Bizimki Gibi Filmlerin Vizyona Girmesi Bile Başarı

Manşet Röportajlar

melik-saracoglu-1

Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nden 4 ödülle dönen, sinema tarihine sevimli bir şekilde selam gönderen Gözümün Nûru filminin iki yönetmeninden birisi , oyuncusu hatta esin kaynağı Melik Saraçoğlu sorularımızı yanıtladı.

Sinema eğitimi, sinemanın bütçe ve dağıtım problemleri gibi konular hakkında sorduğumuz sorulara içtenlikle cevap veren Saraçoğlu, Gözümün Nûru gibi bağımsız yapımların vizyona girmesinin bile bir başarı sayılabileceğini söylüyor.

8 kopya ile gösterim yolculuğuna başlayan Gözümün Nûru filminin eğlenceli ve hayatınızda iz bırakacak bir film olduğunu belirtiyor ve kesinlikle kaçırmamanızı tavsiye ediyoruz.

———————————————

Röportaj: Rukiye Saraç

Filmden önce Hakkı Kurtuluş ve sizin tanışma, birlikte çalışma sürecinizi konuşalım istiyorum. ‘Orada’ ile başlayan bir filmografiniz var birlikte. Nerede, nasıl kesişti yollarınız? Filmdeki gibi mi oldu, iki sinema yapmak isteyen genç Lyon’da birbirini mi buldu?

Ben lise sonrasında sinema okumak isteyen bir genç olarak, Fransa’ya mı gideyim yoksa İstanbul’da mı kalayım diye düşünürken, ortak bir arkadaşımız aracılığıyla Lyon’da sinema okumakta olan Hakkı’yla tanıştım. O, hem beni hem de kafasında soru işaretleri olan ebeveynlerimi rahatlatıp Fransa’ya gitmem gerektiği konusunda onları ikna etti. Sonra Lyon’a gittiğimde daha yakın arkadaş olduk. Sinema zevklerimizin uyuştuğunu gördük. Bir sure sonra da, birlikte senaryo yazmaya başladık.

Birlikte çalışmanız ve proje oluşturma sürecinizi merak ediyorum. Nasıl ilerliyor o süreç? Fikir ayrılıkları mutlaka oluyordur. Peki tartışmalar, birbirine kızmalar olmuyor mu? Fikir ve anlatım açısından uzlaşmayı nasıl sağlıyorsunuz?

Dediğim gibi, sinema zevklerimiz baya yakın. Genellikle izlediğimiz filmler hakkındaki görüşlerimiz örtüşüyor. Hâl böyle olunca kendi projelerimizde de çok fazla anlaşmazlığa düşmüyoruz. Genelde bir film fikri ikimizden birinin aklına geliyor. Kimin aklına geldiyse o bir şeyler yazıp çizmeye başlıyor. Ortaya, üzerinde çalışılabilecek bir şey çıkınca ötekiyle paylaşıyor ve birlikte çalışmaya geçiyoruz. Tartışmalar nadiren de olsa yaşanıyor ama bu tartışmalar da ortaya çıkan işi zenginleştiriyor diye düşünüyorum.

Bir film yönetmeninin, kendi filmini yapan yönetmenleri düşünerek konuşursak, başkasının senaryosunu çekmesi bile imkansız gibi bir şeydir. Çoğu sinemacı buna yanaşmazken yanında başka bir yönetmenle çalışmak zor olmuyor mu? Bir ipte iki cambaz oluyor sonuçta.

Sonuçta bu hiç görülmemiş bir şey değil. Ne bileyim, günümüz yönetmenlerinden Dardenne ya da Coen Kardeşler var mesela. Hayata bakış tarzları çok farklı olmadıkça, sinema zevkleri ve tercihleri de uyuştukça, çok zorluk çıkmayabiliyor. İki kafanın ortak bir dil yaratmayı başarabilmesi zor tabii ama imkansız da değil.

İkiniz de sinema eğitimi almışsınız, hatta yurtdışında. Yeni Türkiye Sineması’nın eğitimli olması konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Sinema eğitimi de Türkiye Sineması’nın dünyaya açılmasında bir etken olabilir mi?

İyi bir sinemacı olmak için sinema okumuş olmak gerekliliğine inanmıyorum. Ben Lyon’da sinema ve edebiyat okudum, bundan çok memnunum. Bana çok katkısı olduğunu düşünüyorum; fakat kişi kendi kendine de sinema üzerine yeterli bilgiye sahip olabilir bence. Tabii ki kastettiğim sadece setlere gidip çalışarak ‘alaylı’ olmak değil. Kendi imkanlarıyla okuyup araştırarak, çok film izleyerek, sinema üzerine kafa yorarak, üniversitede sinema okumuş insanlardan daha fazlasını da öğrenebilir insan.

Türkiye’de sinema eğitimi veren çok ama çok fazla üniversite var. Dünyada bu kadar fazla sinema bölümü olan ülke azdır. Bunların büyük bölümü de ne yazık ki kalite açısından pek de iç açıcı değil. O yüzden üniversitelerdeki sinema eğitiminin sinemamızın dünyaya açılmasında çok da etkili olduğu fikrini paylaşmıyorum.

gozumunnuru_

Gözümün Nûru’na gelelim.

İlk defa Altın Koza’da gösterildi ve SİYAD En İyi Film Ödülü de dâhil 4 ödül aldı. En İyi Senaryo ve En İyi Film ödüllerini de Yozgat Blues’la paylaştı. Ödül bekliyor muydunuz festivalden? Ya da diğer filmleri gördükten sonra sizin ödülle dönüp dönemeyeceğiniz konusundaki fikirleriniz ne oldu, aranızda konuştunuz mu bunu? Giderken ya da orada?

Adana’ya gitmeden önce Hakkı’yla muhabbet ederken;  “Yozgat Blues’la En İyi Film ödülünü paylaşsak ne güzel olur.” diye konuşmuştuk ama açıkçası gerçekten bu ödülü alıp alamayacağımız konusunda hiçbir fikrim yoktu. Köksüz, Jin, Hayatboyu gibi iddialı filmlerin olduğu bir yarışmada kimin ne ödül alabileceğini önceden kestirmek pek mümkün olmuyor. Filmin kurgusuna güvendiğim için, kurgu ödülü alabileceğimizi tahmin ediyordum sadece; ki bu tahminim de doğru çıktı.

Yurtdışındaki piyasayı da orada yaşamış olmaktan dolayı daha iyi gözlemlediğinizi düşünüyorum. Ülkemizdeki ‘festival filmi’ tanımıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Hatta artık ‘festivale film yapmak’ diye bir söylem var; kısa metrajda da, uzun metrajda da.

‘Festival filmi’yle, ‘festivale film yapmak’ çok farklı şeyler. ‘Festival filmi’ genelde bizimki gibi, öncelikle ticari değil sanatsal amaçlarla film yapan insanların yaptıkları filmlere yapıştırılan bir etiket. Bu bazen dalga geçmek için dahi kullanılabiliyor. Sinema seyircisi, daha konusunu bile bilmeden ‘’Bu festival filmiymiş.’’ deyip böylesi filmlere önyargıyla yaklaşabiliyor ne yazık ki. Oysa insanların alıştıkları türden, Hollywood mantığıyla üretilmiş tekdüze filmlerden farklı şeylere de şans vermesi, böyle filmler izlemeye cesaret edebilmesi lâzım.

‘Festival için film yapmak’ dediğimizdeyse, dönemin sinemasal moda ve zevklerini gözeterek, festival seçicilerinin beğenilerine hitap edeceğine inanarak film yapma meselesi akla geliyor. Türkiye’den çıkan filmlerde böyle bir durum olduğunu düşünmesem de, özellikle Cannes ve Berlin gibi büyük festivallerde böyle filmlere rastlayabiliyoruz. Fakat bu tür işlerin, yapıldığı sırada başarılı olsalar da, ileride sinema adına hiçbir iz bırakmayacağını düşünüyorum.

gözüm

Filminizin bir yandan da engelli insanlara umut vermesini isteme gibi bir arzunuz var ve bene başarılı olacaktır. Gözümün Nûru, Kültür Bakanlığı’nın yanı sıra Sağlık Bakanlığı’ndan da destek almış bir film. Başka örnekleri var mı ülkemizde bunun bilmiyorum. Hastane çekimleriniz daha mı rahat oldu bu sayede? Ya da filmlerin konusuna göre Kültür Bakanlığı dışındaki bakanlıklardan fon almak zor oluyor mu?

Sağlık Bakanlığı filmimizi destekledi evet, ama filmin gerçekleştirilmesi için herhangi bir para yardımında bulunmadılar. Sadece çekimlerin yapılacağı hastanenin sağlanması, burada çalışan insanların bize yardımcı olması gibi konularda katkılar oldu. Bunlar da çok önemli katkılar elbette. Türkiye’de Kültür ve Turizm Bakanlığı dışında filme para bulabileceğiniz bir kaynak pek yok ne yazık ki…

Engelli meselesine gelecek olursak… Engelli olmak zaten bireylerin hayatını zorlaştıran bir durum, ancak ülkemizde bu zorluk kat be kat artıyor. Örneğin ben görme güçlüğü çeken, engelli bir insanım. İstanbul’da yaşıyorum. En basitinden, doğru düzgün kaldırım dahi olmayan bu şehirde, bir yerden bir yere ulaşmak için bile ciddi bir çaba sarf ediyorum. Ki bana göre çok daha ağır sağlık sorunlarıyla mücadele eden sayısız engelli insan var. Bu ve buna benzer bir sürü sıkıntıyla, dışlanmayla ve zorlukla karşı karşıya kalıyorlar. Tüm bu zor şartlar da bazen insanı sosyal hayattan uzaklaşmaya, biraz geride durmaya itebiliyor. ‘’İşte Gözümün Nûru bu engelli insanlara umut aşılayan bir film’’ gibi iddialı bir tavrımız elbette ki yok; fakat film, izleyen tek bir engelli insanı bile azıcık da olsa yüreklendirmeyi başarırsa ne mutlu bize…

Filmin hikayesi gerçek bir hikaye hatta sizin hikayeniz. Rahatsızlığınızı, ameliyat sürecinizi anlatır mısınız biraz? Bir sinemacı olarak gözünüzde böyle bir rahatsızlık olması sizi iki kat etkilemiştir eminim. Tabii etkilerinden ve sonuçlarından biri de filmin hikayesini oluşturması olsa gerek.

Ben daha lisedeyken, retina dekolmanı denen bir hastalık yüzünden sağ gözümü büyük oranda kaybetmiştim. Ama bunu çok da sorun etmedim. Sol gözümle idare ediyordum sonuçta. Bir yandan da sinemaya iyiden iyiye merak salmış, deli gibi film izleyen, kısa filmler çekmeye çalışan, sinema üzerine kafa yoran biriydim. Lyon’a da bu yüzden sinema okumaya gittim zaten. Ancak oradaki dördüncü yılıma başlarken, aynı rahatsızlık sol gözümde de baş gösterince, bir anda tüm o hedeflerimi, hayallerimi unutup Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Herhalde sol gözüm de sağ gözüm gibi olacak ve bırakın film çekmeyi, bir daha film bile izleyemeyeceğim, diye düşünüyordum. Epey yıkıcı bir tecrübe tabii. Retina dekolmanı ameliyatının ardından gelen iyileşme süreci de çilelidir. Gözünüz kapalı, hiç kalkmadan yüzüstü yatmanız gerekir. Bazen bir hafta, bazen on gün. Benim şanssızlığım, ameliyattan sonraki bu nekahet süreci sırasında retina dekolmanının birkaç defa daha nüksetmesi ve bu yüzüstü yatış süresinin uzadıkça uzaması oldu.

melik-dede

Peki insanların acılarını göstermenin, anlatmanın en keskin yolu mizah mıdır sizce? Gezi parkı olaylarında da mizah, iletişimin en önemli unsuru haline gelmişti.

Mizah, olaylara farklı açılardan bakabilmemizi sağlıyor. Acıları, yaşanan sıkıntıları ya da yapılan haksızlıkları lafı hiç dolandırmadan, direkt dile getirdiğinizde bu etkili olsa da; tüm bunları mizaha başvurarak anlattığınızda insanlar üzerindeki etkisi de daha fazla oluyor sanırım.

Filmde başrolü kendiniz oynamayı tercih etmişsiniz daha gerçekçi olacağını düşündüğünüz için. Aynı zamanda aileniz de oynuyor filmde. Doğaçlama oldu mu bazı yerlerde? Aileniz zorlandı mı? Onlar için yabancı olabilir. Hatta babanınız en büyük bedduası evinde film çekilsin demek, demişsiniz.

Aile oyunculuk açısından çok da zorlanmadı, çünkü senaryoyu hiç okumadıkları için her sahneyi çekimden hemen önce öğrendiler. Onlara, daha önce gerçekten tecrübe ettikleri anları yeniden hatırlatıp, o anı tekrar canlandırdığımızı anlattık. Dolayısıyla onlar da zaten yaşamış oldukları şeyleri bir kez daha yaşadılar. Elbette çekimin büyük bölümü evde olduğu için, hayatları bir-bir buçuk aylığına iptal oldu. Ne evde rahatça vakit geçirebildiler, ne evden kaçıp dışarıda vakit geçirebildiler…

Doğaçlama sadece dedemin bazı sahnelerinde oldu. Film çektiğimizin bilincindeydi ama bazen çekime başladığımızdan bihaber, doğal tepkiler vererek konuşmasını sağladık. Biz çekeceğimizi çekiyorduk, sonra dedem ‘E hadi ne zaman başlayacaksınız çekime?’ diye soruyordu, biz de çoktan çektiğimizi söylüyorduk.

hakkı kurtuluşYine dünya sinemasıyla kıyasladığımızda, Türkiye’de bir bağımsız sinemadan bahsedebilir miyiz sizce? Sonuçta Kültür Bakanlığı’ndan destek alınıyor. Bu, bağımsız sinemanın yapısındaki bağımsızlığı nasıl etkiliyor? Siz kendinizi bağımsız sinemacı olarak tanımlıyor musunuz?

Evet, elbette Türkiye’de de bağımsız bir sinema var ve ben de kendimi bağımsız bir sinemacı olarak tanımlıyorum. Kültür Bakanlığı’ndan destek alıyor olmam, Kültür Bakanlığı’nın hoşuna gidecek türde filmler tasarladığım anlamına gelmiyor. Bugüne dek politik duruşundan ya da cinsellik içeren sahnelerinden ötürü insanlara ‘Kültür Bakanlığı bu filme nasıl para verdi?’ dedirtecek filmler de para aldı sonuçta. Tabii ki tek destek kaynağı Kültür Bakanlığı olduğu için, bazen desteklenmesi gerektiğini düşündüğüm projeler veya önceki filmleriyle büyük başarılar elde etmiş yönetmenler de destek alamayabiliyor ve bu çok üzücü bir durum. Kültür Bakanlığı’nın verdiği destekten başka kaynaklar da yaratılabilse, bu tür sorunlar azalabilir belki.

Filmin dağıtımıyla alakalı sıkıntılarınız oldu mu? Ve niye dağıtım ve pazarlama hala bu kadar sıkıntı oluyor?

Bizimki gibi filmlerin artık vizyona girmesi bile bir başarı hâline geldi ne yazık ki. Filmin Altın Koza almış olması ya da Berlin’de yarışmış olması fark etmiyor. Tekelleşmenin de etkisiyle, sinema salonları olaya tamamen ticari bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Bu film bize para kazandırmaz, diye kestirip atabiliyorlar. Devlet de Avrupa’nın bazı ülkelerinde olduğu gibi, dağıtım konusunda bizimki gibi filmlerin dağıtım alanında varlığını sürdürmesini sağlayacak kurallar koymadığı için, tamamıyla sinema salonlarının keyfine kalıyor iş. Genelde de sanatsal amaçlar güdülerek yapılmış filmlerin gözünün yaşına bakmıyorlar. Böyle filmlerin bütçe sorunu da olduğu için, artık filmi 35mm.’ye aktarmak yerine, daha ucuz olan DCP’de (dijital projeksiyon) oynatmayı tercih ediyoruz. Ancak sinema salonları dijital projeksiyonları genelde 3D filmlere ve büyük Hollywood yapımlarına ayırdığı için, filmi oynatacak salon bulmak daha da zorlaşıyor.

Yeni Türkiye Sineması içinde kendinizi nerede görüyorsunuz peki?

Kendimizi belli bir yerde görmüyorum. Orada ardından yaptığımız Bergmanya’ya Yolculuk ve son olarak Gözümün Nûru birbirinden farklı filmler. Arzumuz, yine böyle birbirine çok benzemeyen, farklı filmler yapabilmek. Hem bunu yapıp hem de kendine has bir sinema dili yaratabilirsek bu daha da güzel olur tabii.

Bundan sonraki projeleriniz de beraber olacak mı yoksa bireysel projeleriniz de var mı? Yani, bir yerden sonra ayrı işler de yapacak mısınız?

Zaman ne gösterir belli olmaz ama şu an için beraber çalışmaya devam edeceğimiz projeler var önümüzde. Günün birinde bireysel projelerimiz de elbette olabilir, ancak o durumda bile diğer kişi bir şekilde projeye ucundan kenarından da olsa yardımcı olacaktır diye tahmin ediyorum.

Birlikte en ‘top’ hayaliniz nedir? Türkiye’nin en önemli festivallerinden birinden en önemli ödüllerini aldınız. Sonrasındaki hayalleriniz nedir?

Çekmek isteyeceğimiz filmleri çekebilecek fırsat ve imkânlara sahip olmak yeterli bence.

Yorumlar

 
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up