türlü ihtiyacını karşılamak için gayret gösterir ve adeta bakımını tek başına üstlenir. Haftada üç gün gelen bakıcı haricinde de kendilerinden neredeyse kopmuş olan kızlarının dahi tedavi önerilerine kulak tıkar. Anne de başlarda biraz alınganlık gösterdiği hatta sinirlendiği Georges’in ilgisine yataktan kalkamadığı için artık iyice muhtaç durumdadır.

Haneke, film boyunca Georges’in Anne için yaptığı fedakârlıklara odaklar izleyiciyi. Ancak 126 dakika boyunca çift arasında neredeyse hiçbir sevgi sözcüğüne ve bunu anlatacak bir yüz ifadesine yer vermez. Yine Georges’in henüz Anne sağlıklı iken ona “Hâlâ sana anlatmadığım hikâyelerim var” demesi, rahatsızlığında ilaç almak istemeyen eşine tokat atması, Anne’nin eşi karşısında duyduğu çaresizlikten dolayı içine düştüğü utanç ve gerilim ve yönetmenin tüm bu anlattıklarımızla izleyicinin de rahatını bozması ve filmin sonunda bazı soruları yanıtsız bırakması eseri bir Haneke başyapıtı haline getiriyor aslında. Ayrıca çiftin yıllardır yaşadıkları evde piyano ve kitaplık haricinde çok fazla eşya olmaması, filmin neredeyse müziksiz olması ve müthiş finali bize Haneke’nin hiç de masum ve duygusal bir hikâye anlatmaya çalışmadığının göstergesi.

Anne’nin hastalanıp yatağa mahkûm olmasından sonra bozulan düzenlerinin ya da alışkanlıklarının yeniden sağlanması için de biraz gayret eder sanki Georges. Biraz daha karmaşıklaştırıp o düzeni ilk bozanın ya da bozmaya çalışanın eve girmeye yeltenen hırsızın olduğunu da söyleyebiliriz. Düzen aslında bozulmaya yüz tutmuştur bir kere ve birileri hayatlarına girmeye çalışmıştır. Haneke bahsettiğimiz “hayatlarına girme” ve hatta “müdahil olma” taleplerinin geri çevrilişini ustaca işler ve iki kişiden oluşan yalnızlıklarını bozmama çabasıdır sanki Georges’in Anne için fedakârlıkları. Özellikle bu filminde aileyi alışkanlıklardan kurulu bir mecburiyet hali gibi yansıtmış usta yönetmen.

Aileye bakışı bu filminde de çok sert diyebiliriz Haneke’nin ya da sorgulatıcı. Yönetmenin aileye ondan öte burjuva değerlere yönelttiği eleştiriler kuşkusuz önceki filmlerinde de vardı. O kapalı, içine girilmez, müreffeh yaşamların kapıları “Ölümcül Oyunlar” (Funny Games)’da iki psikopat katil tarafından, “Saklı” (Hidden)’da da gizli kameralar tarafından zorlanmıştı. Böylece o korunaklı yaşamlara, sahiplerinin iç dünyalarına sokmuştu izleyiciyi Haneke. Artık rahatı bozulan ve korku içindeki karakterlerin o düzenlerini koruma istekleri ile biraz da abartılı bir dille alay eder Avusturyalı yönetmen. “Ölümcül Oyunlar” (Funny Games)’da katillerine tenis kıyafeti giydirerek, eldiven taktırarak, kibarlık gösterilerinde bulundurarak yaptığını, Aşk’ta çiftin yıllarca alışkanlık haline getirdikleri gündelik faaliyetler ile yapar. Georges ile Anne’nin güncel gelişmeleri takip edişlerini, düzenli yemek saatlerini sert bir şekilde eleştirir hatta kızlarının annesini ziyaretinde yatalak haldeki annesine almak istedikleri evden bahsetmesi de Haneke’nın nasıl bir usta olduğunun bir göstergesi.

Haneke biraz da izleyiciyi yönlendirmek istememiş gibi çalışmasında; filmin başında kapılarının bir hırsız tarafından zorlanması, Georges’in evlerine giren kuşu yakalaması, Georges’in gördüğü rüya ve buna dair aktaracağımız nice örnekler yönetmenin topu çokça bize attığının kanıtı. Bu pası atarken gösterdiği performans da aslında nasıl bir yönetmenle karşı karşıya olduğumuzu ve temkinli olmamızı hatırlatıyor bize.

Kolay yorumlanamayan ve de çözümlenemeyen çalışmalara imza atıyor Haneke ya da farklı bakış açılarına da kaydırabiliyor izleyiciyi. İzlerken çok yormuyor belki ancak üzerinde uzun süre düşündürtüyor ve burjuvaziye, onun değer yargılarına acımasızca vurmaya devam ediyor.

https://twitter.com/adilkalkan

Yorumlar

 

1 Yorum

  1. Yeni tasarıma yeni yazar ve yazısı şık olmuş.
    Hayırlı olsun, hoş geldiniz Hocam.

    Reply

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up