“Bir Ölü Uğruna Yaşayanları Hayal Kırıklığına Uğrattın…”

Eleştiri Manşet Serbest Kürsü

 

Tuğba Güner yazdı…

İkinci Dünya Savaşı ve Yahudi soykırımı, arkasında pek çok hikâye bıraktı. Okuduk, izledik…Hayat Güzeldir, Schindler’in Listesi, Piyanist gibi filmler sinema tarihinde kilometre taşı oldu. Bunların üzerine çekilen filmlerde benzer unsurları görmeye başladık. Hem sinematografi hem de senaryo açısından, bu konu üzerine söylenmemiş daha ne kaldı ki dedik. Bu noktada Son of Saul’un bize yeni ve “rahatsız edici” bir şeyler verdiği gerçek. Aslında oldukça basit bir konusu var. Ama hikâyenin veriliş biçimi, kurgusu, görüntü yönetmenliği filmi farklı kılıyor. Belki de bu yüzden ilk gösterildiği andan itibaren ses getirdi.

2016 Altın Küre’de yabancı dilde en iyi film ödülü alan, Macaristan’ın Oscar adayı, Cannes Film Festivali‘nin en prestijli ödüllerinden olan Büyük Jüri Ödülü dâhil dört ödül kazanan bu Macar filminin yönetmeni László Nemes. Kendisinin ilk uzun metrajlı filmi. Cannes gibi bir platformda kategoriye girebilmek bile başarıyken, ilk filminde ödüller almış olması filme olan merakı arttırıyor. Başrolde ilk oyunculuk deneyimini gerçekleştiren Géza Röhrig bulunuyor. Dört haftada çekimleri tamamlanan filmde, kampın iki günü gösteriliyor.

720x405-Laszlo-Nemes-son-of-saul-review

Konusuna gelince; Macar asıllı bir Yahudi olan Saul Auslender’in hikâyesini konu ediniyor. Saul, II. Dünya Savaşı’nda Auschwitz imha kampında Sonderkommandolara mensuptur. Sonderkommando olmak, diğer tutsaklar içinde ayrıcalıklı olmak demek. Yaşama sürenizin dört ay kadar uzatılması sonucunda bazı işler yapmakla sorumlusunuz. Toplama kampına gelen mahkûmları yönlendirmek, onları gaz odasına ve fırınlara almak, küllerini denize dökmek, eşyalarını toparlamak, kanları temizlemek vs. Pek çok korkunç iş size bakıyor ve her gün bunlarla meşgul olduğunuz için artık seriye bağlamış ve yaşanılanlara yabancılaşmış oluyorsunuz. Öyle ki ölü bedenlere ‘parça’ diye hitap ediliyor. Ve bir gün Saul’un, bedeni yakılacak olan bir çocuğu görmesiyle hikâyemiz derinleşiyor. Bu ortamda düzgün bir şekilde gömülmenin bahsi bile geçmezken Saul tüm film boyunca o çocuğun yakılmaması, dini ritüellere göre dua edilip defnedilmesi için çabalıyor. Kamp içinde bir haham bulma telaşına düşüyor. Bir yandan da kamptan kaçış planı yapan grubun içine dâhil oluyor. Çocuk ile Saul arasındaki bağın ne olduğu film içinde muallâkta bırakılmış. Saul çocuğu bir kurtuluş, arınma, ona karşı olan son görevini yerine getirerek kendisinin de huzura kavuşması için bir yol olarak görüyor.

Filmi tam anlamıyla Saul’un ensesinden izliyorsunuz. Film boyunca kullanılan öznel kamera ile karakterimizin sırtından tüm hikâyeyi izlememiz, olayları onun gözünden görmemizi sağlıyor. Rahatsız edici derecede dar açı, ekrana karakterlerin tüm yüzlerinin sığması, Saul’un nefes alış verişleri, koşturmacası. Hepsi kampın içinde olmanızı sağlıyor. Bu tarz filmlerde derin etki yaratması açısından gaz odaları, fırınlar, ölü bedenler vurgulanabilir. Ama yönetmen bunların hiç birisini bize göstermiyor. Bir toplama kampı filminde bu sahneler olmadan ne gibi bir etki olacak diyebiliyorsunuz ama görmeden duyulanlar, arkadan gelen sesler ve tüm bunları zihninizde canlandırıyor olmanız işin püf noktası. Arka plandaki o rahatsız edici görüntülerin hepsi, fotoğraftaki bokeh etkisi olarak kalıyor.

son of saul

Son of Saul, türünün diğer filmleri gibi duygulara boğmuyor sizi. Hatta “duygusuzluk” ön planda. Hâkim olan bir şey varsa o da korku ve endişe. Bunu Geza Röhrig (Saul) çok başarılı yansıtmış bize. Mimiksizliği, en dehşet verici durumlar karşısında bile tepkisinin olmaması dikkat çekiyor. Röhrig, karakteri oynamak için tarihçi Gideon Graif’in Gözyaşlarımız Olmadan Ağladık kitabından esinlenmiş. Kitap, halen hayatta olan sekiz Sonderkomando ile yapılmış röportajlara dayanıyor.

Belirli bir süreden sonra zamanı doldurmak açısından tekrarların olması ve hikâyenin fazla uzaması, eksik yönler olarak görülebilir. Özellikle dar kadraj ve öznel çekimin elle yapılması sonucunda Saul’un koşmasıyla görüntünün de sürekli sallanması gibi sebeplerden dolayı, klasik sinema hayranları rahatsız olabilir. Filmin yönetmeni NemesBiz güzel bir film yapmamayı seçtik, bütün geleneksel estetik yaklaşımı reddettik” diyerek izleyiciye de sinemadan çıktığı zaman neşeyle hayata karışacağı bir film izlemeyeceğinin mesajını veriyor.

19 Şubatta gösterime girecek olan Saul’un Oğlu, sürekli benzer unsurların tekrarlandığı soykırım filmlerinden sıkılanların izlemesi gereken ama salt bir soykırım filmi olmamanın ötesinde psikolojik boyutları da ağır basan bir yapıt.

https://twitter.com/flozofloren

____

 

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up