Bizimle İletişime Geçin

Manşet

Ayşe Şasa: “Müslüman, manevi boyutu olmayan bir sanattan haz alamaz.”

Yayınlandı

tarihinde

Geçtiğimiz aylarda ilk sayısıyla yayın hayatına merhaba diyen Âyîne Edebiyat ve Sinema Dergisi Ayşe Şasa ile güzel bir röportaj gerçekleştirmişti. Röportaj yapılan kişi Ayşe Şasa olunca içeriğin büyük bölümünü de ‘sinema’ oluşturuyor. Âyîne Dergisi Sinefesto ile röportajın sinema ile ilgili bölümünü paylaştı. Bizler de siz değerli takipçilerimiz ile paylaşıyoruz… Ve bu vesileyle  sitemizin yazarları arasında yer alan ve Âyîne Dergisi’nin yayın yönetmenliğini üstlenen Abdurrahman Badeci’ye ve röportajın hazırlanmasında emeği geçen Sümeyye Karadoru’ya teşekkür ediyoruz.

(Röportajın tamamını Âyîne Dergisi’nin ilk sayısında bulabilirsiniz.)

Hazırlayan                                                                                                     
Abdurrahman Badeci
Sümeyye KARADORU                                                                                                                    

“Okuduğunuz her cümle ile onun hakikat yolculuğuna biraz daha dahil olursunuz. Kendinizi öylesine bu hikâyeden biri olarak görürsünüz ki, mürebbiyeler çocuk Ayşe’yi karanlık odaya kapattıklarında, bir anne edasıyla başını okşayıp “Korkma Ayşe! Hepsi geçecek.” diyesiniz gelir.

Psikotik meselelerin hâlâ bir sıra dışılık arzettiği, çözülemez/tedavi edilemez bir hadise olarak sunulduğu modern dünyada, Ayşe Şasa’nın Ruh Macerası çeşitli tartışmalara sebep olmuş, ancak gerçeği haykıran birçok eser gibi büyük çoğunluk tarafından kitlesel tepkisizliğe/sessizliğe maruz bırakılmıştır. Hâlbuki “Delilik Ülkesi”ne adım atarken, daha ilk satırlarda “maddiyatçı aklın” kapının dışında bırakılması gerektiğini anlarsınız. Zira bu ülke, peşin yargılardan ve seküler taassubtan arınmayanları içeri buyur etmeyecek kadar sırlıdır. Ve peşin yargılarıyla sessizliklerine bürünenler, bu sırlardan mahrum da kalmışlardır.

Gestapo,Hitler, darbeler, Batılı olma fantezisiyle davetten davete koşan ebeveyn, yabancı uyruklu mürebbiyeler ve onların II. Dünya Savaşı’na dair korku dolu hikayeleri, modernizm, sosyalizm, Yeşilçam, uçsuz bucaksız yalnızlık.. Hayalkırıklıkları.. En nihayetinde… Istırab..

Birileri dünyaya ettikleri zulmü bir an olsun düşünmezken, birileri gidişatı durduracak insanî tedbirler almazken, yara almış ruhu ve taşıdığı sorumluluk duygusu ile altüst olmuş bir benlik… Ve o karmaşık fakat güzellik sancısına gebe bu benlik, bir gün İbn Arabi’nin Füsûs-ul Hikem’iyle karşılaşır ve okuduğu her satırda yavaş yavaş şifa bulduğunu hisseder.

Ayşe Şasa’nın kitaplarını okuduğunuzda edebiyattan sinemaya, psikolojiden modernizme,  tasavvuftan sosyalizme can alıcı tespitleriyle, her konuda derin bir misal, özgün bir hikâyeyle karşılaştığınızı fark edersiniz.

Otobiyografiler, yaşadıkları çağa tanıklık etmeleri bakımından büyük önem arz ederler. Kanaatimizce Ayşe Şasa’nın otobiyografisi ileride bilhassa psikoloji alanında yapılacak çalışmalarda hak ettiği değeri bulacak; edebiyat, sosyoloji, sinema ve tasavvufa dair tespitleri birçok gence esin kaynağı olacaktır.”

İslami açıdan sinemayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sinema ve dizilerin bulunduğu noktayı nasıl buluyorsunuz?

Ayşe Şasa: Bu konuları Yeşilçam Günlüğü’nde bir medeniyet bağlamında, İslam Medeniyeti’nin verileri ışığında ele almaya çalıştım. O dönemde içime dolan şeylerin dökümünü yaptım kitabımda. Bugün Türkiye’de sinema düşüncesi daha çok Batı yöntemleriyle ele alınıyor. Sinemaya Batı medeniyetinin perspektifinden bakılıyor. Bizim kendi açımızdan bakabilmemiz için orijinal bir tavra sahip olmamız lazım.

 Peki bu orijinal sinema tavrını nasıl oluşturacağız?

Ayşe Şasa: Bana gelip soruyorlar; “İslami sinema nasıl yapılır?” Ben de diyorum ki; formül şeklinde bir cevabı yok bunun. Yapılacak şey şudur: İslam’ı yaşamak ve sonra kendi meşrebimize, kişiliğimize, durumumuza göre kendimizi sanat alanında ifade etmek. Bizim Geleneksel İslam Sanatında, İslam Edebiyatı’nda –ki Hegel bile fark etmiştir- bildiğimiz gibi lirik ve epik faktörler ön plandadır.  Bizde Aristocu manada dramaturji, geleneksel olarak pek mevcut değildir. Bizim medeniyetimizin perspektifinden bakan ve sinemayı yorumlamaya çalışan kişiler bütün bunları hesaba katmak zorundadır. İslami sanat nasıl yapılır diye sorulunca “İslam’ı yaşayın” derim. Çünkü bir söz vardır bizde. Hâfızın fikri neyse zikri de odur. Nasıl yaşıyorsanız onun sanatını yaparsınız. Eğer yoğun şekilde İslam’ı yaşıyorsanız bu sizin üretiminize de etki edecektir. Benden sonra bu konuda yazanlar gibi ben de, lirik şekildeki bir yaklaşımın, destansı epik bir yaklaşımın bizim anlayışımıza yakın olduğunu söyledim.

 Merak ediyorum, Yeşilçam’a ilk girdiğiniz zaman, şu anki anlayışınız olsaydı, nasıl bir yol izlerdiniz? Zira sinema o zamanlar sizin için önemliydi.

Ayşe Şasa: Sinema o zamanlar benim için önemliydi. Ama o zamanlar sağlam bir bilgiye sahip değildim. Meseleyi daha çok materyalist bir dünya görüşünden yola çıkarak yakalamaya çalışıyordum. Şu anki bakış açım olsaydı, işte bu perspektiften hareketle ticari sinemanın getirdiği sınırlamaları geçersiz hale getirecek, kalıpları kıracak formüller bulabilirdik. Böylece kendi medeniyetimizin, kendi seyircimizin psikolojisine çok daha yakın olacaktık. Bu da bize çok büyük bir hareket kabiliyeti verecekti.

 Yani sorun aslında-herkesin diline doladığı şekliyle maddiyat sorunu değil midir?

Ayşe Şasa: Hayır hayır. Muhayyile sorunu. Muhayyile ve dünya sorunu. Sahip olduğun muhayyile ve ait olduğun dünya… En önemli şey maddiyat değil fikirdir. Sanatçının nakledeceği dünyadır. Bu da tasavvur ve tahayyül gerektirir.

 Din kökenli mütedeyyin insanlar demiştik az önce. Mütedeyyin kesimin sanata ve bilhassa sinemaya bu kadar uzak durmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ayşe Şasa: Bu bir kültür erozyonudur neticede. Geçmişimizde İslâmî medeniyetin çok zengin bir sanat mirası var. Ama günümüzde baskın gelen modern insanın beklentileri olduğundan, belki bu bizim yolumuzu kesiyor psikolojik olarak. Fakat bizler kendi mecramızda hareket edenler bu yolu açmaya adayız. Sanat dallarına ve başta sinemaya insanların uzak durması günümüz insanının eksikliğini gösteriyor. Bizim geçmiş medeniyetimiz göz önüne alınırsa insanımızın sanatla hiçbir probleminin olmadığı görülecektir. Aradaki uzaklık günümüz insanının donanımsızlığı ve eksikliğinden kaynaklanır. Sinema biraz da modern batıda kaynak bulmuş dinamik bir sanat. Sanal bir dünyada yapılan bir sanat. İnsanları sinemayı sevmeye zorlayamazsınız. Bu biraz meşreb, zevk meselesidir fakat bunlara uzak durmak fakirliktir.

Hollywood kaynaklı sinemanın veya Batı taklidi dizilerin kültürel erozyona sebep olmasına karşın, İslâmî düşünürlerin de kendi kaynaklarımızdan hareket etmemiz noktasında bizleri yönlendirmeleri gerekmez mi? Bazı sorumlulukları yok mudur onların da?

Ayşe Şasa: Bizim geleneğimize denk düşen şeyler ortaya çıkarsa insanlarımız bu alanlara yaklaşacaklardır. İnsanları da yüzde yüz suçlamamak gerekiyor. “İnsanlar Türkiye’de okumuyor” diyorlar. Peki yazılan nedir? İnsanların beklentilerine uygun, kültürel miraslarına uygun yazılar yazılıyor mu? Tamamen Batının şartlanmalarıyla yapılan edebiyat sanat yayınları var. Bunların bizim insanımızın ilim ve sanat anlayışına yüzde yüz hitap etmesi pek de beklenemez.

Az önce bahsettiğimiz tüm bu şeyler bizim de sorumluluk almamızla alakalı şeyler değil midir? Bu kadar kendini soyutlamak neden? Bizim de sorumluluk almamızı gerektiren bir tarafı yok mu bu işin?

Ayşe Şasa: “Şeytan işi” diyen de olabilir, sevmeyen insanlar da olabilir. Burada insanları zorlamamak gerekiyor. İslam insanları tek tip insana indirgemiyor. Mezhepler, meslekler hoş görülüyor. Sonuçta sinema teknolojik bir dünya. Pasif bir şekilde uzak duran insanlar kültürel erozyon neticesinde, belki de bu erozyondan tahrip almamak için böyle bir duruş sergilemiş olabilirler. Sanat ayrı bir şeydir. Sanat insanı zenginleştiren bir şeydir; her zaman ve her yerde… Asla zorlamayla olmaz.

Sinema -her şeyi bir yana bırakırsak- gerekli mi sizce hayatımızda?  

Ayşe Şasa: Bu sorunun cevabını veremeyeceğim. Ben gençliğimde sinemayı tutku şeklinde severdim. Sinemayla oturup sinemayla kalkan biriydim. Fakat kırklı yaşlarımdan sonra sinemadan uzaklaştım. Bunu açıklayamıyorum tam olarak. Gençlik sanatı da diyebiliyorum ona. Sinemaya ilgi duymuyorum artık. Edebiyatı, şiiri daha çok önemsiyorum. Şiiri, geleneksel sanatları ihmal eden bir insan, günümüzde kendi medeniyetine dayalı derinlikli bir sinema yapamaz ve bulamaz.

 Dizi izlemiyorsunuz herhalde?

Ayşe Şasa: İki-üç yıl önce bir-iki diziye baktım; şöyle ne yapıp ediliyor diye. Yeşilçam sinemasına göre çok daha mütekâmil bir teknikle fakat Yeşilçam’ın devamı niteliğindeler.

 Sorumluluk aldıktan sonra duyarlı kişilerin sinemaya dair yapmaları gerekenler hakkında tavsiyeleriniz nelerdir?

Ayşe Şasa: Sinemayı bizim halkımıza ve seyircimize sevdirecek şeyler yapılmalı. Türkiye ve dünyada yapılan filmler çok dünyevi, maneviyattan uzak, insanın gönül âlemine bir boyut eklemeyen şeyler. Ben biraz da bu yüzden uzaklaştım sinemadan. Yani İslam’a dönüş yaptıktan sonra dünyada ve Türkiye’de yapılan şeyler çok sığ ve yavan geldi. Artık neredeyse hiç ilgilendirmiyor beni. En son Semih Kaplanoğlu’nun üçlemesini ilgiyle izledim. Bir de Yavuz Turgul’un “Gönül Yarası” filmi bir hidayet hikâyesi olduğu için -onu öyle yorumladığım için- çok ilgimi çekmişti.  Burada bir manevi boyut var benim için. Bir Müslüman, manevi boyutu olmayan bir sanattan haz alamaz.  Burada sorumluluk, bu tür bir sanat yapma sorumluluğu olmalıdır. Sorumluluk böyle bir şeydir. Bu boyutluluğu sinemaya getirebilmektir. Bu da dünyalık Batı kalıplarıyla ve alışılmış şekillerle pek mümkün olmayabilir.

Yakın zamanda “Sinemanın Hakikati” diye harikulade bir kitap yazmış Enver Gülşen isminde bir arkadaş var. Benim 1993 yılında ortaya sürdüğüm sinema ve tasavvuf temasını fevkalade genişletmiş, derinleştirmiş ve zengin bir hale getirmiş. Sinemanın tasavvuftaki “hâl” dediğimiz şeyleri anlatmaya müsait olduğunu ifade ediyor. Bu bakımdan çok ufuk açıcı şeyler yazmış. Tavsiye ederim meraklılarına.

 Peki tasavvuf…

Ayşe Şasa: Müslüman dediğimiz insan Allah’ı bulmuş, hakikati bulmuş, onun kıyısına ulaşmış insandır. Tasavvuf bu ilişkiyi derinleştiren, Allah’a yakınlığı artıran şeydir. Geçmişte bizim medeniyetimizde sanatla uğraşanların tasavvufla alakaları çok iyiydi. Edebiyatta, hatta mimaride vs. insanın hassasiyetini derinleştirir tasavvuf. Bir sanatçıya tavsiye edilebilecek şeylerdendir. Ama şunu da söylemek lazım: Tercihlerden biridir ve herkese de nasip olmayabilir.

Manevi arayışlar ve beyaz perde deyince akla ilk gelen isimlerden biri Tarkovski. Hatta tasavvuf deyince bile.. Bu konuda neler söyleyebiliriz?

Ayşe Şasa: Tarkovski ekranı ibadet ortamına çeviren bir adam. Ekrana aşkınlık boyutu getiriyor. Hatta Enver Gülşen, benim bu sözümü zikretmiş kitabında. Tarkovski inançlı bir adam ve görünmeyenin insan üzerindeki etkilerini sinemada dile getiren, insanın yaşadığı manevi halleri bize şairane bir yöntemle anlatmaya çalışan biri. Lirik bir sinema anlayışı var onun. Bu bakımdan bizim anlayışımıza yakın sayılır.

 

Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni bir eseriniz var mı?

Ayşe Şasa: Günlük tutuyorum. Duygularımı, düşüncelerimi, okuduklarımdan bazı alıntıları buraya kaydediyorum. Belki zamanla yayınlamayı düşünürüm. Şebek Romanı’nın devamını yazmayı düşünüyordum. Bir-iki roman, hikâye tasarım vardı ama onları yapacak kuvveti kendimde bulamıyorum. Yorgunum, dolayısıyla zorlanmak da istemiyorum. Fakat son dönemde Enver Gülşen’in kitabı bende çok büyük bir heyecan uyandırdı. Çünkü zamanında tasavvuf ve İslam konusunu ortaya attıktan bir müddet sonra adeta yaptığım şeyden şüpheye kapılmaya başlamıştım. Çünkü boşluk ve sessizlik takip etti ortaya sürdüklerimi. Gerçi Sadık Yalsızuçanlar “ Rüya Sineması” diye bir şerh de yazdı. Bu konuları çok mu abarttık diye düşünüyordum. Fakat Enver Gülşen’in harikulade çalışması “Sinemanın Hakikati” benim sözlerimi teyit etti. Benim gözümde, beni bana onaylattı. Demek ki haklıymışım dedim. Bunu görmek beni çok sevindirdi. Yani bir temanın bu kadar derinleşmesini görmek çok büyük bir heyecan yarattı bende. Umut verici olan şu ki, benim zamanımda bulunmayan bir genç insan profili var bugün. Hem okullu hem mütedeyyin ve sorgulayan.. Benim zamanımda okumuş insanların çoğu ne yazık ki münkirliğe teşvik edildi.

 “Bizim zamanımızda münkir insanlar vardı” diyorsunuz. Her ne kadar münkir insanlar olsa da o zamanki insanların- yanlış da olsa- bir ideolojisi vardı. Ama şimdiki insanların? Hissizlik.. Aşk yok. Tamamen nihilist.

Ayşe Şasa: Ben de gençliğimde nihilisttim. Çok karanlık bir dönemdi. O hali de yaşadım. Çok acıklı bir durum..

 Ben tam burada bir parantez açmak istiyorum. Sizin zamanınızda inançsızlık olduğu için yalnızlık çekiliyordu. Ama biz inançlıyız fakat buna rağmen yalnızlık çekiyoruz. Bizim yalnızlığımızla sizin yalnızlığınız arasındaki paralellik ya da farklılık nedir?

Ayşe Şasa: İnsan maneviyat yönünde ilerledikçe cemiyet/halk içinde yalnızlığı artabilir. Hakka yaklaştıkça halkla olan bağlantınız yavaşlayabilir. Ama bu insanlardan kaçmayı, onlara sırt çevirmeyi gerektirmez. Tasavvufçular halk içinde Hak ile birlikte olmaya teşvik etmişlerdir. Hz. Allah’a yakınlık içinde olan insana onun yakınlığının kifayet etmesi gerekir. O büyük bir zenginliktir. Geçmişteki yalnızlığım hayatı anlamlandıramama yalnızlığıydı. Çok feci bir şey; o bir cehennem. Orda insan bir arayış içindeyse cehennemden çıkma ümidi daima vardır. İnsan bazen iflasını kabul etmeli. Bende öyle olmuştu. Değerlerin iflasını kabul ettim ve bu tavrım yeni bir sayfa açmama vesile oldu. Tasavvufta “Mürşidin buyruğuna boş heybe ile git” derler. Kafanda hiçbir bilgi olmadan. Bu teslimiyeti arttırır. Ama işte o noktaya gelmek için –arayan insan olarak- bütün bildiklerinize çizgi çekeceksiniz.

 Doğu- Batı sinemasıyla ilgili ayrım noktaları nelerdir?

Ayşe Şasa: Hollywood sineması Aristo drama dayanır. Drama ve trajedi geleneğine dayanır.  Doğuda ise epik ve lirik çizgiler hâkimdir. Bu konuda Enver’in kitabı ve Yusuf Kaplan’ın makaleleri doyurucudur. Yusuf Kaplan’ın, Enver’in kitabının başında çok önemli bir sunuş yazısı var. Hakikaten devrimsel bir şey yani. İlk defa bizim medeniyetimizin perspektifini çok kesin olarak ortaya koyan bir sunuş yazısıdır.

Günümüzde Yeşilçam Sineması kavramından söz edilebilir mi?

Ayşe Şasa: Yeşilçam’ın klasik anlayışı ve iş ortamı çöktü.  Fakat ruh itibariyle dizilerde devam ediyor.

Peki bizim bundan kurtulmamız mı gerekiyor?

Ayşe Şasa: Hayır hayır, Yusuf Kaplan ve Enver Gülşen ile bu konuda görüşme içerisindeyim. Ben Yeşilçam Günlüğü’nde bir şeye değinmeye çalıştım ama çok şematik olarak değiniyor. Bizim sinemamız Hollywood sineması kopyası değildir. Oradan alarak kendine adapte etmiştir. Bizim dünyamızda iyiler mükâfatlandırılır. Kötüler ise cezalandırılır. Kötüler galip gelmez bizim dünyamızda. Batıda çok sık görürüz kötülerin galibiyetini, fakat bizde öyle değildir.

 Arayışınızı yansıttığınız filmler hangileridir?

Ayşe Şasa: Ah Güzel İstanbul ve Balatlı Arif.

 Yaşadığınız buhranlar sinemaya girişinizi ne yönde etkiledi?

Ayşe Şasa: Bütün genç insanlara da o yüzden sinema cazip geliyor. Yalnızlık çeken insana diyorsun ki; Milyonlarca insanla iletişim kuracaksın, böyle bir boyutu var. Bu bir tercih konusu olabiliyor.

Genç bir sinema düşünürü nasıl olmalı?

Ayşe Şasa: Her şeyden önce kendi medeniyet mirasını ve ip uçlarını edinmeli. Bilinç düzeyinde bu mirası barındırmalı. Kültürel birikimi olmalı.  Bir şeylerin erken yaşlarda edinilmesi lazım.. Belki de İranlı sinemacıların çok otantik şeyler yapması onların bizden farklı olarak çocukluklarında Doğu edebiyatının masallarından kopmamış olmalarıyla ilişkilidir.

 Doğu sinemasından beğendiğiniz bir yönetmen var mı?

Ayşe Şasa: Abbas Kiyarüstemi ile Majid Majidi 

Kemal Tahir sinemaya bakış açınızı ne yönde etkiledi peki? Sadece sinemayla kalmasın edebiyat ve diğer sanat dallarını da kapsasın bu soru. Zira kimlik arayışınızda da derin etkileri olan bir isim Tahir…

Ayşe Şasa: Kemal Tahir Batılılaşmanın çok yıkıcı etkileri üzerinde durmuş bir kişi idi. Sürekli bizim kendi tarihsel mirasımızdan kopmuş olduğumuzu söylerdi. Bu değerlerimizi geri kazanma yollarını araştıran bir insandı. Hep yerli olmaktan bahsediyordu. Kendi değerlerimize sahip çıkmanın, bunları yeniden keşfetmenin, yok edilmiş değerlerimizi tekrar bulup bunlara sahip çıkmanın çok hayati bir önem taşıdığını söylüyordu. Bu da benim küçük yaştan itibaren arayışlarıma neden oldu. Fakat kendisinin vefatından çok zaman sonra benim gelenek deyince sadece tarihi ve geleneksel sanatları değil, aynı zamanda dini de kapsayan bir yaklaşım gerektiğini anladım. Yani İslam medeniyetinin, Osmanlı medeniyetinin temeli İslâmdır. Bu kodlara aşina olmadıkça bu şifreler çözülmez. Bu şifreyi çözmeden önce de Kemal Tahir’den başlayan bir arayışın çok büyük bir etkisi var. Kendisi bir sûfi falan değil ama “Devlet Ana” kitabında tasavvuftan sempatiyle bahseder. Yunus Emre’den… Ve bütün arayışı da bu yöndeydi.

©” Sinefesto.com”

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik
Yorum Yapmak İçin Tıkla

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Liste

David Fincher’ın Tavsiye Ettiği Filmler

Usta yönetmenden film tavsiyeleri.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

28 Ağustos 1962’de dünyaya gelen David Fincher, meslek hayatına belgesel ve video kliplerle başladı. 1992’de Alien 3 ile başladığı uzun metraj macerasına Yedi, Dövüş Kulübü, Zodiac, Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi gibi her döneme damga vuran filmleri ekledi.

Kendi tarzını ustalıkla beyaz perdeye yansıtan yönetmen, senaryolarını incelikle işleyerek sinema endüstrisine sıkı sıkıya bağlı bir düzende kült filmler üretmeyi başardı.

Başarılı filmlerinin yanı sıra, yönetmenlik konusunda da sinemaya farklı bir bakış açısı kazandıran David Fincher’ın tavsiye ettiği filmleri sizler için derledik.

Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969) Sonsuz Ölüm IMDb 8.1

Sonsuz Ölüm’de Butch Cassidy, 1890’lı yıllarda faaliyet gösteren bir soygun çetesinin zeki ve karizmatik lideridir. En yakın arkadaşı, aynı zamanda iş arkadaşı da olan güçlü Sundance Kid’tir. İkili tüm şehrin korkulu rüyası olmuş başarılı soygunculardır, Butch’ın aklıyla Sundance’in güçlü yapısı birleşince ikilinin ellerinden hiç kimse kurtulamaz. Ancak değişen dünya ve yeni global sistemde artık bu tarz illegal işlere yer yoktur. Zor durumda kalan ikili için yaşadıkları yerden uzaklaşmaları şart olmuştur.

Yönetmenliğini George Roy Hill’in yaptığı filmin başrollerinde Robert Redford ve Paul Newman ikilisi bulunuyor.

Chinatown (1974) Çin Mahallesi IMDb 8.2

Chinatown, kocasının kendisini aldattığından şüphelenen bir kadının hikayesini anlatıyor. Ida Sessions isimli bir kadın, özel dedektif Jake Gittes’e başvurup, Los Angeles su teşkilatında çalışan mühendis kocası Hollis Mulwray’in kendisini aldattığından şüphelendiğini söyler. Kadının dedektiften isteği, kocasını takip etmesidir. Gittes, Mulwray’in yanında bir kadınla yakalar, fotoğraflarını çeker ve dava kapanır. Ancak bir süre sonra Mulwray’in öldürülmesi işleri gizemli hale sokar. Davanın üzerine gitmeye karar veren Gittes, zamanla kendisini kiralayan kadın başta olmak üzere birçok gizemle karşılaşır.

Ünlü yönetmen Roman Polanski’nin en önemli yapıtlarından olan Oscar’lı filmin başrollerinde Jack Nicholson, Faye Dunaway ve John Huston gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Dr. Strangelove (1964) – IMDb 8.4

Kubrick’in ne kadar stilize olsa da nispeten “natürel” bir tuvalden ufak ufak düşlerin, masalların, hatta deliliğin o tuhaf diyarına geçiş noktasını oluşturan Soğuk Savaş dönemi kara komedisi… Paranoyak bir ABD Hava Kuvvetleri generalinin Sovyetler Birliği’ne nükleer saldırı niyetiyle start alan bu amansız politik hiciv, senaryosundan oyuncu performanslarına kadar nüfuz eden absürtlük ve çılgınlık hissini, siyah-beyaz sinemasal dünyasının kalbini oluşturan aşırı gerçekçi dekorlarla dengeliyor. Peter George’un Red Alert romanının epey serbest bir uyarlaması olan bu “kâbus komedisi”nde (yönetmenin kendi tanımı) Kubrick rejisörlük ve senaristliğinin yanı sıra, sözde belgesel sahnelerde bir kez daha kamerayı eline alıyor.

Yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yaptığı filmin başrollerinde Peter Sellers, George C. Scott ve Sterling Hayden yer alıyor.

The Godfather 2 (1974) Baba 2 IMDb 9.0

1972 yapımı ilk filmin devamı niteliğinde olan The Godfather 2 ‘da Genç Corleone, Amerika’ya yeni gelmiştir. 1917 yılında, New York şehrinin yerel mafyalarından birinin liderini öldürünce saygınlık kazanır ve korkulan biri haline gelir. Bu arada, 50 yıl sonra, Michael Corleone, Washington’da senato komitesine aile işleriyle ilgili ifade vermektedir.

Oscardan 6 ödül alan filmin yönetmenliğini ilk filmden tanıdığımız Francis Ford Coppola yapıyor. Başrollerinde de Al Pacino ve Robert De Niro gibi yıldız oyuncular yer alıyor.

Taxi Driver (1976) Taksi Şoförü IMDb 8.3

Taksi Şoförü, Vietnam’da savaşının izlerini henüz atamayan bir askerin, geceleri taksi şoförlüğü yaparak gördüğü kirli ve adaletsiz dünyaya uyum sağlamayı reddetme hikayesini anlatıyor. Film, Robert De Niro’nun canlandırdığı Travis Bickle karakteriyle kültleşmiştir. Taksi şoförü Travis, sosyal hayatındaki başarısızlığını, saplantılı bir tutku beslediği Bickle’la tersine döndürmeye çalışsa da beklediği karşılığı bulamıyor. Bu kırılma anından sonra bir silah alıp harekete geçmeyi, sokakların pisliğini temizlemeye karar veriyor; bu esnada kendini bir fahişeyi kurtarmaya adıyor.

Yönetmenliğini Martin Scorsese’ın yaptığı filmin başrolünde Robert De Niro ‘ya Jodie Foster ve Harvey Keitel eşlik ediyor.

Being There (1979) Merhaba Dünya IMDb 8.0

Chance, kendisini bildi bileli yanında yaşadığı yaşlı adamın evinde bahçıvanlık yaparak büyümüş ve hayatında bir kez olsun sokağa çıkmamıştır. Bütün hayatı bahçede bakımını yapıp büyüttüğü çiçeklerden ve televizyondan ibaret olan Chance, yaşlı adam bir gün ölünce ortada kalır. Çünkü ev artık satılacaktır. Kendi varlığının haricinde yaşadığına dair hiçbir kanıt olmayan Chance, avukatlara yıllardır yaşlı adamın yanında kaldığını kabul ettiremez. Nüfus kağıdı bile yoktur. Kendini birden sokaklarda bulunca yıllardır görüp bilmediği hayatın rutinleri ile tanışır. İlk defa sokaklarda yürür, arabaya biner… Ve birden şansı hiç tahmin etmediği bir yerde dönüverir.

Hal Ashby tarafından yönetilen filmin başrolünde Peter Sellers yer alıyor.

All That Jazz (1979) – IMDb 7.8

Joe Gideon müzikal tiyatroların en başarılı isimlerinden biridir, hatta koreografların zirvesindedir. Fakat bu başarı ona bir türlü mutluluk getirmez, çünkü tüm zamanını ve benliğini işine verdiğinden özel hayatını ihmal etmektedir. Gitgide ilaçlara bağlı yaşamaya başlar. Eski karısı, sevgilisi ve kızıyla olan ilişkilerini yoluna koymaya çalışırken, kaybettiği sağlığını da geri kazanmaya çalışır. Bir süre sonra ciddi bir yol ayrımında ve seçim yapmak zorunda kalır; ya sanatını sürdürecektir ya da hayatını…

 Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Roy Scheider yer alıyor.

Alien (1979) Yaratık IMDb 8.5

Görevini tamamlayan kargo gemisi Dünya’ya dönmeye hazırlanır. Bu gemisinin mürettebatını oluşturan beş erkek, iki kadın ve bir kediden oluşan ekip özel kabinlerinde uykudadır. Bu grup, bilgisayarların onlara yakın bir gezegende yabancı bir yaşam türü algılaması üzerine uyandırılırlar. Kanunlar, akıllı olabilecek her canlının araştırılmasını emretmektedir. Dallas, Lambert ve Kane’den oluşan takım gezegene ulaştığında terk edilmiş bir uzay gemisiyle karşılaşırlar. Uzay gemisini araştırmaya başlarlar ve buldukları yumurta benzeri organizmaları incelerken, bir tanesi kırılır. İçerisinden yengeç benzeri bir yaratık çıkar ve Kane’in yüzüne yapışır. İşi biten Ekip gemiye döndüğünde Ripley, Kane’i içeri almak istemez.

Ridley Scot tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Ian Holm, Veronica Cartwright, John Hurt, Sigourney Weaver ve Tom Skerrit yer alıyor.

Rear Window (1954) Arka Pencere IMDb 8.5

Arka Pencere, komşusu ile ilgili korkunç bir duruma şahit olan bir adamın hikayesini konu ediyor. Fotoğrafçı L.B. Jeffries, geçirdiği kaza sonuncunda bacağını kırar. New York’taki apartman dairesinde zorunlu tatili sırasında arka penceresinden komşularını teleskopla seyrederek zaman geçirmektedir. Jeff, yine bir seyri sırasında komşusunun, karısını öldürdüğünden şüphelenir. Olayı araştırmaları için sevgilisi Lisa ve hemşiresi Stella’dan yardım ister.

Alfred Hitchcock tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde James Stewart, Grace Kelly ve Wendell Corey yer alıyor.

Zelig (1983) IMDb 7.8

Woody Allen’nın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği film, 1920’lerde sansasyonel bir karakter olan Leonard Zelig’in kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bir adam olması ve huzuru ise sadece psikoloğunun kollarında bulmasını konu ediniyor.

Cabare (1972) IMDb 7.8

1930’ların Berlin’i, politik, toplumsal ve ekonomik anlamda büyük bir kargaşanın içindedir. İnsanlar işsizlikten sokaklara dökülmüş, ekonomi tamamen hasara uğramış ve Nazi’lerin yükselişi yavaş yavaş ilk izlerini göstermeye başlamıştır. Kit-Kat adlı müzik ve dans klübünde çalışan Sally Bowles’in de hayatı, tıpkı Almanya’nın genel atmosferi gibi bir kargaşa içindedir. Özel hayatının kargaşası yanında, hızla iktidara yürüyen Nazi’lerin tacizleri de dayanılmaz boyutlardadır.

Bob Fosse tarafından yönetilen filmin başrolünde Liza Minnelli yer alıyor.

Paper Moon (1973) Ay Beyazdır IMDb 8.1

Buhran yıllarında bir araba dolusu incille seyahat eden altın dişinin ardındaki ikna edici gülümseyişiyle dolandırıcı Moses Pray Kansas’ta seyahat etmektedir. Yanında dokuz yaşındaki sigara tiryakisi kimsesiz Addie bulunmaktadır. Eğlenceli ve nevrotik bir tip olan Trixie Delight onlara eşlik etmeye başlar ve zamanla Addie ve Mosses’in arasına girer. Ancak Mosses’in buna izin vermeye niyeti yoktur.

Peter Bogdanovich tarafından yönetilen filmin başrollerinde Ryan O’Neal, Tatum O’Neal ve Madeline Kahn yer alıyor.

Jaws (1975) IMDb 8.0

Jaws, bir sahil kasabasına tehdit oluşturan beyaz köpekbalığını avlamaya çalışan bir ekibin hikayesini anlatıyor. Küçük bir tatil beldesi olan Amity Adası obur, beyaz bir köpekbalığı tarafından ziyaret edilmeye başlanır. Yaşanan birkaç ölüme rağmen belediye başkanının kârı ve turizmi önde tutan tavrı nedeniyle olay fazlaca su yüzüne çıkarılmaz. İlgililer, konuyu gizlemeye çalışıp konu hakkında konuşmaktan geri kalırlar. Plajın kapatılması başkan tarafından yasaklanır. Bir gün bir çocuk ölümü gerçekleştiğinde ise artık halk bu köpekbalığını aramak ve bulmak için hazır bir durumda olacaktır.

Steven Spielberg tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Lawrence of Arabia (1962) Arabistanlı Lawrence IMDb 8.3

Arabistanlı Lawrence, Arap İsyanı’nın başlamasında önemli bir rol oynayan İngiliz bilim adamı ve ordu casusu Thomas Edward Lawrence’ın Arabistan’daki görev sürecinde yaşananları konu alıyor. Kuzey Afrika’da genç bir teğmen olan Lawrence’ın bir teklif üzerine Arabistan’a gözlemci olarak gitmesi ve zamanla bölgede isyan çıkaran Araplara yardım etmesiyle artık, Arabistan topraklarına İngilizlerin de eli değmiş olur. Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtılan Arap halkı, İngilizlerle işbirliği içerisine girerek Osmanlı Devleti’yle çatışacağı bir savaşa sürüklenir.

David Lean tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Peter O’Toole, Alec Guinness ve Omar Sharif yer alıyor.

All the President’s Men (1976) Başkanın Bütün Adamları IMDb 8.0

Film amerikan tarihinde istifaya zorlanan tek başkan olan Nixon’ın öyküsünü konu alır. 17 Haziran 1972… Nixon’ın da bir üyesi olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin birkaç mensubu, seçimi kazanması beklenen Demokrat Partinin merkez binasına sızarak dinleme cinayeti yerleştirir. İki gazetecinin durumun farkında olması, Amerikan tarihinin en büyük skandallarından birini su yüzüne çıkaracaktır. Bu gazetecilerin isimleri ise Carl Bernstein ve Bob Woodward’dır.

Alan J. Pakula tarafından yönetilen Oscar ödüllü filmin başlıca rollerinde Dustin Hoffman, Robert Redford ve Jack Warden yer alıyor.

8½ (1963) IMDb 8.1

Dünyaca tanınmış İtalyan yönetmen Guido Anselmi, yaratıcı ve kişisel bir krizin tam ortasındadır. Yeni filmi için aynı anda birkaç proje üzerinde çalışmakta, fakat çocukluk anıları onu rahat bırakmamaktadır. Yönetmen yaşamına bir türlü bir anlam verememekte ve yeni filmine başlayamamaktadır. Kaçınılmaz olarak içine kapanarak yaşamdaki gelişmesine katkıda bulunan olayları değerlendirir: çocukluğu, kilise, ailesiyle ilişkileri, yaşamına giren kadınlar ve bunların her birine eşlik eden türlü karabasanlar… Belki de yeni filminin malzemesini bunlar oluşturmalıdır. Guido, işinin saçmalığı, sanat ve karşı cinsle olan ilişkileri ve insanın varoluşunun anlamı üzerinde düşünmeye başlar.

Federico Fellini tarafından yönetilen filmin başrollerinde Marcello Mastroianni, Anouk Aimée ve Sandra Milo yer alıyor.

Citizen Kane (1941) Yurttaş Kane IMDb 8.3

Filmde zengin medya patronu Charles Foster Kane, Xanadu’daki görkemli malikânesinde hayata gözlerini yumar ve son nefesini verirken, başucundakilere kimsenin anlam veremediği bir sözcük fısıldar: “Rosebud”. Bütün medya, Kane’in son sözünün anlamını bulmak için harekete geçer ve konuşulan her kişi, Kane’in hayatının farklı bir yönünü ortaya çıkartır. Ancak “Rosebud” gizemini korur.

Orson Wells’ın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği filmde Wells’a Joseph Cotten ve Dorothy Comingore eşlik ediyor.

Days of Heaven (1978) Cennet Günleri IMDb 7.9

20. yüzyılın başlarında geçen hikaye, iki yoksul aşığın, Bill ve Abby’nin hikayesini anlatır. Bill çalıştığı yerdeki patronunu öldürdükten sonra kız arkadaşı Abby’i de yanına alarak, Texas’a kaçar. Burada varlıklı bir çiftçi için çalışmaya başlayan genç adamın patronu teşhisi konulmayan bir hastalığa kapılır. Kısa bir sürede ölecek olan bu adamın mirasını ele geçirebilmek için son derece kurnaz bir plan hazırlayan Bill, kendisini ve sevgilisini içinden çıkılması güç bir durumda bulacaktır.

Terrence Malik tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Richard Gere, Brooke Adams ve Sam Shepard yer alıyor.

Animal House (1978) Çılgınlar Okulu IMDb 7.5

Faber Koleji’nin her okulda olduğu gibi bir “kardeşlik kulübü” vardır; fakat kim başvursa kabul ettiği için şöhreti pek de iyi değildir. Bir diğer kulüp ise beyaz, Anglosakson, genç, zengin ve kendini beğenmiş erkeklerden oluşmaktadır ki onlara Dekan Worner dışında kimse tahammül edemez. Bu ikinci kulübün desteğini arkasına alan dekan, ilk kulüpteki haylazları okuldan uzaklaştırmak için bir liste oluşturur. Ve planı hoşgeldiniz partisinden hemen önce devreye girer…

Yönetmenliğini John Landis’in üstlendiği filmin başrollerinde John Belushi, Karen Allen, Tom Hulce ve Mary Louise Weller yer alıyor.

Mad Max 2: Road Warrior (1981) Çılgın Maks 2: Savaşçı IMDb 7.6

Nükleer savaş sonrası harap ve bitap düşmüş Avustralyada çılgın Max, ailesini kaybettikten sonra kendisini yollara vurmuştur. İnsanların ulaşımlarını sağlayacak petrol için yaşadığı bir bölgede çetelerin baskısı altında olan bir grubun yanına sığınır ve güvenliklerini sağlamaya çalışır.

George Miller tarafından yönetilen devam filminin başlıca rollerinde Mel Gibson, Bruce Spence ve Vernon Wells yer alıyor.

 The Year Of Living Dangerously (1982) Tehlikeli Bir Yıl IMDb 7.2

Christopher Koch’un 1978 tarihli romanından uyarlanan film Endonezyada  1965 yılında Cumhurbaşkanı Sukarnoya karşı saldırıyı konu ediniyor.

Peter Weir tarafından yönetilen filmin başlıca rollerinde Mel Gibson, Sigourney Weaver ve Michael Murhp yer alıyor.

American Graffiti (1973) Gençlik Yılları IMDb 7.5

1962 yazında geçen film, Modesto gençlerinin, yetişkinliğin gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeden önce biraz eğlenmek istemeleri üzerine gelişen olayları anlatıyor.

George Lucas’ın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Ron Howard, Harrison Ford ve Richard Dreyfuss yer alıyor.

Terminator (1984) IMDb 8.0

2029 yılının kıyamet sonrası Los Angeles’ında Skynet adlı yapay zeka ürünü bilgisayar sistemi 1990’larda büyük bölümünü yok ettiği insan ırkının kurtulmayı başaran direnişçilerine karşı savaşmaktadır.

Direnişçiler Skynet’e karşı başarıya ulaşmadan hemen  önce Skynet savaşçı Terminatör’lerinden birine zamanda yolculuk yaptırarak onu geçmişe göndermeyi başarır. Terminatör’ün görevi direnişçilerin başı olan John Connor’ın annesi Sarah Connor’ı öldürmektir..

Yönetmenliğini James Cameron’nın üstlendiği serinin ilk filminde başrolde Arnold Schwarzenegger’a Michael Biehn ve Linda Hamilton eşlik ediyor.

Monty Python and The Holy Grail (1975) Monty Python ve Kutsal Kâse IMDb 8.3

Monty Python ve Kutsal Kâse’de, kral ve onun şövalyeleri, gökten gelen bir emir ile İsa’ya ait olan ama bir o kadar da kayıp olan kutsal kasenin peşine düşerler. Bu kutsal kaseyi bulmak için önlerine çıkan tüm tehlikelere göğüs germek zorundadırlar.

Terry Jones ve Terry Gilliam’ın yönetmenliğini üstlendikleri komedi türündeki filmin başlıca rollerinde Graham Chapman, John Cleese ve Eric Idle yer alıyor.

The Exorcist (1973) Şeytan IMDb 8.0

William Peter Blatty’nin aynı isimli romanından uyarlanan filmde yeni filminin çekimleri sırasında 12 yaşındaki kızı Regan’ın tuhaf eylemler sergilemeye başladığını fark eden aktris Chris MacNeil, kızını doktora götürür. Doktorlar beyninde geçici bir hasar olabileceğini söyleseler de bu vaka daha önce rastlanmamış türdendir. Bir seri tıbbi testten sonra küçük kızın hiçbir sorunu olmadığı ortaya çıkar. Ancak Regan’ın tuhaf halleri sona erecek gibi değildir. Küçük kız son derece şiddetli bir şekilde titremekte, garip sesler çıkarıp hiçbir anlamı olmayan hareketlerde bulunmaktadır. Bu ürkütücü durum karşısında çaresiz kalan Chris, kızını aynı zamanda psikiyatr olan Peder Merrin’e götürür. Peder, Regan’ın içine şeytan girdiğini tespit edecek, aile çaresizce bu durumdan kurtulmaya çalışacaktır.

William Friedkin tarafından yönetilen korku filminin başlıca rollerinde Linda Blair, Ellen Burstyn ve Max von Sydow yer alıyor.

The Graduate (1967) Mezun IMDb 8.0

Üniversite öğrenimini yeni bitirmiş genç Benjamin, okulu bitirmesinin ardından büyük bir boşluğa düşmüştür. Ne yapacağına dair karar veremeyen genç adam çevresi tarafından sürekli sıkıştırılmakta, ancak onların istediği gibi yaşamayı istememektedir. Depresyonun eşiğine gelen genç adamın hayatı, şehir dışındaki evlerinde dinlendiği bir sırada babasının patronunun karısını görmesiyle aniden değişir. Kısa zaman içerisinde ilginç bir ilişkiye daha başlayacak olan Benjamin hem annesini hem de kızı Elaine’i aynı anda idare etmeye çalışacaktır.

Mike Nichols’ün yönetmenliğini üstlendiği filmin başlıca rollerinde Anne Bancroft, Dustin Hoffman ve Katharine Ross yer alıyor.

Okumaya Devam Et

Liste

Metafor Dolu 10 Film

Anlam karmaşası içerisinde beyaz perde.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

Sinema duyguların dışa vurumlarından oluşan; insanı insana, insanla anlatan sanat dallarından biridir. Hal böyleyken bazı yapımlar yansıtmak istediği duygu ve düşünceleri seyircinin kucağına bırakıp kaçarken, kimi filmler metafor aracılığıyla temellendirmelerini yapar. İşte etkisinden çıkmayacağınız ‘Metafor Dolu 10 Film‘ sizlerle. İyi seyirler.

İz Sürücü (1979) Stalker IMDb 8,2

Uzak bir gelecekte, bambaşka bir yaşam düzeni içerisinde, ismi olmayan bir ülkede, dünyaya düşen dev göktaşı yaşamı yerle bir ederken Zone adında esrarengiz, yeni bir bölge oluşmuştur.

Bu bölgeden içeriye girebilen insanların tutkularının gerçekleşeceğine dair söylentiler vardır. Askerler tarafından korunan Zone bölgesine sadece gerekli olgunluğa erişmiş cesur Stalker’lar girebilmekte, bölgeye giren insanlara eşlik etmektedirler. Kahramanımız Stalker, ailesinin tüm itirazlarına rağmen bölgeye girmek isteyen bir bilim adamına ve bir yazara eşlik etmeye karar verir.

Stalker, dev bir göktaşının yaşamı alt üst etmesinin akabinde oluşan esrarengiz Zone bölgesi ve buraya girmek isteyen bir bilim insanı ile yazara eşlik eden bir Stalker’ın hikâyesini anlatıyor.

İhtiyarlara Yer Yok (2007) No Country for Old Men IMDb 8,1

Llewelyn Moss, bir olay yerinde bulduğu çantayı alır ve başını hiç ummadığı bir belaya sokar. Artık peşinde bir kiralık katil vardır. Moss bir Vietnam gazisidir ve bir şekilde uyuşturucu olaylarının ortasında soruna dönüşen bir meseleye karışır. Peşindeki katil Anton Chigurh planı konusunda kararlıdır çünkü işini yarım bıramak niyetinde değildir. İşin için çok sayıda masum insanın ve suçluların da karışacağı soluk soluğa bir takip başlayacaktır.

Bugün Aslında Dündü (1993) Groundhog Day IMDb 8,0

Hava durumu spikeri olan Phil Connors Pennsylvania’daki bir kasabaya geleneksel Groundhog Day şenliklerini görüntülemek için gönderilir. Kendini beğenen ve kibirli biri olan Phil, kasabadaki bu basit ve sıradan insanlarla bir arada olmaktan hiç hoşlanmaz. Berbat bir gün geçirir ve kar fırtınasından dolayı yollar kapandığı için orada sabahlamak zorunda kalır. Tek istediği bu ortamdan bir an önce kurtulmaktır ama sabah uyandığında anlamakta zorlanacağı bir şeyle karşılaşır. Zaman döngüsüne yakalanmış ve o nefret ettiği günü her gün yeniden yaşamak zorundadır. Tek çaresi gününü güzel geçirmeyi sağlayacak şeyler bulmak olan Phil her gün aynı şeyleri yaşıyor olmanın da avantajını kullanmaya başlar. Bill Muray’ın kendisine hayran bırakacağı Harold Ramis imzalı bu film eğlenceli bir klasik.  

Persona (1966) IMDb 8,1

Persona, Bergman filmografisinin en şaşırtıcı ve en aykırı parçası. Yönetmenin ustalığının ve modern sinemayı etkilemekle kalmayıp onu nasıl büyük ölçüde kendinden çıkardığının en güzel kanıtlarından biri. Sinamotografisinin ustalığını bir yana bırakırsak, buradaki sinema dilinin günümüzdekinden geri kalan yanı yok. Sinematografi de işin içine girdiğinde Bergman fersah fersah öteye gidiyor. Kuralları kim koydu diye merak ediyorsanız işte size Bergman, sinemanın gerçek babası. Örneğin Lynch Mulholland Çıkmaz’ını yazarken bu filmi en az on kez izlemiş olmalıdır.

Solaris (1972) Solyaris IMDb 8,1

Ağır işleyen filmlerindeki muhteşem görsellikle sinema tarihinde önemli bir yere sahip olan Rus yönetmen Andrey Tarkovskiy’nin yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Solyaris”, Tarkovsky’nin en önemli yapımları arasında yer alır. İnsanlığın sadece utanç duygusuyla kurtulabileceğine inanan yönetmen, Solaris gezegeni bölgesine kurulu olan bir uzay istasyonunda iki bilim adamının yaşadığı insanlık deneyimini aktarıyor.

Doktor Kris Kelvin, gönderilen bilim insanlarının geri dönmediği Solaris gezegenine gider. Burada olup bitenleri anlamaya çalışan Doktor, kısa bir süre sonra gezegenin sırrını anlayacak ve büyük bir vicdan muhasebesi yaşayacaktır.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar (2003) Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom IMDb 8,0 

Mevsimler ve doğanın o kusursuz çağrısı, yarattığı teslimiyet arzusu belki de başka hiçbir şeyde benzeri olmayan. Yüzen bir ev ki doğaya dair ne varsa muhteşem olan onu çevrelerken o göl ortasında yüzmekte. Yaşlıca bir rahip ve kendisine refakat eden diğer genç-çocuk rahip adayı.Yaşlı rahip, ona her şeyi bilgelikle ama bir o kadar da doğal bir akış içinde öğretir. Bu şekilde geçip giden mevsimler ile büyüyen çocuğun geçirdiği evrim, son derece doğal bir ahenk içinde ilerlerken sıra artık büyümüş olan çocuğun öğrendiklerini gerçek hayata nasıl yansıtacağını görmeye gelir. Ufak yaştan beri öğretilen erdemlere rağmen asıl öğretimin hayatın kendisi tarafından yapıldığının farkında olan bilge rahip için ise bekleme ve görme zamanıdır. Gerçek bir görsel şölen olarak beyazperdeye yansıyan ve gösterildiği bütün festivallerde büyük beğeni ile karşılanan bir film.

Hiç Bitmeyen Öykü (1984) Die unendliche Geschichte IMDb 7,4  

Zorbalığa uğrayan Bastian, okulunun tavan arasına kapanır ve ejderhalar, yarış salyangozları gibi sihirli yaratıkların ülkesi Fantasia hakkında bir kitap okumaya başlar.

Kaynak (2006) The Fountain IMDb 7,2

Ölümsüzlüğün ağacı: Hayat Ağacı.

The Fountain, bir adamın sevdiği kadını kurtarmak için giriştiği ebedi savaşımı anlatan bir yolculuk. Destansı yolculuk, 16. Yüzyıl İspanya’sında bir fatih olan Tomas’ın (Hugh Jackman), ölümsüzlük bahşettiğine inanılan efsanevi bir varlık olan Gençlik Çeşmesi’ni aramaya çıkmasıyla başlar. Hikaye, modern bir bilim adamı olan Tommy Creo, sevgili karısı Isabel’ı yavaş yavaş öldüren kanseri tedavi edebilmek uğruna ümitsiz çırpınışlarını anlatarak devam ediyor. 26. Yüzyılda derin uzayda yolculuk eden astronot Tom, kendisini bin yıldır yiyip bitiren gizemleri kavramaya başlar. Bu bin yıla yayılan üç hikayede, tüm zamanların Thomas’ı olan savaşçı, bilimadamı ve kaşif; hayat, aşk, ölüm ve yeniden doğuş kavramlarıyla yüzleşir. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Eraserhead (1977) IMDb 7,4

Sinema tarihinin en orjinal filmlerinden birisi olan film, David Lynch’in ilk uzun metraj filmidir. Dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende geçen filmde Jack Nance’in canlandırdığı Henry Spencer’ın özürlü kız arkadaşı olan Mary X’den (Charlotte Stewart) mutant bir çocuğu olur. Bu öykü etrafında ilerleyen film, 30 dakika boyunca Spencer’ın kabusuna bizi davet eder. Filmde Henry Spencer evi terk eden kız arkadaşının öfkesini bebeğini öldürerek dindirir. Bir sürü rahatsız edici imge, izleyicinin algısını allak bullak eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, ‘Eraserhead’ bir deneysel sinema başyapıtıdır. Filmde fantastik görüntüler çoğunluktadır.

Kutsal Motorlar (2012) Holy Motors IMDb 7,1

Cesar o gün her sabah yaptığı gibi işe gitmek için elinde çantası, yaşadığı görkemli malikaneden çıkar, beyaz limuzinine doğru yürür. Çevresindeki korumalar ona eşlik ederken, şoförü Celine kendisine kapıyı açar ve yol boyunca o gün tamamlamaları gerekan randevularından konuşurlar. Cesar eline yaşlı bir kadın peruğu alıp onu düzeltmeye başlayıncaya dek her şey normal gibi görünmektedir. Peki gerçekten her şey bu kadar normal midir.

Prometheus (2012) IMDb 7,0

Tekrar bilim-kurgu türüne dönüş yapan kült yönetmen Ridley Scott’ın önderliğinde Alien’ın köklerine yapılan bu yolculuk, hayatın başlangıcına dair araştırma yürüten bir ekibin evrenin en karanlık noktasında yaşadıkları maceralara odaklanıyor. Ekibin insanoğlunun geleceğini korumak adına girdiği bu savaş, her şeyin sonu olabilir.

Ters Yüz (2015) Inside Out IMDb 8,1  

Ters Yüz, küçük bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Küçük Riley için hayat, babasının San Francisco’da yeni bir işe başlamasıyla baştan aşağıya değişir. Orta-Batı’daki yaşamını geride bırakan Riley’ı şimdi yeni bir ev, okul ve arkadaşlar beklemektedir. Peki içindeki duyguları o ne söyler? Neşe, Korku, Öfke, Nefret ve Üzüntü. Riley’in zihninin içinde yaşayan, ona günlük hayatında tavsiyeler veren duyguları bu yeni hayata alışırken ufak bir kaosa neden olacaktır. Neşe, Riley’nin en önemli duygusudur ve onu hep pozitif tutmaya çalışır ama diğer duygular bu yeni hayatına uyum sağlama konusunda biraz şaşkındır.

Okumaya Devam Et

Liste

İlişkilere Gerçekçi Bakan 10 Film

Pembe tabloların dışından.

Yayınlandı

tarihinde

tarafından

İki insan birbirini sever, engeller aşılır ve sonsuza dek mutlu yaşanır. Ya da iki insan birbirini sever, ardından tanımaya başlarlar birbirlerini. Seni tanıdığı için memnun olanlar, seni yavaş yavaş tanımaya başlarlar ya da keşke tanımasaydım olur cümleler… Ya da tanıştıkça yabancı olunur…. Veya tanıdıkça bağlar kuvvetlenir. Bir arada olmak, hayatına birini almak en başından bir tavizdir, hayatının sana ait olan kısmının bir kısmını bir başkasının kontrolüne, denetimine bırakırsın. Özgürlüğünü, yani en değerli şeyini, armağan edersin sevdiğin için… Sonra tutsaklık seni rahatsız eder, gardiyanın da seni daha da tutsak etmek ister, iki insan birbirine hem mahkum hem de gardiyandır aynı zamanda… Aşağıda aşk, evlilik gibi mevzular üzerine gerçekçi bir takım şeyler söyleyen filmler var. Bazıları direkt bu mevzuya dalarken bazıları da dolaylı yoldan dokunuyor meseleye. İyi seyirler.

Aç Kalpler

Aç Kalpler (2014) Hungry Hearts IMDb 64

Venedik Film Festivali’nde hem En İyi Erkek Oyuncu hem de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan yapım, birbirlerine ilk görüşte aşık olan bir çiftin sıra dışı hikayesini anlatıyor. Filmin başrollerinde yeni Star Wars serisinde de rol alacak olan, Inside Llewyn Davis, Frances Ha ve Girls dizisinden tanıdığımız yükselen yıldız Adam Driver ve performansıyla bol övgü toplayan Alba Rohrwacher bulunuyor.

ude (Adam Driver) ve Mina (Alba Rohrwacher), New York’ta tesadüf eseri tanışıp beraber olmaya başlarlar. Jude’un hareketli kişiliğini Mina sakinliğiyle tamamlayınca, kusursuz ilişkileri evliliğe kadar gider. Ancak bu kusursuz denge, bebeklerinin dünyaya gelmesinin ardından bozulur ve çiftin aslında ebeveynlik konusunda birbirlerinden çok farklı düşündükleri ortaya çıkar. Mina vegan beslenme ve arınmayı bir saplantı haline getirmiştir ve ağır bir diyet yapmaktadır. Üstelik bu diyeti bebeğine de uygulamaya çalışmaktadır. Bebeğin büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını gören Jude, duruma müdahale etmeye çalışır ancak bu bir ölüm kalım savaşına dönüşecektir.

____

Nights and Weekends

Nights and Weekends (2008) IMDb 6.2

Mattie ve James birbirlerine aşıklar. Ancak birbirlerinden uzak geçen onlarca sabah ve aralarındaki binlerce kilometre ilişkilerini yiyip bitiriyor. New York ve Şikago arasındaki mesafe ile boğuşurken, birbirlerini gördüklerinde ilişkilerinin tatlı anları değil, zorlukları öne çıkmaya başlıyor.
___

Blue Valentine

Aşk ve Küller (2010) Blue Valentine IMDb 7.4

Dean ve Cindy’nin evlilikleri büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Hayatlarının bu trajik sürecinde çift, gençlik yıllarına ve birbirlerine aşık oldukları zamanları hatırlamaya çalışırlar. Film zıt kavramları karşı karşıya getiriyor. Sevgi nefrete, geçmiş günümüze, hayal gerçeğe, gençlik yaşlılığa, erkek kadına karşı geliyor.
_____

L'avenir

Gelecek Günler (2016) L’avenir IMDb 7.0

Mia Hansen-Løve’ın Berlin’den Gümüş Ayı ödülüyle döndüğü filmi Gelecek Günler, evli ve iki çocuklu felsefe öğretmeni Nathalie, işi, annesi ve evliliği arasında sıradan bir tempoda yaşamını sürerken başına gelenler yüzünden yeni bir hayat kurmaya doğru adım atar.
____

Prensim

Prensim (2015) Mon roi IMDb 6.1

Her aşk, zaman içerisinde bir enkaza dönüşmez mi? Ödüllü yönetmen Maïwenn’in son filmi, bildiğiniz aşk filmlerine pek benzemiyor. Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan film; acı ve özlem, tutku ve ihanet arasında gidip gelen fırtınalı ve sıra dışı bir ilişkiye odaklanıyor. Bir tarafta düzenli hayatıyla istikrarlı bir avukat olan Marie-Antoinette, diğer tarafta ise karizmatik, özgür ruhlu, kadın avcısı Georgio. İdealize edilmiş bir aşk mefhumunu ve beyaz atlı prens kavramını sorgulayan film, klişelerden uzak durarak bir ilişkinin duygusal türbülanslarını son derece cesur bir şekilde perdeye taşıyor. Variety’nin “Jules ve Jim” kadar ultra-romantik olarak nitelediği filmin başrollerini Emmanuelle Bercot, Vincent Cassel ve Louis Garrel paylaşıyor.

___

Irrational Man

Mantıksız Adam (2015) Irrational Man IMDb 6.6

Woody Allen bu filminde varoluşsal bir krizin ortasında olan orta yaşlardaki felsefe profesörünün hikayesini anlatmakta. Filmin başrollerinde ise Emma Stone, Joaquin Phoenix ve Parker Posey var.

Abe Lucas, son dönemlerde yaşamaktan zevk alamayan, duygusal olarak dibe vurmuş bir felsefe profesörüdür. Hayatında yeni bir sayfa açmak için küçük bir kasabaya yerleşir ve orada ders vermeye başlar. Burada tanıştığı Rita Richards (Parker Posey), aynı üniversitede hocalık yapan, mutsuz bir kadındır. Abe’in öğrencisi Jill Pollard ise sınıfın en başarılısıdır ve zamanla aralarında bir arkadaşlık başlar. Jill her ne kadar erkek arkadaşı Roy’a aşık olsa da Abe’in ıstırap dolu, sanatçı kişiliğini ve egzotik geçmişini karşı konulamaz derecede çekici bulur.

Bir gün Abe ve Jill’in bir yabancının konuşmasına kulak misafiri olup, Abe’in olaya dahil olmasıyla işler değişir. Abe bu olayla birlikte kendi hayatını ve başkalarının hayatını derinden etkileyecek bir karar alır ve hayata yeniden tutunup, her anın keyfini çıkarmaya başlar. Fakat bu durum Jill, Rita ve kendi hayatını sonsuza dek değiştirecek günleri de beraberinde getirecektir.
_____

The Story of Us

İkimizin Hikayesi (1999) The Story of Us IMDb 5.9

İlişkileri artık iyice içeriğini kaybeden Jordan çifti, çocukları 12 yaşındaki Josh ve 10 yaşındaki Erin yaz kampındayken ayrılmaya karar verirler. Ben ve Katie çiftinin bir arada kalabilmesinin tek yolu birbiri ile olabildiği kadar az iletişim kurmaktır. Ben ve Katie birbirinden ayrı geçirdikleri zaman boyunca geçmişte çok şeyi paylaştıklarını farkederler. Yaşadıkları ortak mutluluklar onları bir araya getiren nedendir.
___

Sürgün

Sürgün (2007) Izgnanie IMDb 7.7

Bir aile, anne, baba ve çocukları şehir yaşamından ayrılıp doğa ile iç içe bir kır evine giderler. Burası büyükbabalarından kalma bir yerdir. Şehir kültürüne adapte olmuş insanlara uzak kalan bir doğa yaşamının kurallarına ayak uydurmak hiç de kolay değildir. Doğada hükmeden kavramlar çok başkadır. Orada var olmaya devam etmek isteyenler için büyük fedakarlıklar söz konusu olmak zorundadır. Film özünde vicdan sorguları ve işlenen günahların sancıları ile savrulan bir ailenin hikayesini konu alıyor.

___

Demolition

Yeniden Başla (2015) Demolition IMDb 7.0

Eşini trafik kazasında trajik bir şekilde kaybeden yatırım uzmanı Davis Mitchell, duygusal bir çöküntü yaşamaktadır. Davis, tüm hayatını sorguladığı bu dönemde giderek kontrolünü yitirmektedir. Bir gün parasını kaptırdığı otomatı üreten şirkete bir şikayet mektubu yazar. Davis, bu mektup sayesinde şirketin müşteri temsilcisi Karen ile yakınlaşacak ve bu beklenmedik ilişki, hem Karen hem de Davis’in tekrar hayata sıkı sıkıya sarılmasını sağlayacaktır.

_____

Scenes from a Marriage (1973) Bir Evlilikten Manzaralar Imdb 8.5

Marianne ve Johan’ın on yıllık evliliklerini masaya yatıran film, çiftin ayrılıklarını, evlilik dışı ilişkilerini, barışıp yeniden ayrılmalarını ve en nihayetinde de boşanmalarını konu ediyor.

Boşandıktan sonra bile birbirinden kopamayan Marianne ve Johan çiftinin her görüşmeleri ayrı bir kavgayla sonuçlansa da birbirlerine olan sevgileri şartlar ne olursa olsun galip geliyor.

Film evlilik hayatıyla ilgili çok önemli kelamlar ederken aynı zamanda izleyiciyi psikolojik olarak Marianne ve Johan’ın ilişkisine hapsediyor. Başta Woody Allen olmak üzere birçok yönetmeni etkileyen Bergman’ın bu filmi aynı zamanda en iyi yabancı film dalında altın küre sahibi.

___

Nelyubov

Bonus: Sevgisiz (2017) Nelyubov IMDb 7.8

Birbirlerine karşı nefretle dolu bir kadınla bir erkek ve arka odada, korku içinde gözyaşlarına boğulmuş çocukları… Sevgisiz, bu çocuğun ansızın ortadan kaybolması üzerine onu aramaya başlayan, boşanma arifesindeki bir karı-kocanın bezginlik ve pişmanlıkla yaralı çabalarının hikâyesini anlatıyor. Günümüz Rus sinemasının büyük ustası Andrey Zvyagintsev, şiddetle, kavgayla ve sevgisizlikle yoğrulmuş, hayalleri kırılınca ağlamayı bile unutmuş bir toplumun portresini post-modern bilgi çağı filtresinden çiziyor. Yozlaşmış, çürümüş, hayati değere sahip kurumları ardı ardına işlevsiz hale gelmiş Rus toplumu, yönetmenin otopsi masasında. Sevgisiz, Rusya’nın Oscar adayı seçildi.

___

Ne olacak simdi

Ayrıca bunlar da var:

Ne Olacak Şimdi (1979)

45 Yıl (2015)

Kayıp Kız (2014)

Okumaya Devam Et
Sponsorlu İçerik

Popüler