Keşke Hep Böyle Gelseler

Eleştiri Serbest Kürsü

Cüneyt Kara yazdı…

“İki olasılık var: Ya evrende yalnızız ya da değiliz. İki olasılık da eşit derecede ürkütücü.”

Bilimkurgunun babası Artur C. Clarke ait olan bu söz; biz insanoğluna yani, kendisini evrenin merkezinde gören varlığımıza adeta bir ders niteliğinde. Dünya dışı zeki yaşam formlarını bıkmadan aramaya devam ediyoruz. Bu konu tamamen bilimin alanına giriyor. Ama bilim ile kurgunun birlikteliği için görev, yaratıcı beyinlere düşüyor.

Uzaylı filmleri, Hollywood’un 50’li yıllardan bu zamana ilgisini sürekli çektiği bir alt tür oldu. Hem b-filmleri hem de büyük bütçeli filmler ile. Bu hafta gösterime giren Arrival de bu yarım asırlık ilginin son ve en iyi işlerinde birisi.

Nereden, nasıl geldikleri belli olmayan uzay gemilerinin bir anda dünyanın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkmasıyla başlayan film uzaylı filmlerinin o bilindik klişesi ile açılıyor. Fakat filmin arkasındaki isime baktığımızda ve bağımsız bir film olduğu gerçeği ile bu ilerleyen dakikalarda tokat gibi seyircinin yüzüne çarpıyor ve o bilindik klişelerden nasıl “özgün” olunur dersi ile ayrılıyoruz.

arrival-gelis

Acelesi olmayan bir anlatım

Denis Villeneuve yeteneğini çektiği, Prisoners, Scario ve Enemy ile kanıtlamış bir yönetmen. Onu Ridley Scott‘ın halefi olarak görenlerden tutun, Stanley Kubrick’in en sağlam temsilcisi sayanlara kadar birçok övgüyü hak etmiş bir isim. Arrival gibi “temelde” uzaylıları konu alan bir filmde meslektaşlarına nazaran – örneğin; Roland Emmerich– gibi bir ‘memur’ yönetmenin – aksine hikayesini seyirciyi yormadan anlatıyor. Bu zaten önceki filmlerinden de alışkın olduğumuz bir stil. Villeneuve adeta seyirciyi ana rahmi huzurunda bir kurgu ile baş başa bırakıyor. Kamerası olmadık yerlerde, olmadık atraksiyonlar yerine olması gerektiği kadar hareket ediyor. Açılarını öylesine mükemmel ayarlıyor ki en huzurlu anlarda aniden gerilimin kucağına bırakıveriyor.Yakın ve kısa planlar yerine uzun plan-sekanslar ile bilimkurgunun tüm yerleşik kurallarına meydan okuyor.

Sadelik Bilimkurgu ile buluşuyor

Arrival kurgusundaki sakinlik filmin tasarımlarında da görülüyor. Alt türün şaşalı ve dehşetengiz uzay gemilerine nazaran, bu filmdeki uzay gemisi “çok basit” duruyor. 2001’in monolitini andıran tasarımı ve işlevi ile Kubrick‘e selam ediyorlar. Uzaylıların tasarımı ise fazla ayrıntılara boğmadan esrarengizliği ile ilgi çekiyor. Kurulan askeri üstler bile tantanalı değil her şey gerçekte olması gerektiği kadar.

Uzaylılar bahane

Evet film uzaylılar ile temasımızı ve bunun insanlarda ve karakterlerde yarattığı psikolojiyi anlatıyor. Ama filmin verdiği mesajlara baktığımızda aslında bunun bir maske olduğunu görebiliriz. Arrival‘in başkarakterinin bir dil bilimcisi olması tesadüf değil. Birbirimizi anlamanın en kolay aracı olan “dil”, filmde yabanı konuklarımız ile anlaşmak için önemli bir yer teşkil ediyor. Yanlış bir anlaşılma olası bir savaşa bile neden olabilir. Cem Yılmaz‘ın skeçlerinde anlattığı, yabancı bir devlete görüşmeye giden elçi muhabbeti gibi en ufak bir hata pahalıya mal olabilir. Bu yüzden dil bilimcimiz canla başla çalışıyor. Uzaylılar insanlarla mürekkep benzeri bir işaret ile anlaşıyor daire şeklindeki bu işaretleri çözmek çok kolay olmuyor. Uzaylıların amacı-izlemeyenler için ‘spoiler’ vermemek için konuyu açık etmeyeceğim- da burada bizlere ‘Birbirimizi anlamaya çalışmalıyız’a varan bir mesaja gidiyor. “Farklılıklarımız olsa da görüşlerimiz zıt düşse de konuşarak her şeyi çözebiliriz.”. Film ‘ötekileştirmeyi’, “anlaşmazlıklarımızı”, uzaylılar üzerinden anlatıyor. Hatta bir arka fon olarak bile kullanıyor yani; uzaylılar bahane “biz gerçeğe kendimize bakalım” diyor. Uzaylı gemileri 2001 filminin monolitlerine benziyor. Nasıl o filmde monolitlerler insanlığa bir evrim yaşattıysa bu filmde de bir değişime, birlikteliğe yer açıyor. Tabii ki herkesin filmden çıkaracağı anlamlar faklı olabilir.

Arrival

Usta yönetmenlerin filmdeki ayak izleri

Denis Villeneuve kendine has anlatısı olan bir yönetmen. iki üç filmi ile kendi stilini oluşturmak kolay değil. Kuşkusuz sinemasında bazı isimlerin izlerini görmek mümkün ki Denis Villeneuve’de röportajlarından da bunları hiç çekinmeden söylüyor. Arrival‘de özellikle filmin başarında bariz bir Terrence Malickcilik oynuyor. Evet Terrence Malick gibi olmak kimsenin haddine değil zaten Villeneuve de böyle bir amacı olduğunu sanmıyorum fakat; filmde ki anne-kız sahnelerinde Malick şiirselliğinde bir anlatımı tercih eden yönetmen bu konuda hiç sırıtmıyor, taklitten ziyade bunu kendi stili ile harmanlıyor. Ayrıca diğer bir referansta Stanley Kubrick, usta yönetmenle adı sık sık anılan Villeneuve kamera kullanımı ile ona benzetiliyor. Bu filmde de bunlardan örnekler çok, özellikle geniş planlarda.

Arrival sadece senenin değil son 10-15 yılın en iyilerinden. Patlamalı-çatlamalı olmayan bir uzaylı filminin de gayet iyi olabileceğine bir örnek. Üstelik gerilimi de, aksiyonu da hiç eksik değil. Alttan alta verdiği bir olmalıyız mesajları ile -türdeşleri gibi Amerikan milliyetçiliği ve ucuz kahramanlıklardan ziyade- takdiri sonuna kadar hak ediyor.

 

Sinefesto

Sinefesto

Admin at Sinefesto
Sinefesto 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin en güncel sinema haber sitesidir.
Sinefesto

Yorumlar

 

Yorum yazın

Lütfen gerekli tüm alanları doldurunuz. *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Lost Password

Sign Up