Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Ayşe Şasa: “Müslüman, manevi boyutu olmayan bir sanattan haz alamaz.”

Yayınlandı

tarihinde

Geçtiğimiz aylarda ilk sayısıyla yayın hayatına merhaba diyen Âyîne Edebiyat ve Sinema Dergisi Ayşe Şasa ile güzel bir röportaj gerçekleştirmişti. Röportaj yapılan kişi Ayşe Şasa olunca içeriğin büyük bölümünü de ‘sinema’ oluşturuyor. Âyîne Dergisi Sinefesto ile röportajın sinema ile ilgili bölümünü paylaştı. Bizler de siz değerli takipçilerimiz ile paylaşıyoruz… Ve bu vesileyle  sitemizin yazarları arasında yer alan ve Âyîne Dergisi’nin yayın yönetmenliğini üstlenen Abdurrahman Badeci’ye ve röportajın hazırlanmasında emeği geçen Sümeyye Karadoru’ya teşekkür ediyoruz.

(Röportajın tamamını Âyîne Dergisi’nin ilk sayısında bulabilirsiniz.)

Hazırlayan                                                                                                     
Abdurrahman Badeci
Sümeyye KARADORU                                                                                                                    

“Okuduğunuz her cümle ile onun hakikat yolculuğuna biraz daha dahil olursunuz. Kendinizi öylesine bu hikâyeden biri olarak görürsünüz ki, mürebbiyeler çocuk Ayşe’yi karanlık odaya kapattıklarında, bir anne edasıyla başını okşayıp “Korkma Ayşe! Hepsi geçecek.” diyesiniz gelir.

Psikotik meselelerin hâlâ bir sıra dışılık arzettiği, çözülemez/tedavi edilemez bir hadise olarak sunulduğu modern dünyada, Ayşe Şasa’nın Ruh Macerası çeşitli tartışmalara sebep olmuş, ancak gerçeği haykıran birçok eser gibi büyük çoğunluk tarafından kitlesel tepkisizliğe/sessizliğe maruz bırakılmıştır. Hâlbuki “Delilik Ülkesi”ne adım atarken, daha ilk satırlarda “maddiyatçı aklın” kapının dışında bırakılması gerektiğini anlarsınız. Zira bu ülke, peşin yargılardan ve seküler taassubtan arınmayanları içeri buyur etmeyecek kadar sırlıdır. Ve peşin yargılarıyla sessizliklerine bürünenler, bu sırlardan mahrum da kalmışlardır.

Gestapo,Hitler, darbeler, Batılı olma fantezisiyle davetten davete koşan ebeveyn, yabancı uyruklu mürebbiyeler ve onların II. Dünya Savaşı’na dair korku dolu hikayeleri, modernizm, sosyalizm, Yeşilçam, uçsuz bucaksız yalnızlık.. Hayalkırıklıkları.. En nihayetinde… Istırab..

Birileri dünyaya ettikleri zulmü bir an olsun düşünmezken, birileri gidişatı durduracak insanî tedbirler almazken, yara almış ruhu ve taşıdığı sorumluluk duygusu ile altüst olmuş bir benlik… Ve o karmaşık fakat güzellik sancısına gebe bu benlik, bir gün İbn Arabi’nin Füsûs-ul Hikem’iyle karşılaşır ve okuduğu her satırda yavaş yavaş şifa bulduğunu hisseder.

Ayşe Şasa’nın kitaplarını okuduğunuzda edebiyattan sinemaya, psikolojiden modernizme,  tasavvuftan sosyalizme can alıcı tespitleriyle, her konuda derin bir misal, özgün bir hikâyeyle karşılaştığınızı fark edersiniz.

Otobiyografiler, yaşadıkları çağa tanıklık etmeleri bakımından büyük önem arz ederler. Kanaatimizce Ayşe Şasa’nın otobiyografisi ileride bilhassa psikoloji alanında yapılacak çalışmalarda hak ettiği değeri bulacak; edebiyat, sosyoloji, sinema ve tasavvufa dair tespitleri birçok gence esin kaynağı olacaktır.”

İslami açıdan sinemayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sinema ve dizilerin bulunduğu noktayı nasıl buluyorsunuz?

Ayşe Şasa: Bu konuları Yeşilçam Günlüğü’nde bir medeniyet bağlamında, İslam Medeniyeti’nin verileri ışığında ele almaya çalıştım. O dönemde içime dolan şeylerin dökümünü yaptım kitabımda. Bugün Türkiye’de sinema düşüncesi daha çok Batı yöntemleriyle ele alınıyor. Sinemaya Batı medeniyetinin perspektifinden bakılıyor. Bizim kendi açımızdan bakabilmemiz için orijinal bir tavra sahip olmamız lazım.

 Peki bu orijinal sinema tavrını nasıl oluşturacağız?

Ayşe Şasa: Bana gelip soruyorlar; “İslami sinema nasıl yapılır?” Ben de diyorum ki; formül şeklinde bir cevabı yok bunun. Yapılacak şey şudur: İslam’ı yaşamak ve sonra kendi meşrebimize, kişiliğimize, durumumuza göre kendimizi sanat alanında ifade etmek. Bizim Geleneksel İslam Sanatında, İslam Edebiyatı’nda –ki Hegel bile fark etmiştir- bildiğimiz gibi lirik ve epik faktörler ön plandadır.  Bizde Aristocu manada dramaturji, geleneksel olarak pek mevcut değildir. Bizim medeniyetimizin perspektifinden bakan ve sinemayı yorumlamaya çalışan kişiler bütün bunları hesaba katmak zorundadır. İslami sanat nasıl yapılır diye sorulunca “İslam’ı yaşayın” derim. Çünkü bir söz vardır bizde. Hâfızın fikri neyse zikri de odur. Nasıl yaşıyorsanız onun sanatını yaparsınız. Eğer yoğun şekilde İslam’ı yaşıyorsanız bu sizin üretiminize de etki edecektir. Benden sonra bu konuda yazanlar gibi ben de, lirik şekildeki bir yaklaşımın, destansı epik bir yaklaşımın bizim anlayışımıza yakın olduğunu söyledim.

 Merak ediyorum, Yeşilçam’a ilk girdiğiniz zaman, şu anki anlayışınız olsaydı, nasıl bir yol izlerdiniz? Zira sinema o zamanlar sizin için önemliydi.

Ayşe Şasa: Sinema o zamanlar benim için önemliydi. Ama o zamanlar sağlam bir bilgiye sahip değildim. Meseleyi daha çok materyalist bir dünya görüşünden yola çıkarak yakalamaya çalışıyordum. Şu anki bakış açım olsaydı, işte bu perspektiften hareketle ticari sinemanın getirdiği sınırlamaları geçersiz hale getirecek, kalıpları kıracak formüller bulabilirdik. Böylece kendi medeniyetimizin, kendi seyircimizin psikolojisine çok daha yakın olacaktık. Bu da bize çok büyük bir hareket kabiliyeti verecekti.

 Yani sorun aslında-herkesin diline doladığı şekliyle maddiyat sorunu değil midir?

Ayşe Şasa: Hayır hayır. Muhayyile sorunu. Muhayyile ve dünya sorunu. Sahip olduğun muhayyile ve ait olduğun dünya… En önemli şey maddiyat değil fikirdir. Sanatçının nakledeceği dünyadır. Bu da tasavvur ve tahayyül gerektirir.

 Din kökenli mütedeyyin insanlar demiştik az önce. Mütedeyyin kesimin sanata ve bilhassa sinemaya bu kadar uzak durmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ayşe Şasa: Bu bir kültür erozyonudur neticede. Geçmişimizde İslâmî medeniyetin çok zengin bir sanat mirası var. Ama günümüzde baskın gelen modern insanın beklentileri olduğundan, belki bu bizim yolumuzu kesiyor psikolojik olarak. Fakat bizler kendi mecramızda hareket edenler bu yolu açmaya adayız. Sanat dallarına ve başta sinemaya insanların uzak durması günümüz insanının eksikliğini gösteriyor. Bizim geçmiş medeniyetimiz göz önüne alınırsa insanımızın sanatla hiçbir probleminin olmadığı görülecektir. Aradaki uzaklık günümüz insanının donanımsızlığı ve eksikliğinden kaynaklanır. Sinema biraz da modern batıda kaynak bulmuş dinamik bir sanat. Sanal bir dünyada yapılan bir sanat. İnsanları sinemayı sevmeye zorlayamazsınız. Bu biraz meşreb, zevk meselesidir fakat bunlara uzak durmak fakirliktir.

Hollywood kaynaklı sinemanın veya Batı taklidi dizilerin kültürel erozyona sebep olmasına karşın, İslâmî düşünürlerin de kendi kaynaklarımızdan hareket etmemiz noktasında bizleri yönlendirmeleri gerekmez mi? Bazı sorumlulukları yok mudur onların da?

Ayşe Şasa: Bizim geleneğimize denk düşen şeyler ortaya çıkarsa insanlarımız bu alanlara yaklaşacaklardır. İnsanları da yüzde yüz suçlamamak gerekiyor. “İnsanlar Türkiye’de okumuyor” diyorlar. Peki yazılan nedir? İnsanların beklentilerine uygun, kültürel miraslarına uygun yazılar yazılıyor mu? Tamamen Batının şartlanmalarıyla yapılan edebiyat sanat yayınları var. Bunların bizim insanımızın ilim ve sanat anlayışına yüzde yüz hitap etmesi pek de beklenemez.

Az önce bahsettiğimiz tüm bu şeyler bizim de sorumluluk almamızla alakalı şeyler değil midir? Bu kadar kendini soyutlamak neden? Bizim de sorumluluk almamızı gerektiren bir tarafı yok mu bu işin?

Ayşe Şasa: “Şeytan işi” diyen de olabilir, sevmeyen insanlar da olabilir. Burada insanları zorlamamak gerekiyor. İslam insanları tek tip insana indirgemiyor. Mezhepler, meslekler hoş görülüyor. Sonuçta sinema teknolojik bir dünya. Pasif bir şekilde uzak duran insanlar kültürel erozyon neticesinde, belki de bu erozyondan tahrip almamak için böyle bir duruş sergilemiş olabilirler. Sanat ayrı bir şeydir. Sanat insanı zenginleştiren bir şeydir; her zaman ve her yerde… Asla zorlamayla olmaz.

Sinema -her şeyi bir yana bırakırsak- gerekli mi sizce hayatımızda?  

Ayşe Şasa: Bu sorunun cevabını veremeyeceğim. Ben gençliğimde sinemayı tutku şeklinde severdim. Sinemayla oturup sinemayla kalkan biriydim. Fakat kırklı yaşlarımdan sonra sinemadan uzaklaştım. Bunu açıklayamıyorum tam olarak. Gençlik sanatı da diyebiliyorum ona. Sinemaya ilgi duymuyorum artık. Edebiyatı, şiiri daha çok önemsiyorum. Şiiri, geleneksel sanatları ihmal eden bir insan, günümüzde kendi medeniyetine dayalı derinlikli bir sinema yapamaz ve bulamaz.

 Dizi izlemiyorsunuz herhalde?

Ayşe Şasa: İki-üç yıl önce bir-iki diziye baktım; şöyle ne yapıp ediliyor diye. Yeşilçam sinemasına göre çok daha mütekâmil bir teknikle fakat Yeşilçam’ın devamı niteliğindeler.

 Sorumluluk aldıktan sonra duyarlı kişilerin sinemaya dair yapmaları gerekenler hakkında tavsiyeleriniz nelerdir?

Ayşe Şasa: Sinemayı bizim halkımıza ve seyircimize sevdirecek şeyler yapılmalı. Türkiye ve dünyada yapılan filmler çok dünyevi, maneviyattan uzak, insanın gönül âlemine bir boyut eklemeyen şeyler. Ben biraz da bu yüzden uzaklaştım sinemadan. Yani İslam’a dönüş yaptıktan sonra dünyada ve Türkiye’de yapılan şeyler çok sığ ve yavan geldi. Artık neredeyse hiç ilgilendirmiyor beni. En son Semih Kaplanoğlu’nun üçlemesini ilgiyle izledim. Bir de Yavuz Turgul’un “Gönül Yarası” filmi bir hidayet hikâyesi olduğu için -onu öyle yorumladığım için- çok ilgimi çekmişti.  Burada bir manevi boyut var benim için. Bir Müslüman, manevi boyutu olmayan bir sanattan haz alamaz.  Burada sorumluluk, bu tür bir sanat yapma sorumluluğu olmalıdır. Sorumluluk böyle bir şeydir. Bu boyutluluğu sinemaya getirebilmektir. Bu da dünyalık Batı kalıplarıyla ve alışılmış şekillerle pek mümkün olmayabilir.

Yakın zamanda “Sinemanın Hakikati” diye harikulade bir kitap yazmış Enver Gülşen isminde bir arkadaş var. Benim 1993 yılında ortaya sürdüğüm sinema ve tasavvuf temasını fevkalade genişletmiş, derinleştirmiş ve zengin bir hale getirmiş. Sinemanın tasavvuftaki “hâl” dediğimiz şeyleri anlatmaya müsait olduğunu ifade ediyor. Bu bakımdan çok ufuk açıcı şeyler yazmış. Tavsiye ederim meraklılarına.

 Peki tasavvuf…

Ayşe Şasa: Müslüman dediğimiz insan Allah’ı bulmuş, hakikati bulmuş, onun kıyısına ulaşmış insandır. Tasavvuf bu ilişkiyi derinleştiren, Allah’a yakınlığı artıran şeydir. Geçmişte bizim medeniyetimizde sanatla uğraşanların tasavvufla alakaları çok iyiydi. Edebiyatta, hatta mimaride vs. insanın hassasiyetini derinleştirir tasavvuf. Bir sanatçıya tavsiye edilebilecek şeylerdendir. Ama şunu da söylemek lazım: Tercihlerden biridir ve herkese de nasip olmayabilir.

Manevi arayışlar ve beyaz perde deyince akla ilk gelen isimlerden biri Tarkovski. Hatta tasavvuf deyince bile.. Bu konuda neler söyleyebiliriz?

Ayşe Şasa: Tarkovski ekranı ibadet ortamına çeviren bir adam. Ekrana aşkınlık boyutu getiriyor. Hatta Enver Gülşen, benim bu sözümü zikretmiş kitabında. Tarkovski inançlı bir adam ve görünmeyenin insan üzerindeki etkilerini sinemada dile getiren, insanın yaşadığı manevi halleri bize şairane bir yöntemle anlatmaya çalışan biri. Lirik bir sinema anlayışı var onun. Bu bakımdan bizim anlayışımıza yakın sayılır.

 

Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni bir eseriniz var mı?

Ayşe Şasa: Günlük tutuyorum. Duygularımı, düşüncelerimi, okuduklarımdan bazı alıntıları buraya kaydediyorum. Belki zamanla yayınlamayı düşünürüm. Şebek Romanı’nın devamını yazmayı düşünüyordum. Bir-iki roman, hikâye tasarım vardı ama onları yapacak kuvveti kendimde bulamıyorum. Yorgunum, dolayısıyla zorlanmak da istemiyorum. Fakat son dönemde Enver Gülşen’in kitabı bende çok büyük bir heyecan uyandırdı. Çünkü zamanında tasavvuf ve İslam konusunu ortaya attıktan bir müddet sonra adeta yaptığım şeyden şüpheye kapılmaya başlamıştım. Çünkü boşluk ve sessizlik takip etti ortaya sürdüklerimi. Gerçi Sadık Yalsızuçanlar “ Rüya Sineması” diye bir şerh de yazdı. Bu konuları çok mu abarttık diye düşünüyordum. Fakat Enver Gülşen’in harikulade çalışması “Sinemanın Hakikati” benim sözlerimi teyit etti. Benim gözümde, beni bana onaylattı. Demek ki haklıymışım dedim. Bunu görmek beni çok sevindirdi. Yani bir temanın bu kadar derinleşmesini görmek çok büyük bir heyecan yarattı bende. Umut verici olan şu ki, benim zamanımda bulunmayan bir genç insan profili var bugün. Hem okullu hem mütedeyyin ve sorgulayan.. Benim zamanımda okumuş insanların çoğu ne yazık ki münkirliğe teşvik edildi.

 “Bizim zamanımızda münkir insanlar vardı” diyorsunuz. Her ne kadar münkir insanlar olsa da o zamanki insanların- yanlış da olsa- bir ideolojisi vardı. Ama şimdiki insanların? Hissizlik.. Aşk yok. Tamamen nihilist.

Ayşe Şasa: Ben de gençliğimde nihilisttim. Çok karanlık bir dönemdi. O hali de yaşadım. Çok acıklı bir durum..

 Ben tam burada bir parantez açmak istiyorum. Sizin zamanınızda inançsızlık olduğu için yalnızlık çekiliyordu. Ama biz inançlıyız fakat buna rağmen yalnızlık çekiyoruz. Bizim yalnızlığımızla sizin yalnızlığınız arasındaki paralellik ya da farklılık nedir?

Ayşe Şasa: İnsan maneviyat yönünde ilerledikçe cemiyet/halk içinde yalnızlığı artabilir. Hakka yaklaştıkça halkla olan bağlantınız yavaşlayabilir. Ama bu insanlardan kaçmayı, onlara sırt çevirmeyi gerektirmez. Tasavvufçular halk içinde Hak ile birlikte olmaya teşvik etmişlerdir. Hz. Allah’a yakınlık içinde olan insana onun yakınlığının kifayet etmesi gerekir. O büyük bir zenginliktir. Geçmişteki yalnızlığım hayatı anlamlandıramama yalnızlığıydı. Çok feci bir şey; o bir cehennem. Orda insan bir arayış içindeyse cehennemden çıkma ümidi daima vardır. İnsan bazen iflasını kabul etmeli. Bende öyle olmuştu. Değerlerin iflasını kabul ettim ve bu tavrım yeni bir sayfa açmama vesile oldu. Tasavvufta “Mürşidin buyruğuna boş heybe ile git” derler. Kafanda hiçbir bilgi olmadan. Bu teslimiyeti arttırır. Ama işte o noktaya gelmek için –arayan insan olarak- bütün bildiklerinize çizgi çekeceksiniz.

 Doğu- Batı sinemasıyla ilgili ayrım noktaları nelerdir?

Ayşe Şasa: Hollywood sineması Aristo drama dayanır. Drama ve trajedi geleneğine dayanır.  Doğuda ise epik ve lirik çizgiler hâkimdir. Bu konuda Enver’in kitabı ve Yusuf Kaplan’ın makaleleri doyurucudur. Yusuf Kaplan’ın, Enver’in kitabının başında çok önemli bir sunuş yazısı var. Hakikaten devrimsel bir şey yani. İlk defa bizim medeniyetimizin perspektifini çok kesin olarak ortaya koyan bir sunuş yazısıdır.

Günümüzde Yeşilçam Sineması kavramından söz edilebilir mi?

Ayşe Şasa: Yeşilçam’ın klasik anlayışı ve iş ortamı çöktü.  Fakat ruh itibariyle dizilerde devam ediyor.

Peki bizim bundan kurtulmamız mı gerekiyor?

Ayşe Şasa: Hayır hayır, Yusuf Kaplan ve Enver Gülşen ile bu konuda görüşme içerisindeyim. Ben Yeşilçam Günlüğü’nde bir şeye değinmeye çalıştım ama çok şematik olarak değiniyor. Bizim sinemamız Hollywood sineması kopyası değildir. Oradan alarak kendine adapte etmiştir. Bizim dünyamızda iyiler mükâfatlandırılır. Kötüler ise cezalandırılır. Kötüler galip gelmez bizim dünyamızda. Batıda çok sık görürüz kötülerin galibiyetini, fakat bizde öyle değildir.

 Arayışınızı yansıttığınız filmler hangileridir?

Ayşe Şasa: Ah Güzel İstanbul ve Balatlı Arif.

 Yaşadığınız buhranlar sinemaya girişinizi ne yönde etkiledi?

Ayşe Şasa: Bütün genç insanlara da o yüzden sinema cazip geliyor. Yalnızlık çeken insana diyorsun ki; Milyonlarca insanla iletişim kuracaksın, böyle bir boyutu var. Bu bir tercih konusu olabiliyor.

Genç bir sinema düşünürü nasıl olmalı?

Ayşe Şasa: Her şeyden önce kendi medeniyet mirasını ve ip uçlarını edinmeli. Bilinç düzeyinde bu mirası barındırmalı. Kültürel birikimi olmalı.  Bir şeylerin erken yaşlarda edinilmesi lazım.. Belki de İranlı sinemacıların çok otantik şeyler yapması onların bizden farklı olarak çocukluklarında Doğu edebiyatının masallarından kopmamış olmalarıyla ilişkilidir.

 Doğu sinemasından beğendiğiniz bir yönetmen var mı?

Ayşe Şasa: Abbas Kiyarüstemi ile Majid Majidi 

Kemal Tahir sinemaya bakış açınızı ne yönde etkiledi peki? Sadece sinemayla kalmasın edebiyat ve diğer sanat dallarını da kapsasın bu soru. Zira kimlik arayışınızda da derin etkileri olan bir isim Tahir…

Ayşe Şasa: Kemal Tahir Batılılaşmanın çok yıkıcı etkileri üzerinde durmuş bir kişi idi. Sürekli bizim kendi tarihsel mirasımızdan kopmuş olduğumuzu söylerdi. Bu değerlerimizi geri kazanma yollarını araştıran bir insandı. Hep yerli olmaktan bahsediyordu. Kendi değerlerimize sahip çıkmanın, bunları yeniden keşfetmenin, yok edilmiş değerlerimizi tekrar bulup bunlara sahip çıkmanın çok hayati bir önem taşıdığını söylüyordu. Bu da benim küçük yaştan itibaren arayışlarıma neden oldu. Fakat kendisinin vefatından çok zaman sonra benim gelenek deyince sadece tarihi ve geleneksel sanatları değil, aynı zamanda dini de kapsayan bir yaklaşım gerektiğini anladım. Yani İslam medeniyetinin, Osmanlı medeniyetinin temeli İslâmdır. Bu kodlara aşina olmadıkça bu şifreler çözülmez. Bu şifreyi çözmeden önce de Kemal Tahir’den başlayan bir arayışın çok büyük bir etkisi var. Kendisi bir sûfi falan değil ama “Devlet Ana” kitabında tasavvuftan sempatiyle bahseder. Yunus Emre’den… Ve bütün arayışı da bu yöndeydi.

©” Sinefesto.com”

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Günün Haberi

Şairlerin Hayatını Beyaz Perdeye Taşıyan Filmler

Şairleri anlatan şiir gibi filmler…

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali (2012)

Filmde Sabahattin Ali’nin edebiyatçı kimliğinin yanı sıra sevdaları, fikir dünyası ve onu faili meçhule götüren dönemin sosyo-politik dinamikleri de ele alınıyor.

Sylvia (2003) IMDb 6,3

Yıl 1956, İngiltere. İleride tanınan bir şair ve yazar olarak ün salacak olan Sylvia Plath, şair Ted Hughes ile tanışır. Cambridge’de şairin dizelerinden yansıyan zekasından etkilenip henüz tanışmadan önce aşık olmuştur ona. Ted de tanıştıkları zaman aşık olur. Evlenirler. Sylvia çok geçmeden kocasının dizelerine, kalemine, yakışıklılığı ile birleşen başarısına vurulan, etkisi altında kalan başka kadınların da varlığının farkına varır. Bir zaman sonra Sylvia, kocasının profesyonelliğinin gölgesinde var olma çatışmasına düşer. Yazma kariyerindeki ilerleyişi Ted’inki kadar doğal ve içgüdüsel gelişememektedir. Acı ve öfke duyguları arasında yazdığı yarı otobiyografik bir roman ve az sayıda şiirleri ile kariyerine imzasını atmıştır.

Kelebeğin Rüyası (2013) IMDb 7,8

Zonguldak’ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa’da da çetin bir savaş yaşanmaktadır. Belediye Başkanı’nın kızı Suzan’ın Zonguldak’a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer’in şiire olan inancı daha da artar. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, çevrenin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940’lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer’in hem kendi gelecekleri, hem de dünyanın gidişatı hayra alamet değildir.

Parlak Yıldız (2009) IMDb 6,9

Filmde şair Keats’ın yaşamına dokunuyoruz. Yıl 1818 ve Londra dışında eşsiz doğa manzaralı bir yerdeyiz. O vakitler henüz yirmi üç yaşında olan şair, genç komşusu Fanny Brawne ile gizli bir ilişki sürdürmektedir. Aralarındaki aşk giderek kök salıp güçlenirken üstesinden gelinmesi gereken engeller ile karşı karşıdırlar. Öncelikle Fanny’nin annesi bu engellerden biridir. Öte yandan Keats’in bir hastalığı vardır. Buna bir de Keats’in en yakın arkadaşı Brown eklenince işler iyice zorlaşır. 

Mavi Gözlü Dev (2007) IMDb 6,7

 Komünizm propagandası nedeni ile mahkum edilen Nazım, içeride kulaktan kulağa büyüyen haklı bir üne kavuşur. Dil yeteneği ve muhteşem şiirleri sayesinde yavaş yavaş bir efsane haline dönüşür. Çevresinde şiirinden, ressamlığından feyz alarak genişleyen bir devrimci ve sanatçı arkadaş grubu oluşurken Nazım Hikmet’in aklında olan tek şey çok sevdiği eşi Piraye’dir.

Lope (2010) IMDb 6,0

Trajedi ve komediyi harmanlayarak İspanyol sinemasında yeni bir devir başlatan, Lope de Vega’nın hayatını konu alan bir film.

Tutkunun Şairleri (1995) IMDb 6,6

Fransız şairler Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine’nin hayatından kesitler sunan, 1995 yapımı biyografik filmde iki şairin hayatından kesitler sunuluyor. Paul Verlaine evlidir fakat karısının kendi şair ruhundan anlamadığını düşünür. O sıralarda evinden kaçarak şehre gelen, kendisine önceden şiirlerini yollayarak zekasına hayran bırakan genç ve idealist Rimbaud’u evinde ağırlar. Rimbaud’un haşarı ve rahatsız edici tavırları ev sakinleri tarafından hoş karşılanmaz fakat bu durum Verlaine için geçerli değildir. Rimbaud’un gizemine kapılan Verlaine için Rimbaud devri başlar. Aynı dili konuşan bu iki insanın arasındaki ilişki sadece şair iki arkadaş ilişkisi olmaktan çıkacak ve tüm hayatlarını değiştirecek bir yol izleyecektir.

Postacı (1994) IMDb 7,7

Sıradan bir İtalyan postacı, ünlü bir şairin mektuplarını taşırken şiir sevmeyi öğrenir. Bu durumu Beatrice adındaki güzeli etkilemek için kullanacaktır. Mektupların sahibi Pablo Neruda’dır. Onun gönderilerinden sorumlu postacı Mario, kısa sürede kendisi ile bir bağ kurar. Ondan aldığı destekle Mario, kendi içindeki cevheri açığa çıkartmayı öğrenir. Ardından da aşka davet zamanı gelir. 

Sayat Nova (1969) IMDb 7,7

Ermeni ozan Sayat Nova’nın hayatını ele alan film, sanatçının ünlü şiirleri eşliğinde Nova’nın yaşamının önemli dönüm noktalarını işliyor. Sofiko Chiaureli’nin altı farklı rolde izleyici karşısına çıktığı filmde Nova’nın bilinmeyen, gölgede kalmış eserleri de ölümsüzleşiyor. 

Howl (2010) IMDb 6,7

1957 yılının San Francisco’sunda genç şair Allen Ginsberg, yıllar boyunca en fazla okunan ve tartışılan şiire imza atar: Howl .Filmde tıpkı bu performatif şiir gibi üç parçadan oluşur: Allen Ginsberg’in gençlik dönemlerinden kesitler, şairin kendi sesi ile bir araya gelir. Howl şiirini Chicago davası’nda okuyan Ginsberg’e tepkiler bir diğer bölümü oluşturur.

BONUS

Yedi Güzel Adam

Hikayesi 1950 ve 1970’li yılların Kahramanmaraş’ında geçen dizi; yakın edebiyat tarihimize damgasını vuran şairlerimiz Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Ali Kutlay, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören’in hayatını konu alıyor.

HazırlayanMehmet Ali Karga

Okumaya Devam Et

Liste

Bruce Willis ve 10 Performansı

66. yaşına özel Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için derledik.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

1988 yapımı Zor Ölüm (Die Hard) filmindeki performansı ile Hollywood’un vazgeçilmez aktörleri arasına girmeyi başarmış olan Bruce Willis, 1985 yılında yer aldığı Mavi Ay dizisi ile Altın Küre ödüllerinde ‘Müzikal veya Komedi Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu‘ ödülünü alırken 1987 Emmy ödüllerinde ‘Bir Drama Dizisinde En İyi Erkek Başrol Oyuncusu‘ ödülünü kucakladı.

66. yaşını kutlayan Bruce Willis’in 10 iyi performansını sizler için listeledik. İyi seyirler.

Altıncı His (1999) The Sixth Sense IMDb 8,1

Bruce Willis’in oyunculuğuyla dikkat çeken, 1999 yapımı psikolojik korku filmidir. Ölüleri görebildiğini ve onlarla konuşabildiğini iddia eden sorunlu, içine kapanık bir çocuk ve ona yardım etmeye çalışan eşit derecede sorunlu bir çocuk psikoloğunun hikâyesini anlatır.

Glass (2019) IMDb 6,7

James McAvoy ve Anya Taylor-Joy’un başrolünü üstlendiği Parçalanmış ile Bruce Willis ve Samuel L. Jackson’ın başrollerini üstlendiği Ölümsüz filmlerini birleştiren yapım, Parçalanmış üçlemesinin devam halkası. Filmde, aşırı güçlü ve zarar görmeme yeteneğine sahip olan David Dunn, Kevin Wendell Crumb’ın parçalanmış kişiliklerinden biri olan ve en tehlikelisi olarak öne çıkan The Beast’in peşine düşüyor. Bu kovalamaca sırasında, kemiklerinin narinliğini şeytani zekası ile dengeleyen Mr. Glass’ın gölgesi de yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor. Glass’ın bildiği kimi sırlar iki adam için de kritik düzeyde önem kazanıyor. Aynı psikiyatri kliniğinde tedavi gören üç adam, birbirlerinden bambaşka karakterlerde olmalarına rağmen, “süper kahraman olduklarına inanan insanlar” üzerine uzmanlaşmış olan bir psikiyatrın bakımında tedavi için psikiyatri merkezine yatırılıyor. Ancak Mr. Glass ve Crumb’ın bir araya gelişi, kaçınılmaz olarak bir firar ile sonuçlanıyor. Onları durdurabilecek tek kişi olan Dunn da arkalarından firar ederek ikilinin peşine düşüyor.

Ucuz Roman (1994) Pulp Fiction IMDb 8,9

Ucuz Roman’da Honey Bunny ve Pumpkin, hayatlarına biraz hareket katmak isteyen genç ve birbirine aşık bir çift küçük soyguncudur. Öteyandan, iki kaşarlanmış gangster, Vincent Vega ve Jules, günlük işlerinden biri olarak, patronlarına ödemeyi geciktiren bir kaç sahetekar genci vurmaya giderler. Vincent patronun güzel ve genç karısına bebek bakıcılığı yapmakla da görevlendirilirken ortağı suç yaşamına son vermeye karar verir. Cesur bir boksör ise para karşılığı hile yapmayı reddederek şehirden kaçar. Kader bu aykırı tipleri muhteşem bir şekilde bir araya getirecek, yollarını kesiştirecektir.

12 Maymun (1995) Twelve Monkeys IMDb 8,0

Dünyada insanlığın yok olmasına yetecek derecede tehlikeli olan bir virüs yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açmıştır. Geriye kalan az sayıdaki insan yer altlarına kurdukları barınaklarda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu esnada virüsün yok olması için bir çözüm yolu bulan insanlar, zamanda geriye gidebilecekleri bir zaman makinesi yaparlar. İlk test sürüşü içinse eski bir mahkum olan James Cole gönüllü olur. James kendisini yedi yıl geride, bir akıl hastanesinde bulur. Akıl hastanesi gibi bir ortamda gelecekten geldiğini ve misyonunu anlattığında ise gerçek anlamda akıl hastası etiketi yemesine neden olur.
12 Maymun, zamanda yolculuk temalı filmlerin arasında en önemli olanlardan biri. 

Zor Ölüm (1988) Die Hard IMDb 8,2

Zor Ölüm’de Noel gecesi New York polis departmanı dedektifi John McClane günden güne uzaklaştığı karısı Holly’le arasını düzeltmek ve tekrar barışmak için Los Angeles’a gelir. Holly şirketinin yılbaşı partisi için Nakatomi Plaza’dadır ve McClane bu binaya doğru yola çıkar. McClane plazaya vardığında kıyafetlerini değiştirmek için bir odaya girer. Bu esnada bir grup Alman terörist binayı kuşatarakk içindeki insanları rehin alır. Ellerinden kurtulabilen tek kişii McClane’dir. Şimdi McClane’e düşen görev içerisinde eşinin de bulunduğu bu kalabalığı kurtarmak olacaktır.

Günah Şehri (2005) Sin City IMDb 8,0

Frank Miller’ın aynı isimli çizgi romanından uyarlanan film; kendini bir hilkat garibesi olarak düşünen buna karşın oldukça güçlü hatta yenilmez bir sokak savaşçısı olan gizli romantik Marv, özel dedektif Dwight, çabalarının yetersiz kalacağını bilse de, pislik yuvası haline dönmüş olan şehri temizlemeye çalışan idealist, gözü pek polis memuru Hartigan ve onların maceralarını anlatıyor.

Olaylar asıl ismi Basin olan fakat her türlü suçun vaka-i adliyeden sayılması nedeniyle “Günah Şehri” diye anılan hayali bir mekanda geçmektedir. Marv ve Dwight alışageldiğimiz “kahraman” tiplemelerine tam olarak uymasalar da alıştığımız gibi kötü adamlara karşı amansız bir savaş vermekteler. Hartigan ise bataklıkta açan bir çiçek misali dürüst ve namuslu birisidir. Bu üç kahraman, gücünü farklı kuvvetlerden almaktadır. Marv intikam, Dwight merhamet ve aşk, Hartigan ise dürüstlük.

Şanslı Slevin (2006) Lucky Number Slevin IMDb 7,7

Slevin’in hayatı hiç iyi gitmemektedir: Yaşadığı binanın mühürlenmesine karar verilmiştir; bir soyguncuya kimliğini kaptırmıştır; ve kız arkadaşını başka bir erkekle yakalamıştır. Los Angeles’tan ve sorunlarından bir süreliğine kurtulmak için arkadaşı Nick Fisher’ın New York’taki dairesinin anahtarını alır. Ama kötü talihi peşini bırakmayacak, işler daha da sarpa saracaktır.

Haham ve Patron New York’un yer altı suç dünyasının iki saygın ve korku uyandıran mafya babasıdır. Bir zamanlar ortak olan iki adam şimdi birbirlerinin en büyük düşmanıdırlar ve operasyonlarını aynı caddede karşılıklı malikanelerinden yürütmektedirler. Ellerinde tuttukları güce rağmen, paranoyanın esiridirler ve son 20 yılda kalelerinden bir kez olsun çıkmamıştırlar.

Ölümsüz (2000) Unbreakable IMDb 7,3

Tüm yolcuların hayatlarını kaybettiği büyük tren kazasından kurtulabilen tek kişi David Dunn olur. İşin daha da ilginç yanı Dunn’ın tek bir çizik bile almadan bu kazayı atlatmış olmasıdır. Bu mucizevi durum tüm insanların ilgisini çeker, en başta da bir çizgi roman müptelası ve koleksiyoncusu olan Elijah Price’ın… Price David Dunn’la tanışmak ister ve bu amacına ulaştığında ona bu kazayla ve bu gibi kazalardan nasıl kurtulduğuyla ilgili gizemli bir teoriden bahseder. Dunn’a başlarda gerçek dışı gelen bu teori zamanla kendini keşfetmeye giden yolun ilk adımı olacaktır.

5. Güç (1997) The Fifth Element IMDb 7,7

23. yüzyılda New York. Dünya yok olmanın eşiğindedir. Her 5000 yılda bir geri dönerek yaşamı yok etmeye çalışan şeytani güç, bir gezegen biçiminde hızla dünyaya yaklaşmaktadır. Tek kurtuluş beşinci güç olarak adlandırılan, kimsenin ne olduğunu bilmediği elementin dünyaya ulaşmasıdır. Bunu başaracak tek kişi eski bir asker olan taksi şoförü Korben Dallas’tır. Ancak onun ilgilenmesi gereken mükemmel güzellikte bir yaratık vardır.

Armageddon (1998) IMDb 6,7

 Birleşik Devletler Hükümeti, bizden dünyayı kurtarmamızı istiyor. İtirazı olan?”

Dünyayı yok edecek büyüklükte bir göktaşını yok etmek için bir grup sondajcı gök taşına doğru tehlikeli bir yolculuk yaparak onu yok etmeye çalışırlar.

Mavi Ay (Dizi 1985 – 1989) Moonlighting IMDb 7,6

Maddie Hayes ile eğlenceli dedektif David Addison’ın maceralarını anlatan Mavi Ay, 1985 ile 1989 yılları arasında ABC’de 65 bölüm olarak yayınlanmıştır. ABD yapımıcı Mavi Ay, sürekli çekişen ancak birbirlerine aşık iki karakterin dedektiflik hikayelerini konu almaktadır.

Okumaya Devam Et

Liste

Sağlık Çalışanlarının Hayatımızdaki Önemini Anlatan 10 Güzel Film

Tıp Bayramı kutlu olsun.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Biyografiden dramaya; sizi sürükleyecek, sonuna geldiğinizde sağlık çalışanlarına teşekkür etmek isteyeceğiniz filmler listesi sizlerle. Tıp Bayramı kutlu olsun. İyi seyirler.

Doktor (1991) The Doctor IMDb 7,0  

Jack McKee zengin ve başarılı bir doktordur. Düzgün seyrinde giden hayatı kanser teşhisi konmasıyla değişecektir. Yıllarca hekim-hasta ilişkisine hekim gözüyle bakan Jack, olaya bir de hasta gözüyle bakmak zorunda kalacak ve yaptığı hataların farkına varacaktır.

Doktor Ölüm (2010) You Don’t Know Jack IMDb 7,6

Gerçek olaylara dayanan bir hikayeden uyarlanan ve televizyon kanalı HBO tarafından çekilen film, iyileşme umudu kalmayan hastaların ölmesine yardım ederek kamuoyunun gündemine oturan, ‘ölüm meleği’ lakaplı meşhur Doktor Jack Kevorkian’ın hayatını anlatıyor.

Tanrıyı Oynayanlar (2004) Something the Lord Made IMDb 8,2

Büyük Buhran sırasında başlayan, cerrah Alfred Blalock ile siyahi asistanı Vivien Thomas’ın 34 yıllık ortaklıklarının hikayesi. İlk başta hademe olarak işe alınan Thomas, el becerisi ve kardiyolojiye duyduğu ilgi sayesinde Cerrah Blaloc’un araştırmalarının önemli bir parçası haline geliyor. Ancak dönemin ırkçı yaklaşımı Thomas’ı oldukça zorluyor. Kapalı kapılar ardında sorunsuz yürüyen bu ortaklık ilişkisi, beyazların hüküm sürdüğü kapıların ardında tam bir mücadeleye dönüşüyor.

Patch Adams (1998) IMDb 6,8

İntihar eğilimli biri olarak girdiği akıl hastanesinde gördüklerinden sonra Hunter ‘Patch’ Adams (Robin Williams), çıktıktan sonra tıp fakültesine öğrenci olarak girer. Okulda başarılı bir öğrenci olmasına karşın, ideallerinden dolayı hocalarından tepki görür. Amacı ‘hayata renk katarak’ mizah yoluyla tedaviye katkıda bulunmaktır. Daha sonra yoksul hastalar için kendi parası ve bağışlarla özel bir klinik açmaya kadar girişimlerini sürdüren Adams, film sürecinde sevgilisi Carin Fisher’in (Monica Potter) öldürülmesiyle ve lisanssız klinik açmakla darbeler yese de, tedavi hizmetlerinde yaptıklarıyla ünü ülke çapına yayılır ve bir anlamda amacına ulaşır.

Article 99 (1992) IMDb 6,1

Veteran Hastanesi’ndeki bir grup doktor, umutsuz bir durumla uğraşmak zorundaydı: çok fazla hasta ve yetersiz yatak kapasitesi. Doktorların sorunlarının asıl sebebi, hastane yönetiminin kemer sıkma politikasıdır. Doktorlar ise ellerinden gelen en iyi şekilde hizmet etmeye karar verirler, bu yönetimin kurallarına karşı gelme ve izinsiz işlemler gerçekleştirme anlamına gelse bile.

Aklım Karıştı (1999) Girl, Interrupted IMDb 7,3

Yaşamına kast etme,günlük ilişkiler yaşama ve kişilik bölünmesi tanısıyla ailesinden ayırılarak ‘Claymoore’ adlı psikiyatri kliniğine yatırılan yazar adayı genç Susanna Kaysen’in buradaki personel ve hastalarla yaşadığı hüzünlü, heyecan verici, iç burkucu ilişkinin hikayesini anlatan film yazar Susannna Kaysen’in aynı adı taşıyan romanıdan, başarılı filmleriyle bütün dünyaya kendini kanıtlayan James Mangold tarafından sinemaya uyarlanmış.

Yetenekli Eller: Ben Carson Hikayesi (2009) Gifted Hands: The Ben Carson Story IMDb 7,7

Dr. Ben Carson, işinde oldukça yetenekli bir cerrahtır. Kendisine gelen son vaka, onun bu yeteneğini kanıtlamasında bir kez daha etken olacaktır. Dr. Carson’un bu yeteneğini nasıl kazandığı, geçmişindeki zorlu mücadelede saklıdır.

Zeka (2001) Wit IMDb 8,0

1998’de Pulitzer ödülü kazanmış bir tiyatro oyunundan uyarlanan tv filmi, kendisine konulan kanser teşhisinin ardından, hayatı sorgulamaya başlayan bir kadının hikayesini anlatıyor. Edebiyat Profesörü olan Vivian Bearing; koyulan kanser teşhisinin ardından, hayatını gözden geçirirken, önceliklerini de yeniden değerlendiriyor.

Uyanışlar (1990) Awakenings IMDb 7,8

Oliver Sacks’ın kendi hayatını kaleme aldığı aynı isimli romandan sinemaya uyarlanan film, ömrünü bilime adayan asosyal bir doktorun, icat ettiği bir ilaç sayesinde değiştirdiği yaşamları anlatır. Nörolog Malcolm Sayer, yeni çalışmaya başladığı bir hastanede, daha önce görmediği tarzda bir hastalığa sahip bir grup hastayla karşılaşır. Bu insanlar uzun yıllardır hareket etmeden yatağa bağlı bir şekilde uyku modundadırlar. Doktor Malcolm bir konferans esnasında tanıtılan bir ilacın bu hastalığı da iyileştirebileceğini düşünür ve bu hastalar üzerinde uygulamaya başlar. Uyandırılıp hayata dönen ilk hasta Leonard Lowe olur.

Fil Adam (1980) The Elephant Man IMDb 8,1

Fil Adam, gerçek bir hayat öyküsünü anlatıyor. 1880’ler Londra’sındayız. Şehrin sokaklarından süzülen kasvet ve karamsarlık, arka sokaklarda olup bitenleri belli eder nitelikte. Doktor Treves, isli sokaklarda gezindiği esnada gezici bir sirke rastlıyor. Önündeki kalabalıktan anlaşıldığı üzere içeride normal olmayan bir gösteri var. Ve bu normal olmayan gösterinin kahramanı, doğuştan engelli olan John Merrick. Annesi Merrick’e hamileyken bir fil tarafından saldırıya uğradığı söylenir bu sirkte. Doktor Treves ise hızlı bir hamleyle tedavi altına almak ister bu fil görünümlü adamı ve istediği gibi de olur. Her haliyle ürkütücü olan fil adamın bu korkunç görünümünün altında, gönlünde yatanlar ise zamanla dökülmeye başlar.

Okumaya Devam Et

Popüler