Bilinmeyenin Gizemi ve Âdem’e Bir Ağıt: The Tree Of Life

Manşet

abdurrahman-badeci

BİLİNMEYENİN GİZEMİ ve ÂDEM’E BİR AĞIT: THE TREE OF LIFE

 

O ağaç

Gölgesiyle orada öylece kalır

İyi ki o ağaç orada öylece gölgesiyle

Bize kalır.

 

Celal Fedai,
“Turistler Nasıl İnsanlardır” adlı şiirinden

 

Düşünmekten niçin korkar insan? Düşündüren ‘şey’ neden cazip gelmez insana? Sanki düşünmenin kendisi insanın dışında bir şeymiş gibi? Sanki ne biz ona aitiz, ne o bize aitmiş gibi!

Bazıları kendini ucu bucağı görünmeyen, “düşünce, kavrama, anlama” denizine atıyor da, niçin çoğusu bunun dışında tutuyor kendini?

İnsan sadece kendinden ibaret bir varlık değil oysa! Çok büyük şok anlarında içinde kopan ve mevcut halinin üzerine sıçrayan, bulunduğu durumu berhava eden, hesaba çeken ruh hallerini de kendinde barındıran (içeren /ibaret olanda) aynı zamanda. İnsanın dünya karşısındaki durumunu, Heideger, “Varlık ve Zaman” adlı büyük eserinde, tüm açıklığıyla belirtir:

“insan dünyaya atılmış (geworfen) olduğundan zaten kendisini şu veya bu şekilde hep “birşeylerle heyecansal bir ilişki içinde “ (gestimmter) bulur. Onun yapıp ettiği, düşündüğü, bildiği ne varsa, zaten hep “dünyada-olma’ nın damgasını çoktan yemiştir. Dasein’in tüm yapısı bir “kaygı yapısıdır”. Bu nedenle insan metafiziksel anlamda yalıtık bir mekânda, kendisini her şeyden sıyırırcasına ve her şeyi üstten ve dıştan görebileceği bir ufuk çizgisinde bulunmaz. O nesnelerle, renklerle, eşyayla dolu bir dünyada yaşar ve bunlar karşısında yaşamının her anında bir tavır almak zorundadır. Dolayısıyla, kendisini yalıtık bir özne, bu dünyayı da bir nesne olarak, daha doğrusu karşıda-duran (Gegenstand) olarak birbirinden koparamaz.” [1]

İnsandaki, bir yere ait olamama, ait hissedememe, kabına sığamama, muhacirlik hali gibi durumlar, insanın buhranlar içinde kaldığı anlarda belirginleşen ruh halleri…  İnsan bu gibi his karmaşası içindeyken var olan durumu içselleştirme gerekliliğini hisseder ve bu anlarda tasaların, dertlerin, sıkıntıların azaldığı; nefs yapısının alt katlarından daha ferah, daha sakin, daha huzur verici, daha özgür bir zamana belki mekâna taşınmak arzusu taşır içinde. Bu denli bir arzunun kendini göstermesi, kişinin bilinmeyen bir denizde kaybolma isteğinin tezahürü olsa gerek. İnsan böylesi bir çalkantının meydana getirmiş olduğu kararsızlık içinde, kendini ucu bucağı görünmeyen sonsuz denize salıvermek ister. Kendini bırakınca huzur bulacağı vehmi, pek az insanın gizli muradı. Modern zamanlarda pek az insanın diline dolanan pek az kelime var artık. Bazıları sadece bir kelime olarak var, bazısı kelime olarak dahi yoklar insan hayatında. Bu düşünce biçimi, insanı düşündürecek veya tam manasıyla ifade edersek tefekkür ettirecek hiçbir öğe barındırmıyor bünyesinde. “Ölüm, arayış, utanç, anlam, mana, kavrama” gibi pek çok kelimenin hayatın dışına itilmesiyle insan zihni üryan bırakıldı. Bu kelimelerin yerine “anlamsızlaşma, hissizleşme, duyarsızlaşma, kırılganlık, stres” gibi insanın tefekkür dünyasına hitap etmeyen aksine iyiden iyiye ondan uzaklaştıran kelimeler geldi. Sözgelimi Enver Gülşen’in bir yazısında belirttiği üzere:

“ölüm, modern düşüncenin, bir ufuk çizgisi haline getirerek hayattan dışarı attığı bir “şey” olunca, ölümle ilişkili olan her şey de hayatın dışına atılıyor. Ölümle yüzleşmeyi reddeden modern düşünce, hayat hakkında söz söyleme imkânını da kaybediyor böylece. Ölüm, bizim dışımızda, bizle hiç ilgisi olmayan bir şeydi sonuçta! Önümüzden geçen cenazeler olduğunda, bir turist gibi bakar, sadece merak ederdik. Ölümün, bize şahdamarımızdan yakın olan Hakk kadar yakın olduğunu keşfetmek, sınır deneyimlerinin en acı vericisi ama en öğreticisidir aynı zamanda”

Arayışı hayatın dışına atmakla, hayat ve hakikat üzerine düşünme yetilerimizi köreltmekle kalmıyor, arayış sürecinde önümüze çıkan “şey” lere de bir anlam biçememeye ve hakikatimizi içten içe kaybetmeye başlıyoruz. Hakikatini kaybedince insanda artık bir kabulleniş başlıyor. Önüne çıkan şeyleri sorgusuz-sualsiz kabul ediyor. Bu kabul edişte bilinçli değil bilinçsizce. Sebeplerden çok sonuçlar insanları ilgilendiriyor artık. Oysa başı da sonu da hakikat bunun sağlamasını yapmak ise arayış!

***

 “Neden” sorusu tüm sebeplerin ötesinde, yani tüm bu sonuçlar oluştuktan sonraki arayış sürecinde, insan aklının bir köşesinde yer eden sebebe dair yegâne soru.

Neden” bir anlam, mana, hakikat arayışını ifade ediyor.

Dünya bir deniz. İnsansa, bu denizde kendine yer arayan mahlûk. Denize atıldıktan sonra “nerede olduğunu” kavramaya çalışana dek geçirdiği bütün süreçler, -eğer var/oluş sebebi ile ilgili sorunu/sorusu yoksa- onu bir süre sonra ortama ayak uydurmaya zorluyor ve neden/niçin geldiğini unutuyor. Ayak uydurma hali için dünyaya geldiğini sanıyor artık!

“Her daim o yüce varlığı tefekkür ediyordu. Fakat kimileyin gözüne ilişen bir nesne, kulağına çarpan bir canlı sesi, zihnini çelen aykırı bir düşünce, hastalık, açlık, susuzluk, boşaltım, sıcak ve soğuk gibi kimi etkenler düşünmesini kesintiye uğratıyordu: Bu ise onu içinde bulunduğu halden uzaklaştırıyordu. Müşahede dönemine yeniden dönmesi için hayli mücahade etmesi gerekiyordu.” [2]

İnsan! Alışkanlıklara müptela;

Bulunduğu durumu sorgularken, bir anda durumun parçası olabiliyor. “Niçin” var olduğunu değil de “nasıl” var olabileceğini düşünmeye başlıyor artık.

Hayy İbn Yakzan’nın akıl yürütmesi bu noktaya ulaşınca, hissedilir âlemden biraz ayrılıp akledilir âlemin özüne yaklaşınca garip bir ürkünçlük duygusuyla bu âlemden kaçmaya başladı. Alışık olduğu hisler âlemini arzuladı. Hemen ardından yavaş yavaş geriye

döndü” [3]

İnsan! Alıştıkça duyarsızlaşan;

Çünkü alışkanlıklar iptiladır. İptila olmak insanı duyarsızlaştırıyor; hissizleştirip anlamsızlaştırıyor.

Et yemenin tadına varınca, kara ve deniz hayvanlarını avlamak için hile, tuzak ve yöntemler bulmayı düşündü. Bir süre sonra avcılıkta ustalaştı ve gözünde ateşin önemi, üstünlüğü daha da arttı. [4]

İptila olmanın her türlüsü insana zarar veriyor ve kavrama yeteneğinin önüne set çekiyor. Bu yönüyle insan, bu denizin orta yerinde “neden buradayım” sorusunu bir kenara bırakıp “burada nasıl yaşamalıyım? Buraya nasıl ayak uydurmalıyım?” gibi sorular sormaya başlıyor kendine ve denizin bir sakini haline geliveriyor farkında olmadan. Şöminenin başında oturmuş gazetesini okuyan adamın ayakları yanıyor fakat bunu hissedemiyor, işte böylesi bir hastalığın pençesine düşüyor ve pençesinde olduğu hastalığın tabiatında var olduğunu olduğunu düşünmeye başlıyor.

“tedavi için hasta olduğunu bilmek şart” ını unutuveriyor.

Müptela olmak demek manayı kaybetmek demek, hissizleşmek, anlamsızlaşmak demek.

Zaman geçiyor, insan evriliyor/çevriliyor, dünya değişiyor, insan artık dünya denizinde-suda- yaşadığını unutuveriyor. Her şeye rağmen, öyle bir anda insan tökezleyip düştüğünde farkediyor yalnızlığını, herkesler içinde bekes kaldığını. Yalnızlığının vermiş olduğu acıyla bir anda gözlerini dış dünyadan çekiverip göklere dikiveriyor. Artık unutmuş veya unutturulmuş olduğunu iliklerine kadar hissediyor. Her şeyi yeniden bulmak zorunda olduğunu çamurlar içindeyken uykudan uyanmışçasına hissediyor. Yeniden başlıyor gibi serüven. Karıncaların beyni istilası başlıyor ve soruyor; “Ben neredeyim?” hatta suyun içinde “su nerede” “hakikat nerede?”diyerekten. Ondan başka bir şey yokken üstelik!

“Alışık olduğu hisler alemini arzuladı. Hemen ardından yavaş yavaş geriye döndü” [5]

***

Tree of Life1

Âdem’in Âdemde Yolculuğu

Âdem’ in cennetten kovulmasındaki hikmettir, insanın ölümlü bir varlık olması. Ve ölümlü bir varlık olmasındaki hikmettir Âdem’in cennetten kovulması! Bir suç ve ceza ilişkisi içinde işler bütün öykü. Âdem ile Havva’nın işlediği günahın cezasıdır dünya hayatı. Bir mahrumiyet aynı zamanda. Cennetten -öz yurdundan- . Ama mağduriyet değildir mahrumiyete rağmen.

Mahrumiyet insanda bir isyan hali yaratır. Mahrumiyetini düşünen, mağdur olduğunu sanır.Mağduriyet insanı isyana götürebilir. İsyan ile tefekkür arasındaki o ince çizgiyi kaçıran, bir anda kendini gaflet kıyısında bulabilir.

İnsan dünyaya düştüğünden beri ‘kim’liğini aramakta. Ulaşacağı noktanın “hakikat” olduğunu bile bile, anlam arayışına çıkmanın manasını kavramak isteyenler, bu neticeye varmanın değil, bu yolculukta bulmadan aramanın ve aranacak şeyin bulunan için olduğunu düşünmenin, tefekkür etmenin insanı –Adem’i- canlı ve anlamlı kılacağını kavramalı, anlamalı, mânalandırmalı!

***

Bir Feylesof/Yönetmen Filmi

Batı toplumunun çıkmazlarını tek tek bireyler üzerinden ele alıp, bireyin temel acıları üzerine yoğunlaşması ve yüzleşmesi ile bilinen feylesof/yönetmen Terrence Malick de, Haneke gibi son filmi The Tree Of Life’’da bir sınır deneyimi ile karşı karşıya bırakır bizleri. Bir sınır deneyimi diyorum çünkü, Cannes’da geçen sene Altın Palmiye ödülü alan Hayat Ağacı (The Tree Of Life) filminden önceki filmlerinde, yönetmen tefekküri yolculuğunu hep karakterlerin kendileriyle çatışarak, içlerine doğru yaptığı yolculuklar üzerinden yaptığı tefekkür yolculuğunu/arayışını/sorgulamasını bu filmle bir başka boyuta –kozmik- taşıyarak, karakterlerin Tanrı ile çatışması üzerinden yapıyor. Bu kez ölümü merkeze alarak bu sorgulamayı bir çekirdek aile üzerinden; hatta çekirdek ailenin iki bireyi–anne ve büyük oğul- üzerinden yapar.

terrance

Neredeyse tüm dinlerde “ölüm”  hayatın öteki yüzü. “Hayat ile Ölüm” madalyonun iki tarafı gibi birbirine bağlı. İnsanın ölümle yüzleşmesi bir “sınır deneyimi” diyor Enver Gülşen. Hayatın kavranılmayan, kıymetlenemeyen katmanlarının açılmasına hizmet eden bir sınır. Bazısı için bir son olsa da, ne dünyaya geliş bir başlangıç değil! Birbirine bağlı şekilde işleyen bir döngü ve bu döngünün içine cennet de dâhildi. Ölümün, bir yok oluş olarak algılanmamasındaki temel sebep buydu belki de. İnsan ezeli bir varlık değildi bu yönüyle; dünyaya gelişi ziyaret amaçlıydı ve gidişi bu ziyareti tamamlamak maksadıyla olmalıydı. Ruhlar aynıydı ta kal-u beladan bu yana, yalnızca bedenler ölmekteydi. Ruh öz yurduna dönmek özlemindeydi. Ebedi bir varlıktı insan. O yüzden bir sonu ve bir başlangıcı olmadı hiçbir zaman. Bu yüzden tüm gidişler ardında ‘nedenler, niçinler, nasıllar’ bıraktı.(filmde ,O’Brian ailesinin 19 yaşındaki oğullarını kaybetmesinin ardından düştüğü sorgulama durumundan hareketle)

 Gidişler sorulara gebeydi mutlak! Modern zamanlarda, tefekkür etmenin yegâne sağlayıcısı artık gidişler ve ayrılıklardı. Belki hiç cevabı olmayacak soruların sorulmasıydı. Varoluşa dair sorular! Oysa unuttukları bir şey vardı; ‘Varoluşa dair sorular düşünmeye elverişli değildi, onları düşündüğümüz anda ortadan kaldırmış oluruz.’ [6]

Kavramanın iki yolu vardı. Varoluşsal soru(n)larımızın cevabını ancak sezerek ve onlara inanarak alabilirdik. Malick’in filminde aradığı “şey” aslında soruların cevabı değil, bu sezgiyi ve inancı kaybetmemizdi. Tefekkür durumunda olmayışıydı insanın. İman etme noktasına gelen insan için tefekkür gerekliydi oysa. İman noktası son değildi. Tefekkürün öncesinde iman, onun ötesinde yine iman; “Ey iman edenler iman ediniz” denilmesindeki hikmet ne olsundu yoksa!

Her şeyi kendi başına belirleyen ve kendinden başka kimseye muhtaç olmayan “birey”, ölüm ile yüzleştiğinde, bir yaşayış ile karşı karşıya kalıyordu. Yaşadığını anlıyordu, farkına varıyordu. Çünkü acı çekiyordu. Manevi acının kendisini terk ettiği bu zamanlarda ona bu acıyı ancak ölüm hatırlatabilirdi.  Zira o ana kadar şiddetli bir epistemolojik / ontolojik yanılsamayla kabullendiği birçok şeyin geçersizliğini ilan ediyordu ölüm.[7] İnsanın ruhuyla olan tüm bağlarının yeniden birbirine bağlanmasına ve bu bağın sorguladıkça güçlenmesine sebep oluyordu. Sorguluyordu insan. Farkındalık kazanıyordu yine.

 

O’brian ailesinin 19 yaşındaki oğullarını kaybetmeleriyle birlikte “ölüm” okkalı bir tokat gibi çarpıyor bu çekirdek ailenin yüzüne. Oğlunu kaybeden anne Tanrı’ya “niçin/neden” gibi sorular sormaya başlıyor. The Tree Of Life’u diğer Malick filmlerinden ayıran en önemli nokta önceki filmlerinde, doğayı/tabiatı hikâyesine yardımcı bir öğe olarak ele alıyorken, bu filmde doğayı tamamıyla hikâyesinin merkezine koymuş. Ana kahraman evren iken temelde anlattığı baba-oğul-kutsal ruh(  ) hikâyesini “evrenin yaratılış” draması içinde eritmeye çalışmış.

Malick, bir -sınır deneyimi- üzerinden anlattığı hikayesine dahil ettiği varoluşsal soruları karakterleri üzerinden yaparken, evrenin yaratılışını da bir görsel şölen eşliğinde göstererek cevaplar arıyor!

Sınır deneyimi, insanın kendisiyle yüzleşmesine sebep. Yüzleşme, insanın içine doğru uzun yola çıkmaya başlamasının işareti. Bu yolculuğa çıktığında insan, o ana kadar göremediklerini ya da görmek istemediklerini görmeye başlar. Ancak, yaşanan bu hâlin taşınması kolay değildir. Yüzleşme sonucunda, ya tamamen parçalanma, yok olma, ya da sağaltılmış, yenilenmiş bir kalp beklemektedir insanı…[8]  Yüzleşmek “tahammülü” gerektirir. Hamil olmayan insan “kuşku” ile “isyan” arasındaki dengeyi tutturamazsa parçalanır, yok olur!

Öyleyse kardeşler, Rab’bin gelişine dek sabredin. Bakın, çiftçi ilk ve son yağmurları alıncaya

dek toprağın değerli ürününü nasıl sabırla bekliyor! 8Siz de sabredin. Yüreklerinizi güçlendirin.

Çünkü Rab’bin gelişi yakındır. 9Kardeşler, yargılanmamak için birbirinize karşı homurdanmayın. İşte, Yargıç kapının önünde duruyor. 10Kardeşler, Rab’bin adıyla konuşmuş olan peygamberleri sıkıntılarda sabır örneği olarak alın. 11Sıkıntıya dayanmış olanları mutlu sayarız. Eyüp’ün nasıl dayandığını duydunuz. Rab’bin en sonunda onun için neler yaptığını bilirsiniz. Rab çok şefkatli ve merhametlidir. 12Kardeşlerim, öncelikle şunu söyleyeyim, ne gök üzerine, ne yer üzerine, ne de başka bir şey üzerine yemin edin. `Evet’ iniz evet, `hayır’ ınız hayır olsun ki, yargıya uğramayasınız.

Malick, İncil’den aldığı referanslarla Tanrı-Eyüp hadisesi üzerinden bir sabır telakkisi veriyor seyircisine:

Ben dünyanın temelini atarken

sen neredeydin?

Sabah yıldızları

birlikte şarkı söylerken…

…Tanrı’nın oğulları sevinçle çığrışırken?

Eyüp 38:4-7 –Job 38:4-7

the_tree_of_life_1

Malick, ölümle yüzleşmeyi bir hakikat yolculuğu olarak inşa etmeye çalıştığı  The Tree Of Life filmiyle Bergman, Haneke,Kubrick ve büyük oranda Tarkovski’nin yaptığı gibi, seyircisini modern denizin derinliğiyle ile karşı karşıya getirirken, o denizin derinliğine tek başına bırakmıyor. Kendisi de denizin derinine beraber dalıyor.

Peki, modern toplum içinde seri malı insanlar arasında“ayrık otu” gibi duran, kendisiyle yüzleşme cesareti gösteren “düşünen insan”, kendisini parçalayıcı bu sınır deneyimine nasıl karşılık verecektir? Malick, daha filmin başında annenin ağzından verir bunun cevabını:

-rahibeler bize hayatta iki yol olduğunu öğretti. Ya doğanın yolu ya inayet yolu.

-hangi yolu seçeceğinize siz karar verirsiniz!

-inayet istediği gibi areket etmeye çalışmaz. Hafife alınmayı, unutulmayı, sevilmemeyi kabullenir. Her görülmeye ve yaralanmaya razı gelir.

-doğaysa sadece istediği gibi hareket eder. Diğerlerine de kendi istediğini yaptırır. Onların üzerinde kendi istediğini yaptırır. Onların üzerinde hakimiyet kurmayı sever.

-kendi bildiğini okur.

Malick, dâhil olduğu bu soruların çözümüne ilişkin bir cevap veremez her şeye rağmen. “Ölüm”ün acıtıcılığıyla birlikte ortaya çıkan soru(n)lar, bir hesaplaşmadan çok bir travmatik durumu ifade eder. Karakterler üzerinden yapılan sorgulama durumu cevaplardan öte çözüme nüfuz eden ve aslında bir iç sorgulama, içe dönüş, kendine dönüş. Her devam eden, ve devam edecek bir sorgulayış… Tanrı ile olan bağının zayıfladığı durumun trajik bir yansıması. Hakikat arayışına bir bahane, bulmak isteği.

***

Oluş-Var(oluş)

“bidayeti olmayan şeyin nihayeti nasıl olur.”([9])

Hakikat “belli olan”, somut bir veri değil. Bir sonuç hiç değil. Peki, arayışın sebebi “bulunan” etiketi yapıştırılmış sır yumağıyla yüzleşmek mi? Her daim bir <ol>uş içinde olan insan, nasıl neticelendirebilirdi arayışını öyleyse! Neticelendirmek neydi? Hakikatin farklı tezahürleri var zira. Hakikat her daim yenilenen, her daim hayy-canlı- her daim bir oluş gibi. Bu yönüyle izafi! “Herkes için hakikat olan, ona hakikat görünen” ([10]) olabilir. Hakikat kılıcı çemberini parçalar. Parçalanan çemberde artık sınır kalmaz. Sınırın sadece hakikat olduğu bir düzen, düzlem oluşur ki, sınırlandırmada ortadan kalkar. Vahdet kendini ortaya çıkarır-zuhur eder-Birlik olur. Hakikat dışında hiç bir şey yoktur artık.

İnsanın kendine sorduğu varoluşsal soruların bir nihayeti yoktur, en azından dünyada kaldığı sürece. O yüzden tefekkür etmenin de nihayeti yok!

Tüm bu tefekkür sürecinde, doğru düşünmenin yasaları kimde ve onları nasıl ulaşılır? İşte tam bu noktada film için şunları diyebiliriz: Malick, filmiyle yaptığı tefekkür yolculuğunu ne kadar “mesnedini/ölçüsünü/ nisbetini kaybetmiş bir din” üzerinden yapmış olsa da “arayışını ifade” bakımından önemli. Bizi bağlayan tarafı da bu zaten! Bu bakımdan Malick, insanı hakikatten koparan bağları sağlam tutmak adına çıktığı tefekküri yolculuğunu “bulmak” niyetiyle değil “aramak” niyetiyle yapmış.

***

Aydınlanma-Sanayi Devrimi-: Yeryüzünü Terk eden Melekler

“Makine insan ruhuna musallat oldu”([11])

“-bu insanlar niçin idam ediliyor?

-Mantıksız davrandıkları için.

-Mesala şu adam karısı öldüğünde ağlamıştı.”

Alphavillefilminden.

Aydınlanma ile birlikte öne çıkan rasyonalitenin de etkisiyle, ruhaniyetin-maneviyatın- bir kenara atılması ve sonrasında 19. Yüzyıl sanayi devrimiyle birlikte hayatın orta yerine giren makine ile gittikçe mekanik bir sisteme tabi olan insan, şimdiki zamanda “yalnızlaşmaya” başladı. Modern ve postmodern toplumda yalnızlaşan insan bir manevi kurtarıcı arayışına girdi. Sorularını soracağı bir otorite belki de. Terrence Malick, anne(Jessica Chastain) karakteri üzerinden bilinmeyenin gizemini, ‘neden, nasıl, niçin’ gibi sorularına cevap ararken, Jack karakteri üzerinden de ruhaniyetin nasıl hayatın içinden defedildiğine vurgu yapıyordu.

Önce Ahlak din ’den koparıldı. Aklın aydınlatıcı gücünün bize davranış kuralları (ahlak) vermeye yeteceği, bunların akılla meşrulaştırılabileceği (temellendirilebileceği) ve böylece de akılsal (rasyonel) bir toplum kurulabileceği kabul edildi[12]

Sanayi devrimi ile beraber insan ruhunun da anlamını yitirmesi ve hissizleşmesi insanda bir endişe hali yarattı. Bu endişe bir süre sonra yerini korkuya bıraktı. İnsanoğlu makinelerden korkmaya başladığında çok geçti. Artık önüne geçilemez bir mekanikleşme vardı. Makine sesleri, insanın tefekkür edememesine sebepti bir yerde. Hemen her alanda üretim sürecinin makineleştiği ve toplum yaşamının da buna göre şekillendiği ekonomiye sahip toplumda, ruhaniyet ve maneviyat adına ne varsa dışlanmıştı. Bir köşeye atılmıştı

“İnsanı ve Evreni sarıveren ilahi varlıklar Modern Zamanlarda yok olmuşlardır hasılı. Bir zamanlar belirli bir İlahi maksatla dolaştıkları sıcak Evren, şimdi maddenin maksatsızca dolaştığı bir “soğuk ve matematiksel düzen” olmuştur. “Rönesans, akıl uyanışı; Reformasyon, aklın dine uygulanışı; Aydınlanma, aklın evreni aydınlatması” derken ve bunlarla “din”in karanlığından kurtarılarak, insan aydınlığa çıkarılacakken:

         Kapkara bir dünyaya atıldı, atılıverdi insan!”[13]

Malick ’in “Hayat Ağacı(The Tree Of Life)”, modern zamanlarda, medeniyetin bu şekilde gelişiminin yarattığı mekanik şehirlerarasında kalan ağaçlara, çimlere, sürü halinde uçan kuşlara kamerasını çevirerek, kaybedilenleri ve bu kaybedilen ‘şey’lerin insanı getirdiği durumu ortaya koyuyor. Filmin günümüzde geçen bölümünde Jack’ in (Sean Penn) devasa gökdelenler, sürü halinde insanlar arasında kendisini ne kadar yalnız ve aciz hissettiğini göstererek bu kopuşu görsel bir şölenle ifade ediyor. Malick, filminde dert edindiği asıl mevzulardan biri de otorite sorununun sebebinin, ailenin de parçası olduğu sanayi toplumu olduğunu anlatıyor.

Filmin en başında baba(Brad Pitt), 19 yaşındaki çocuğunun ölüm haberini aldığında uçak sesinden karşıdakini duyamıyor, fabrikaya girdiğinde gürültüden başka bir şey duyulmuyor. Makinelerin, insan öğesini ne kadar dışarıda bıraktığını görüyoruz hatta daha da kötüsü makinelerin seslerine o kadar aşina olmuşuz ki, bizi çepeçevre saran duyarsızlıkla neyin eksik olduğuna dair bir fikrimizde yok artık.

“Bir büyük kentte görev yapabilme olanağı varken, bir kenar mahalle kilisesinde vazife alan papaza, ‘niçin diğer olanağı kullanmadığını’ sorarlar.

Cevabı dramın da, trajedinin de ötesine geçer:

‘Büyük kentte Tanrı’nın kalmaması bir yana, söylentisi bile kalmadı. Bu kenar mahalle de en azından ikincisi var. Tanrı’nın söylentisi bari tamamen ortadan kaybolmasın diye burada görev aldım’ … ”[14]

Makine insan ruhuna musallat oldu![15]

Comte, yaşasaydı, bugün mutluluktan ölürdü!

Sinema sanatının değerli yönetmenlerinden, Terrence Malick son filmiyle artık hakikat denizinin dibine doğru yola almaya başlamış görünüyor. “Yukarı” ile olan bağlılıkları mesnedini kaybetmiş olsa da hakikati arayışı bakımından önemli bir yönetmen. Sınırlarla yüzleşmek cesaretini gösteren ve cesareti kabiliyetle bir araya getirebilen kaç yönetmen var ki sonuçta?

Abdurrahman Badeci


[1] Paul Hühnerfeld-Heıdegger,Bir Filozof Bir Alman Sayfa 15

[2] Hayy B. Yakzan –İbn Tufeyl-İbn Sina, Sayfa:59  İnsan Yayınları, Baskı:2009

[3] Hayy B. Yakzan –İbn Tufeyl-İbn Sina, Sayfa:46  İnsan Yayınları, Baskı:2009

[4] Hayy B. Yakzan –İbn Tufeyl-İbn Sina, Sayfa:35 İnsan Yayınları, Baskı:2009

[5] Hayy B. Yakzan –İbn Tufeyl-İbn Sina, Sayfa:46  İnsan Yayınları, Baskı:2009

[6] Bütün Fikrin Gerekliliği-S. Mirzabeyoğlu Sayfa 129

[7] Enver Gülşen-Amour Yazısı

[8] Enver Gülşen-Amour Yazısı

[9] Mevlana Celalleddin Rumi

[10] S.Mirzabeyoğlu-Bütün Fikrin Gerekliliği

[11] Turan Demir

[12] Adil Çiftçi Din Sosyolojisine Giriş Veya Meleklere Bir Ağıt Sayfa 20-2013 İzmir

[13] Adil Çiftçi Din Sosyolojisine Giriş Veya Meleklere Bir Ağıt Sayfa 21 Basım:2013 İzmir

[14] Adil Çiftçi- Din Sosyolojisine Giriş veya Meleklere Bir Ağıt, Sayfa 21 basım:2013 İzmir

[15] Turan Demir

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up