“Ali Okula Gel”in Sinemamızdaki Yeri ve Önemi

Fatih Mutlu Manşet Serbest Kürsü

Sık yaptığım bir alıntı; 80’lerde katıldığı bir televizyon programında Metin Erksan şöyle diyor:

“İkinci filmini yapmış bir sinemacının üslubundan bahsediliyor. Olacak şey değil. Üslup kurmak, üslup yapmak, sinemada yeni bir dil aramak… bunlar ne kadar zor şeyler. Bunları her babayiğit yapamaz. İnsanlara yanlış yol gösteriliyor. Evvela insan başı belli, sonu belli bir yığın film yapacak, şöyle doğru dürüst. Biz seyredeceğiz, bakacağız, işte bu film mi değil mi, diye. Aradan zaman geçecek, böyle filmler yapılacak, çalışılacak, düşünülecek, her şey olup bitecek; ondan sonra yönetmen kendi kişisel üslubunu kuracak.”

Daha evvel (2 Mayıs 2015) Diriliş Postası‘nda, Erksan‘ın bu şikayetini sinemacılar açısından ele almış; ‘Başı belli sonu belli’, yani sinemanın ABC’sine vâkıf film yapmaktan imtina eden, bir an evvel Tarkovski, Bergman, Kubrick olmak isteyen ‘yeni sinemacılar’dan ben de şikayetlenmiştim.

Bugün ise meselenin karşı boyutundan, filmleri değerlendiren, eleştiren, müstakbel filmlere yön vermeye çalışan sinema yazarları tarafından konuşmak istiyorum.

Aradan geçen 30 yıla rağmen Metin Erksan‘ın uyarılarda bulunduğu bu hususta hemen hiç gelişme gösteremeyişimizde sinema yazarlarının/eleştirmenlerinin de azımsanamayacak payı (ihmali) olduğunu düşünüyorum.

Şöyle veya böyle kendini yetiştirmiş ve film yapmak isteyen bir çocuk hayal edelim. Çocuğun elinde anlatmak istediği tatlı bir aşk hikayesi, modern bir kahramanlık rüyası ya da hikmetli bir garibanlık destanı var diyelim. Hikayesi o kadar iyi ki geceleri gözlerine uyku girmiyor. Derken bunu film yapmaya karar veriyor, kolları sıvıyor. Sonra çalışmasının bir yerinde dalgınlıkla etrafına bakınıyor, başka filmler hakkında yazılıp çizilenleri okuma gafletine düşüyor. Bir de ne görsün; kendisininki gibi, kendince sinemanın temel (dünyanın her yerinde meri) ilkelerine riayet edecek şekilde hazırlanmış ‘başı belli, sonu belli’ filmler, yazıp çiziciler tarafından hemen hiç taltif görmüyor. “Demek ki bu şekilde yapıp bitirdiğimde benim filmim de yavan bulunacak” diyor çocuk, “Bir şeyleri değiştirmem lazım.” Senaryosuna yalınkılıç dalıyor, pervasızca planlarını zorluyor, kurguda kendisini inkar eden değişiklikler yapıyor. Sonuç? Doğal olarak kendisinin de beğenmediği bu ‘şey’, sinema yazarlarından da kabul görmüyor: Ver elini -aynı minval üzere- yeni proje!

Şahsıyla ve filmleriyle pek meşhur ve pek muhterem bir sinemacımız, gençlerin kendisine gönderdiği senaryolardan bahsetmişti. “Sanıyorlar ki, mesele diyalogları azaltmak.” demişti, “Uzun planlarla ya da aşırı sessizlikle bu işlerin iyi, güzel ve doğru olacağını düşünüyorlar; aksi bir form bilinçleri dahilinde bile değil.”

Tanıştığım, dinlediğim, okuduğum hemen bütün sinemacılar, sinemanın temel ilkelerinin, ABC’sinin önemini ısrarla vurguluyorlar. Sinemanın, tıpkı şiir, müzik ya da resim gibi dillerden bir dil olduğunu; insanların bu dillerle yüz yıllardır, bin yıllardır süregelen iletişiminin belli alışkanlıklar doğurduğunu söylüyorlar. Yani ‘ilke’ dediğimiz şey, ABC dediğimiz şey, biri(leri)nin oturup yazdığı şeyler değil; ifade edenle o ifadeyi değerlendirenin buluştuğu kadim noktaların yekunu.

Gelgelelim, bizdeki, sinemacıların filmlerinden çok, yazarların eleştirileriyle vücut bulan sinema ortamında, bu tip şekli (ama hayati derecede önemli) tartışmaları hemen hiç görmüyoruz. “Bizim sinemamız” diye başlayan çoğu yazı, çoğu konuşma (her ne kadar ‘dil’, yani şekille ilgiliymiş gibi görünse de, aslında) içerikle ilgili. İçerik belli ki kimilerince şekilden daha önemli; fakat bazen öyle yoğun ‘dikta’ ediliyor ki, konuşmayı yeni öğrenmiş bir çocuktan nutuk atması isteniyor, yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuktan şiir bekleniyor adeta. Oysa o çocuk sabırla desteklense, önce “A”, “L” ve “İ” harflerini ve diğerlerini öğrense, sonra “Ali okula gel” yazacak kıvama gelse, sonra başka cümleler de yazsa, sonra yazdığı peş peşe cümlelerle anlamlı başka bütünlere ulaşsa… nihayet, hepsinden sonra şiir yazıp yazamayacağı ortaya çıksa; olmaz mı? Dahası, şiir yazamasa bile, tamamı “Ali okula gel” formatında basit fakat son derece doğru cümlelerden oluşan bir kompozisyon yazsa; niye fena olsun ki? Daha dahası, böyle yaza yaza bu tip kompozisyonlar o çocuğun alameti farikası (yani ‘dil’i) haline gelse; ne güzel olmaz mı?

Hepimiz şahidiz ki merhum Ahmet Uluçay bir sinema dahisi idi ve tek bir filmle kendi üslubunu kurdu. Biz onun bu dehasını, ortaya koyduğu filmden sonra gördük. Etrafımızda sinema yapmak isteyen pek çok genç var, dahi olup olmadıklarını bilmiyoruz, henüz kendileri de bilmiyorlar; o yüzden, nasıl ki onların ilk filmlerinde bir çırpıda “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” istemeleri riskli bir şeyse, bizim de onlara “İlk filminizle hemen karpuz kabuğundan gemiler yapın.” dememiz de risklidir. Ve tekrar Metin Erksan‘a dönecek olursak, belli ki bu risk en az 30 yıldır sinemamızı bocalatıyor.

twitter.com/fm_fatihmutlu

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up