Ahmet Turan Alkan’dan bir Ekrem Bora yazısı

Manşet Türkiye

Ahmet Turan Alkan

 

 

 

 

“Sinemamızın tadını entel ve kendini gerçekçi zanneden yönetmenler kaçırdı.”

 

Ekrem Bora

-Duydun mu hanım, Ekrem Bora yoğun bakımdaymış!

-Amaan!..

Bu “Amaan”ı nasıl tarif etmeli; “Amaan, normaldir, hepimiz günün birinde hastalanmayacak mıyız?” amanı değil bu, başka bir aman. Güzel bir rüyada, iyi giden, hani çok güzel şeyler görüyorken ansızın uyandırılmanın verdiği üzüntünün amanı. Tâ ciğerden, yürekten kopup sese, nidâya dönüşen bir aman, kısaca vah…

Adı ve soyadı birlikte bir markadır o: Ekrem Bora!

Sinemamızın dürüst ama biraz sert, duygulu ama pek belli etmeyen jönüne âcil şifâlar gönderiyorum buradan.

Sözüm yeni yetmelere değil, bizim kuşağa, onlar beni anlayacaktır.

Biz güzel bir rüyâ gördük vaktiyle; bütün güzelliğini, yaşadığımız hayatın pratiğiyle -pek değil, hattâ hiç- alâkası olmayan bir anlatımla tasvir ediyordu bu rüyâ. Sinemamızın ahlâkî, âdil bir seyri, bir duruşu vardı. “Sanat toplum için midir, yoksa kendisi için midir?” gibi basit klişelere düşmeden kendi toplumundan besleniyor ve aynı toplumu besliyordu. Dili -evet- biraz peltekçe ve basit bir sinema dilidir ama Türkçe; bu önemli, çok önemli. Baygın Amerikan klişelerinin yerli versiyonlarını yaparken bile yerli, kendine mahsus kalabilmek önemli bir meziyet; biz bunu artık unuttuk.

Evet, sosyal realiteden kopuk ama sinemamız da özellikle bunun için şirin değil midir zaten? Hayatımızı -karikatür demeyelim de-, çizgi romanlarda olduğu gibi basit fırça darbeleriyle dikenlerinden, fazlalıklarından, sevimsizliklerinden ayıklayıp bir Kerem ile Aslı, bir Derdiyok ile Zülfüsiyâh hikâyesi gibi sevimli ve sıcak gösteren bir dil. Ömer Seyfettin hikâyelerine niçin hâlâ bayılırız; çünkü onlarda ara tonları bütüne iblağ eden, ana çizgileri güçlendiren, insan karakterinin tezâhürlerini abartıyla vurgulayarak gerçeküstü bir görünüşe bürüyen bir tılsım vardır. İşte sinemamız, bütün edebi geleneklerin vaktiyle gelip geçtiği destan safhası gibiydi hikâye anlatıcılığımızın.

Hikâye anlatıcılığı öyle kolay iş değil; zor zenaat. Haminneler, dedeler, aile büyüğü tonton teyzeler vardır hani; aynı hikâyeyi kerrât ile anlatırken hiç tekrâra düşmemenin sırrını edinmişlerdir bir yerden. Bütün teferruâtını bilir, yine de dinlemek istersiniz. Onlar da sinemacılar gibi evvelâ hikâyenin psikolojik arka planını ustaca birkaç edâ ve kelime ile kuruverirler. Ses çıkarmayacaksınız, birbirinize sokulup başka şeyle meşgul olmayacaksınız… Anlatıcıyı dinlerken bakışlarınız sanki birer x ışını demetiymiş gibi görüneni delip ötelere geçecek de,

-Bir varmıış, bir yokmuş; Allah’ın kulu çokmuş. Develer tellâl iken, pireler berber iken, bir padişahın güzel mi güzel, nazlı mı nazlı üç kızı varmış…

Nasıl ki herhangi bir masalda iyi yürekli, fedâkâr, dürüst ve güzel bir karakterin sonunda bedbaht olup zulme uğraması düşünülemezse, bizim sinemamızda da hak daima yerini bulmuş, kötüler cezalarını çekmişlerdir. Onlar murâda erer, siz kerevete çıkarsınız.

Kerevetin ne olduğunu bilmeseniz bile bu böyledir.

Evet fena halde “rol keserler”, bârizdir ve böyle olduğu için güzeldir biraz da; en dramatik sahnede bile aslında aktörün işini yaptığını, biraz sonra ceketini giyip evine gideceğini bilmeniz, dramatik aksiyonun inandırıcılığına hâlel getirmemektedir. Bunca insan, “N’ayır, n’olamaz” dublajını biraz bunun için seviyor, hattâ bayılıyor. Karagöz’ün sûret perdesinde görünen hayâlin de deve derisinden kesilip boyandıktan sonra çubuğa tutturulmuş iki boyutlu maketler olduğunu bildiğimiz halde Hacı Cavcav, “Haay Hak Karagözüm” diye ünlediğinde gülmeye başlamamız sebepsiz değildir.

Realizm hiçbir şeydir; realitenin üstüne çıkmayı başarabilen hikâye anlatıcılık tarzı ise her şeydir. Türk sineması bu mahâretini -pek azı hariç- mektep-medrese görmemiş sinema adamlarıyla göstermeyi başardı. Akılla değil sezgiyle, metodla değil el yordamıyla, sanat aşkıyla değil, “iş olsun” diye… Burada “İş” fiilini küçümsemiyorum, saygıyla altını çiziyorum. İşimizi iyi yapmalıyız, işimizi yaparken yaşama zevki duymalıyız. Bizim sinemacılarımızın böyle insanlar olduğunu tahmin ediyorum çünkü.

 

Bu sinema, altın devrini yaşadığı 1950-1975 yılları arasındaki çeyrek asırda kesinlikle “Milli sanat” olmak pâyesini kazandı. Halkına sadece güzel hikâyeler anlatmayı başarmakla yetinmedi, hikâyeyi de güzel anlatabilmek hünerini gösterdi. Aynı şeyi Hollywood endüstrisi, biraz daha metodik, biraz daha janjanlı yapabildiği ve bütün dünyalılara hitab edebildiği için kutsanıp dururken Türk sinemasının aşağılanması, alay malzemesi olması canımı sıkıyor. Oysaki vaktiyle biz bu işi çok güzel yapabilmiştik!

Filmlerde esas oğlan ve esas kız niçin, seyirciye en ucuzundan edebiyat paralıyormuş intibâını veren o basmakalıp kitâbî lâflarla konuşuyorlardı dersiniz? Niçin filmlerde eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyen artistlerin briyantinli saçlarında tek lüle bile bozulmuyor, aktörlerin niçin sakal traşları hiç uzamıyor, perdedeki dört kişi niçin hepsini aynı karede göreceğimiz şekilde yan yana durarak kameraya doğru konuşup duruyorlardı? Sinemacılarımızı cahillik ve yalapşapçılıkla, senaryo yazarlarını kötü edebiyattan beslenen ucuz işçiler olmakla itham edenler fena halde yanılıyorlar; onlar ne yaptıklarını çok iyi biliyor ve usta-çırak münasebeti içinde geliştirdikleri hüner ve görgüleriyle beyazperde üzerinde Türk seyircisine birbuçuk saatlik tatlı bir rüyâ seansı sunuyorlardı. Sinemamızın tadını entel ve kendini gerçekçi zanneden yönetmenler kaçırdı.

Her zaman söylerim; söyleyeceğim; Türk sineması, biz Türklerin 20. asırda yapabildiği en anlamlı ve değerli kollektif şeylerin başında gelir. Onun için unutulmuyor, hâlâ zevkle seyrediliyor; hâlâ taklid ediliyor.

Ekrem Abi, -size “Abi” diyebileceğimi ve bunun için sizden izin almam gerekmediğini biliyorum- yoğun bakıma kaldırıldığınızı duyduğumda, üzüntümü eşimle paylaşmak istemiştim. “Amaan” nidâsı ona aittir; o da size âcil şifalar diliyor; bize hâlâ güzel rüyâlar gördürmeye devam ettiğiniz, güzel ve şirin filmler yaptığınız ve bir nine kadar sıcak hikâye anlatabildiğiniz için teşekkür ediyor; ben de…

Sağ ol Ekrem Abi… Sağ ol Fatma, Hülya, Türkân, Selda Abla… O yılları sizlerle birlikte yaşamak güzeldi. Binlerce, milyonlarca teşekkür!

t.alkan@zaman.com.tr

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up