Robert McKee: Belki de Bir Sanatın Yok Oluşuna Şahitlik Edeceğiz

Eleştiri Manşet

fatih

Senaryo gurusu Robert McKee, 4. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali kapsamında İstanbul’da 3 gün boyunca ‘tür seminerleri’ verdi.

İlk günü ‘televizyona’ ayıran McKee, son dönem dikkat çeken başarılı yapımlardan yola çıkarak, klasik filmlerden farklı biçimde TV dizilerinde öne çıkan senaryo ilkelerinden bahsetti. Sopranos’tan Mad Men’e, 24’ten House of Cards’a geniş bir yelpazede mekik dokuyan McKee, Breaking Bad ve onun başkarakteri Walter White’ye özel bir önem atfetti. Hem Breaking Bad’den, hem de diğer işlerden örnek karakter tahlilleri yaparken, “16 boyutlu bir karakter olarak” Walter White’a hayranlığını dile getirdi: “Sinemada, televizyonda ve diğer dallarda, bugüne kadar gördüğüm en karmaşık karakter yapısı.”

İkinci gün ‘gerilim günü’ydü. Burada, gerilimin hep popüler bir alt türü olarak suç hikayelerine odaklanan McKee, suç tasarımına, araştırma-soruşturma sürecine, ipuçlarının niteliklerine, hikaye yaklaşım tarzlarına ve iyi adam-kötü adam (protagonist-antagonist) ilişkisine dair genel alışkanlıkları, yaygın teknikleri ve tabi ki klişeleri anlattı. Hamlet ve Sherlock Holmes ile Agatha Christie çalışmaları gibi klasik suç hikayelerindekilerin yanı sıra, modern zamanların zuhur eden yeni bakış açılarını da anlattı.

robert mckee

McKee, “komedi” türünün incelendiği son günde ise, komedideki hikaye çeşitleri, sahne tasarımında beliren farklı teknikler, hazırlanmadan sonuç almaya giden yolda “şaka tasarımları” ve komedide diğer türlerden farklı şekilde ortaya çıkan “dönüm noktaları” gibi bahislerde aydınlatıcı bilgiler paylaştı. Şahsen -aramızda kalsın- izlerken de sevdiğim ama tatbikatında henüz başlangıç seviyesinde bile olmadığım (ve bu yüzden beni çok korkutan) komedi türüyle ilgili hayli teferruatlı malumat sahibi olduğumu söylemeliyim.

***

McKee’nin sinema-TV ilişkisi üzerine evvelce dile getirdiği çarpıcı iddialarına dair tatmin edici bilgiler edinme imkanı da buldum.

Hatırlayalım:

Günümüz dünyasında hikaye anlatıcılığının bir “altın çağın” başlangıcında bulunduğunu dile getiren McKee, bunun TV’deki uzun soluklu dizi filmlerle birlikte belirginleştiğini söylemiş, “Sinema, tiyatro, roman bocalıyor” diyerek şunları kaydetmişti:

Bu üç dal da hala ellerinden geleni yapıyor ve zaman zaman büyük eserler ortaya koyuyor ancak ABD ve Avrupa’da uzun soluklu TV dizileri hikaye anlatıcılığını nefes kesen bir irtifaya taşıdı. Bugün 100 saatlik hikaye, yani her bölümde yeni bir şey anlatılan değil ancak süregiden diziler, romanların, tiyatronun ve sinemanın bugüne kadar ortaya koyduğu hikaye anlatıcılığının ötesinde bir karakter karmaşıklığı gerektiriyor. 19. Yüzyıl’ın en büyük romanları, bugünkü uzun soluklu TV dizilerinin zaman hacmine ve karakter karmaşıklığına sahip değildi.

McKee, hikaye anlatıcılığında sinemanın neden televizyonun gerisine düştüğünü anlatırken iki hususa dikkat çekiyor:

1) Politik zaafiyet

2) Teknolojinin imkanları

Politik zaafiyet bahsinde, ‘sinemanın günden güne daha muhafazakarlaştığını’ hatırlatıyor McKee: “Sinemada, söz gelimi, komedi eskisi gibi bir ‘saldırı’ aracı olarak kullanılamıyor. Veya, kadınlara ve erkeklere yaklaşım konusunda çok tutucu: Bir kadını kadınlığından ötürü, ya da bir erkeği erkekliğinden ötürü eleştirmeye/bunlarla dalga geçmeye kalktığınızda başınıza taş yağıyor. Oysa TV’ler bu manada daha özgür bir alan sunmaya başladı. Önceden durum tam tersiydi, yani içerik manasında sinema, TV’den daha geniş imkanlara sahipti. Ancak bugün klasik ticari TV kanalları yerini yavaş yavaş abonelik usulüyle çalışan kanallara bırakıyor; buralarda da kanal sahibi finansmanını abonelerden sağladığı -yani, reklam verenlerle muhatap olmadığı- için, yapımlarda daha radikal içeriklere, daha radikal biçim oyunlarına başvurma imkanınız var.”

robert mckee 2

McKee, teknolojik imkanların sinema-TV ilişkisine müdahalesinden söz ederken de, cep telefonlarının, internetin ya da yeni nesil TV kanallarının getirdiği alışkanlıkların, seyirciyi sinemadan uzaklaştırdığına işaret ediyor: “Evinde dilediği zaman durdurup dilediği zaman devam ettirebildiği, hiç kimseyi rahatsız etmeden ve hiç kimseden rahatsız olmadan, ayaklarını uzatıp izleyebildiği bir iş dururken, neden kapkaranlık bir salonda 20 kişiyle bir arada izleyeceği bir filme gitmek istesin ki?”

Bu iki veriden yola çıkarak yine çok çarpıcı bir ifade kullandı McKee: “Ben sinemayla büyüdüm, dolayısıyla üzülüyorum, ama durum bu. Belki de bir sanatın yok oluşuna şahitlik edeceğiz. Tıpkı bir zamanlar tiyatroda operanın en popüler tür iken şimdi çok gerilere düşmesi gibi…

Ben çok sevdiğim sinemayla münasebetimde başından beri hep belirli bir mesafeyi korumaya çalıştım. Nitekim sinema ile bana aracılık eden şey, teknoloji. Söz gelimi, bir şiir yazmak için, bir resim çizmek ya da bir şarkı bestelemek için teknolojik aletlere ihtiyacınız yoktur; en geleneksel enstrümanlarla (hatta, mesela şiirde, müzikte enstrümansız) bir sanat eseri ortaya koymanız mümkün. Fakat sinema öyle değil işte. En azından bir kameraya (yani elektrikle varoluşsal bağı bulunan bir alete) ihtiyacınız var sinemada. Bugün bir şarkı besteleseniz, bundan iki yüz yıl sonra, dünyanın öbür ucunda birilerinin bu şarkıyı dudaklarıyla mırıldanma ihtimali var. Ancak 10 dakika önce bağlayıp bitirdiğiniz bir filmi izlemek istediğinizde elektrikler yoksa, geçmiş olsun.

Dolayısıyla, sinemanın TV’nin gerisine düştüğünü anlatan Robert McKee’nin, teknolojik imkanlara yaptığı atfa diyecek bir şeyimiz yok. Teknolojide bir şeyler ters giderse, bu hem sinemayı ve hem de TV’yi etkileyecektir. Bugünkü haliyle, teknolojide yaşanacak herhangi bir ilerleme de sinema-TV tartısında TV lehine tesirde bulunacaktır muhtemelen.

Hal böyle olunca, McKee’nin ‘politik zaafiyet’ eleştirisine katılmamak, tersten okursak, “politik zaafiyet” giderildiğinde sinemanın yeniden lokomotife geçeceği ihtimalini görmezden gelmek mümkün değil. Fakat bu da, günümüz dünyasında sadece sinemada değil, hayatın her alanında, siyasette, ekonomide, futbolda bile karşılaştığımız bir aksaklık. ‘Özgürlüklerin genişletilmesi’ adı altında ‘demokratik’ kurumların günbegün daha da hantallaşması (ve paradoksal biçimde bunun özgürlük alanlarını daraltması) ciddi bir mesele. Bilhassa 2000’lerle birlikte, ‘Kuzey Atlantik’ merkezli dünya düzeninin sıkışıp kalması ve bugün ciddi bir buhranla karşı karşıya olmamız da tepeden tırnağa bununla ilgili zaten.

Bir sanat dalı olarak sinemaya hala inanıyorum, hala benim için aslolan sinemadır, TV’deki dizi filmler değil. Fakat bu dünya bizi ‘sinemanın yok oluşuna şahitlik ettirirse’ de şaşırmam, “Dünyamız ne ki, sinemamız ne olsun?” der, geçerim. Başka türlü de olsa, anlatacak bir sürü hikayemiz var nitekim.

Not: Robert McKee, ayrıca, senaryo yazımı konusunda referans niteliğindeki Story adlı kitabının Türkçeye yeniden tercüme edildiğini ve yakın zamanda Türkiye’de yeniden yayınlanacağını söyledi. Literatürümüz açısından bunu bir ‘müjde’ olarak kabul ettiğimi de belirteyim.

story_mckee

 

Sinefesto

Sinefesto

Admin at Sinefesto
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.
Sinefesto

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up